CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BİLEN- TÜRKİYE DAVASI  
( Başvuru no: 34482/97 )  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
21 Şubat 2006  
İşbu karar AİHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (34482/97) başvuru no’lu davanın nedeni, bu  
ülke vatandaşı Mehmet Bilen (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 13  
Eylül 1996 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca  
yapmış olduğu başvurudur.  
Adli yardımdan yararlanan başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından Sedat Çınar tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
1. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuran 1960 doğumlu olup Diyarbakır’da ikamet etmektedir.  
Başvuran 14 Nisan 1996 tarihinde, Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından  
yapılan kimlik kontrolü sırasında, Şükrü Kul adına düzenlenmiş sahte bir kimlikle Adana’da  
yakalanmıştır. Yasadışı silahlı örgüt olan Yekbun (Kürdistan Birleşik Halk Partisi) adına  
faaliyetlerde bulunduğundan şüphe edilen başvuran, Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına  
alınmıştır.  
Başvuran, Adana Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına  
bulunduğu sırada polisler tarafından sorgulanmıştır. Başvuran, Yekbun örgütüne mensup  
olduğunu itiraf etmesi için polislerin kendisine kötü muamelede bulunduklarını iddia  
etmektedir.  
19 Nisan 1996 tarihine kadar devam eden polis sorgusu sonrasında başvuran Adli Tıp  
doktoru tarafından muayene edilmiş ve muayene sonrasında hazırlanan raporda iki adet  
kabuklu yara bulunduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca başvuranın sırtında ve sol kolunda ağrı  
bulunduğundan şikayetçi olduğu belirtilmiştir.  
Yine 19 Nisan 1996 tarihinde, Adana polisi başvuranı Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesi’ne göndermiştir.  
Diyarbakır polisi tarafından yapılan sorgulama sonrasında, başvuran 2 Mayıs 1996  
tarihinde tekrar muayene edilmiştir. Hazırlanan raporda başvuranın vücudunda hiçbir şiddet  
izine rastlanılmadığı belirtilmiştir.  
2 Mayıs 1996 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet  
Başsavcısı’na ifade veren başvuran, gözaltında bulunduğu sırada kendisine işkence  
yapıldığını iddia etmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın beyanlarına tutanakta yer  
vermemiştir.  
Yine 2 Mayıs 1996 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenen başvuran,  
aynı mahkemenin yedek hakimine sevk edilmiştir. Yedek hakim başvuranın tutuklu  
yargılanmasına karar vermiştir. Başvuran burada da gözaltına kendisine işkence yapıldığını  
iddia etmiştir. Yedek hakim, başvuranın polislerin baskısı altında itiraflarını zorla  
imzaladığını ifade ettiğini ve bunları inkar ettiğini tutanakta belirtmiştir.  
2
6 Mayıs 1996 tarihli iddianameyle, Cumhuriyet Başsavcısı başvuranı DGM önünde  
itham etmiş ve Türk Ceza Kanunu’nun 168§2 maddesi uyarınca mahkum edilmesini talep  
etmiştir.  
Birinci duruşma sırasında, başvuran, Cumhuriyet Başsavcısı ve hakimler karşısında  
gözaltında kendisine kötü muamele yapıldığını ve zorla ifade metnini imzaladığını  
belirtmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı ve esasa bakan hakimler bu konuyla ilgili herhangi bir  
görüş bildirmemiştir.  
20 Haziran 1996 tarihinde, DGM başvuranı serbest bırakmıştır.  
Son olarak, 10 Nisan 1997 tarihinde DGM, başvuranın aleyhinde yapılan  
suçlamalardan beraatına karar vermiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediğini ifade etmekte ve başvuranın, ifadesini  
alan polisler aleyhine Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayette bulunması gerektiğini  
belirtmektedir. Başvuran aynı zamanda, DGM’de dile getirdiği ifadelerinin bir şikayet konusu  
teşkil etmediğini düşünen Cumhuriyet Başsavcısı aleyhinde Adalet Bakanlığı’na şikayette  
bulunma imkanına sahipti.  
Başvuran bu ifadelere karşı çıkmaktadır.  
AİHM, gözaltında yapılan kötü muamele ile ilgili olarak bir şikayette bulunabilmek  
için, Türk hukukunda öngörülen hukuk yollarının 35§1 madde uyarınca uygun ve yeterli  
olduğunu hatırlatmaktadır. Burada, yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunulması  
(Bkz. örneğin Şahmo, ve Nimet Acar-Türkiye (karar), no:24940/94, 3 Mayıs 2001) ya da aynı  
yönde bir şikayetin hakim karşısında dile getirilmesi sözkonusudur (Bkz. Örneğin, Özkur ve  
Göksungur-Türkiye (karar), no: 37088/97, 7 Aralık 1999).  
Mevcut davada, dosyadan gözaltı sonrasında başvuranın hakimler karşısında, ifadeyi  
imzalaması için, iddia ettiği üzere polisler tarafından kendisine kötü muamele yapıldığı ya da  
ifadelerde yer aldığı üzere baskı yapıldığını ifade ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, başvuran  
esasa bakan hakimler karşısında gözaltında uğradığını iddia ettiği kötü muamele ilgili sözlü  
şikayette bulunmuştur. Bu ifadeler Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde yer alan işkence  
yasağı konusu ile ve AİHS’nin 3. maddesinde ifade edilen yasakla örtüşmektedir.  
Bu koşullarda, başvuranın adli makamlar önünde özetle olsa bile, gözaltında  
uğradığını iddia ettiği baskılarla ilgili olarak şikayette bulunduğu düşünülebilir, bu nedenle  
Türk hukukunda tanınan ceza hukuk yoluna başvurduğuna kanaat getirilebilir. Mevcut davada  
ise, ne esasa bakan hakimler ne de Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın hangi koşullarda  
ifadelerini imzaladığını araştırmış, ne de şikayeti yetkili Savcılığa iletmiştir.  
3
AİHM Hükümet’in iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itirazını  
reddetmektedir.  
Sonuç olarak, AİHM bu şikayetin, AİHS’nin 35 § 3. maddesindeki anlamıyla açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığına ve başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığına  
kanaat getirmiştir. Başvurunun kabuledilebilir bulunması uygundur.  
B. Esasa ilişkin  
Başvuran gözaltında iken itirafta bulunması için polis memurlarının kendisine işkence  
yaptıklarını iddia etmekte, ayrıca gözaltından ve sorgusundan sorumlu olan polis  
memurlarının kendisine elektroşok ve soğuk su uyguladıklarını ileri sürmektedir. Sözkonusu  
polislerin kendisini kollarından astıklarını ve ölümle tehdit ettiklerini söylemiştir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır. Başvuranın, gözaltında iken uğradığını iddia  
ettiği kötü muamelelerin gerçekliğini ulusal adli makamlar önünde yeteri kadar ortaya  
koyamadığını belirtmektedir.  
AİHM bir kimse tamamen polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde  
gözaltındayken yaralandığında, bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın, olaylara  
dair güçlü karinelere sebebiyet verdiğini hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no: 21986/93, §  
100, CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama  
getirmek ve mağdurun iddialarını - özellikle de bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmişse -  
şüpheye düşürebilecek olayları doğrulayan kanıtlar sunmak Hükümet’in sorumluluğundadır  
(Bkz., diğerleri arasında, Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 87, CEDH 1999-V;  
Berktay-Türkiye, no: 22493/93, § 167, 1 Mart 2001; ve Altay-Türkiye,no: 22279/93, § 50, 22  
Mayıs 2001).  
AİHM mevcut davada, avukatla görüşmeksizin on sekiz gün boyunca, gözaltında  
tutulan başvuranın vücudunda tespit edilen yaralarla ilgili olarak Hükümet’in hiçbir açıklama  
yapmadığını gözlemlemektedir. AİHM bu yaraların (iki bilekte yara, sol kolda ve sırtta ağrı)  
ilgili tarafından dile getirilen muamelelerin (kollardan asılma) bırakmış olabileceği yaralara  
uyduğunu not etmektedir.  
AİHM değerlendirmesine sunulan unsurların tümü ışığında ve Hükümet’in açıklamada  
bulunmayışını dikkate alarak, 19 Nisan 1996 tarihinde yapılan adli tıp inceleme raporunda  
saptanan izlerden Savunmacı Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır.  
Ayrıca, on sekiz gün boyunca gözaltında tutulan ve sorgulanan, avukat yardımından  
faydalanamayan ve dışarıyla bağlantısı bulunmayan başvuran, Devlet görevlileri karşısında  
güçsüz olduğunu hissetmiş olabilir (İlhan-Türkiye [GC], no:22277/93, §63, CEDH 2000-VII).  
Bu noktada AİHM, başvurana yapılan muamelenin başvuranda korku, kaygı uyandıracak ve  
dolayısıyla fiziksel ve duygusal direncini kıracak türden olduğunu düşünmektedir. Ayrıca  
AİHM, özgürlüğünden yoksun bırakılmış bir kimseye karşı gerekli olmayan her türlü fiziksel  
güç kullanımının insan onurunu kıracak nitelikte olduğunu hatırlatmaktadır (Ribitish-  
Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar, A serisi no:336, §38). AİHM Hükümet’in bu türden bu  
muameleyi açıklayacak bir neden gösteremediğini gözlemlemektedir.  
Sonuç olarak AİHM mevcut davada başvurana yapılan muamelenin insanlık dışı ve  
aşağılayıcı nitelikte olduğuna ve AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.  
4
II. AİHS’NİN 5. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, bir hakim karşısına çıkarılmasına kadar süren tutukluluk süresinin aşırı  
olduğundan şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 5§3. maddesinin ihlal edildiği iddia etmektedir.  
Ayrıca AİHS’nin 5§4. maddesine atıfta bulunan başvuran, gözaltında tutulmasına karar veren  
Cumhuriyet Savcılığı’nın kararlarının yasal olup olmadığının kontrol edilmesini sağlayacak  
bir başvuru yoluna sahip olmadığından şikayetçi olmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, gözaltı süresi 2 Mayıs 1996 tarihinde biten başvuranın 13 Eylül 1996 tarihli  
ve AİHM’ye 4 Kasım 1996 tarihinde ulaşan bir yazıyla başvurusunu yaptığı dikkate  
alındığında, altı ay kuralına uyulmadığına ilişkin ön itirazda bulunmaktadır.  
Başvuran 13 Eylül 1996 tarihinde başvurusunu yaptığını belirtmektedir.  
AİHM, Sözleşme organlarının yerleşik uygulamalarına göre bir başvuru tarihinin,  
başvuranın başvurusunu yapmak istediğini bildirdiği ve ortaya koyacağı şikayetlerinin niteliği  
hakkında bazı bilgiler verdiği yazının tarihi olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. örneğin,  
Papageorgiou-Yunanistan, 22 Ekim 1997, Derleme Kararlar ve Hükümler 1997-VI, §32).  
Mevcut davada, 13 Eylül 1996 tarihli yazısıyla bu gerekliliği yerine getiren başvuranın  
AİHS’nin 35§1. maddesinde belirtilen altı ay kuralına riayet ettiğine kanaat getirilebilir.  
Sonuç olarak Hükümet’in itirazı kabuledilemez.  
B. Esasa ilişkin  
Hükümet Türk makamlarının AİHS’nin 15. maddesi uyarınca, olağanüstü hallerde  
askıya alma hakkını kullandığını ve dolayısıyla 5§§3 ve 4. maddelerini ihlal etmediğini  
belirtmektedir.  
Başvuran, sözkonusu durumun içinde bulunduğu koşullara uygulanamayacağını ifade  
etmektedir.  
1. AİHS’nin 5§3. maddesi  
AİHM, 6 Ağustos 1990 tarihli derogasyonda ve 3 Ocak 1991 tarihli yazıda öngörülen  
424, 425 ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin, önsözlerinde yer alan tanıma göre,  
yalnızca OHAL bölgelerinde uygulanabildiğini, Adana’nın ise derogasyona göre OHAL  
bölgeleri arasında yer almadığını gözlemlemektedir. Oysa başvuran Adana’da yakalanmış ve  
gözaltı süresinin beş gününü Adana’da geçirmiştir.  
AİHM, teröre kaşı toplumu korumak amaçlı olsa bile, adli denetim olmaksızın dört  
gün ve altı saat süren bir gözaltı süresinin, AİHS’nin 5§3. maddesinde belirtilen süreyi  
aştığına karar verdiğini hatırlatmaktadır (Brogan ve diğerleri-Birleşik Krallık, 29 Kasım 1988,  
A serisi, no: 145-B, s.33, §62). Bu koşullarda, başvuranın hakim karşısına çıkarılmaksızın beş  
gün boyunca Adana’da gözaltında tutulmuş olmasının 5§3. maddenin ihlali anlamına  
geldiğini belirtmektedir.  
5
Başvuranın olayların meydana geldiği dönemde OHAL bölgesinde yer alan  
Diyarbakır’da tutulması ile ilgili olarak, AİHM Aksoy kararında da belirttiği gibi, Türkiye’nin  
güneydoğu bölgesinde terör sorunun önemini ve bu sorunla etkili bir şekilde mücadele  
edebilmek için Devlet’in karşılaştığı zorlukları ortaya koymuştur. Bununla ilgili olarak, bu  
bölgede PKK eylemlerinin ‘ulusun varlığını tehdit eden toplumsal bir tehlike” yarattığına  
kanaat getirmiştir (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme 1996-VI, s. 2281,  
§70). AİHM, mevcut davayı Aksoy davasından ayrı tutmasını gerektirecek bir neden  
görmemektedir.  
Bu önlemlerin alınmasının sözkonusu durumda gerekli olup olmadığı sorusuyla ilgili  
olarak, AİHM Aksoy (adıgeçen, s. 2283, §83) ve Demir ve diğerleri-Türkiye (23 Eylül 1998  
tarihli karar, Derleme 1998-VI, §55) davasında yaptığı tespitlerine gönderme yapmaktadır. Bu  
kararlarda ilgili kişi keyfi tutumlara ve gizli gözaltılara karşı getirilen güvencelerden yeterli  
şekilde faydalanamamıştır: ”bir avukatla, doktorla, aile bireyleri ile ya da bir arkadaşla  
görüşme yasağı, tutukluluğun yasal olup olmadığının denetlenmesi amacıyla bir mahkeme  
önüne sevk edilme imkanının bulunmayışı başvuranın tamamıyla gardiyanların inisiyatiflerine  
kaldığını ortaya koymaktadır”. Hükümet bu iki davada, Türkiye’nin güneydoğusunda yapılan  
terörle mücadelenin hukuki müdahaleyi mümkün kılmaması ile ilgili olarak ayrıntılı nedenler  
sunamamıştı.  
Bu noktada, mevcut dava Aksoy ve Demir ve diğerleri davarlından farklı değildir.  
Bu nedenle AİHM, Hükümet’in derogasyonu dikkate alınsa bile, başvuranın hakim  
karşısına çıkarılmadan on sekiz gün boyunca tutuklu bulundurulmasının gerekli olduğunu  
düşünmemektedir.  
AİHM yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal  
edildiğine karar vermiştir.  
2. AİHS’nin 5§4. maddesi  
AİHM, bir başvuru yolunun teoride olduğu kadar pratikte de yeteri derecede kesinlik  
arz etmesi gerektiğine dair içtihadını hatırlatmaktadır. Bunun olmadığı durumda başvuru yolu,  
5§4. maddesinin getirdiği etkililik ve ulaşılabilirlik koşullarından yoksun kalacaktır. Etkili ve  
uygun olmayan bir başvuru yoluna başvurmak sonuç getirmemektedir (Sakık ve diğerleri-  
Türkiye, 26 Kasım 1997, Derleme 1997-VII, s. 2625, §53; Vernillo-Fransa, 20 Şubat 1991, A  
serisi no:198, ss.11-12, § 27, ve Johnston ve diğerleri-İrlanda, 18 Aralık 1986, A serisi no:  
112, s. 22, §45). Ayrıca, AİHS’nin 5§4. maddesinde öngörülen başvuru yolu adli bir nitelik  
kazanmalıdır. Bu durum Mahkeme içtihadında şöyle belirtilmiştir: “başvuran… bizzat  
kendisinin dinlenilmesine, ya da gerektiğinde, temsil yoluyla dinlenme imkanına sahiptir, bu  
olmaz ise özgürlükten yoksun bırakma durumunda uygulanan usuli işlemlerde sağlanan temel  
güvencelerden faydalanamamaktadır.” (Winterwerp-Hollanda, 24 Ekim 1979, A serisi no:33,  
s. 24, §60).  
AİHM ayrıca Sakık kararındaki, DGM önündeki yargılamada “bu türden bir başvuru  
sonrasında bir hakimin, bir kimsenin tutukluluğunun yasallığına karar verdiği ya da serbest  
bıraktığı kişilere ilişkin örneğin bulunmaması” ile ilgili tespitini hatırlatmaktadır. Aynı tespit,  
1997 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun düzenlenmesinden önce, Sakık ve diğerleri davasında  
yer alan olaylar ile aynı dönemde meydana gelen davanın mevcut olayları için de geçerli  
olmaktadır.  
6
AİHS’nin 15. maddesinin uygulanması ile Hükümet’in 5. maddedeki derogasyonuna  
ilişkin olarak, AİHM yukarıda vardığı sonuçlara atıfta bulunmaktadır. AİHM, aynı  
değerlendirmelerin, özellikle de keyfi tutumlara ve gizli gözaltı durumlarına ilişkin olan  
değerlendirmelerin 5§4. maddeye ilişkin olarak yapılan şikayet için de geçerli olduğu  
görüşündedir, mevcut durum bu türden bir güvence yokluğunu gerekli kılmamaktaydı.  
AİHM sonuç olarak AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal edildiği görüşündedir.  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran 4.025 Dolar (dört bin yirmi beş) ya da 3.212 Euro (üç bin iki yüz on iki)  
değerinde maddi ve 35.000 Euro (otuz beş bin) değerinde manevi zarara uğradığını iddia  
etmektedir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
AİHM maddi zarara ilişkin olarak, tespit edilen ihlallerle başvuran tarafından dile  
getirilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı kuramamaktadır. Bu nedenle bu  
ad altında herhangi bir ödeme yapılmasına gerek yoktur.  
Manevi zarar ilişkin olarak, başvuranın AİHS’nin ihlal edilmesinden dolayı bir takım  
sıkıntılar yaşamış olabileceğini düşünmektedir. AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana  
15.000 Euro (on beş bin) manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için  
5.418 (beş bin dört yüz on sekiz) Euro talep etmektedir. Bununla ilgili olarak herhangi bir  
açıklama yapmamaktadır.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve mevcut unsurlar doğrultusunda AİHM, 1.500  
Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 630 (altı yüz otuz) Euro tutarındaki adli  
yardım düşülerek, kalan miktarın başvurana ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
7
3. AİHS’nin 5§3. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 5§4. maddesinin ihlal edildiğine;  
5. a) AİHS’nin 44§2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet  
tarafından başvuranlara:  
i. manevi tazminat için 15.000 Euro (on beş bin) ödenmesine;  
ii. masraf ve harcamalar için 1.500 (bin beş yüz) Euro’dan, 630 (altı yüz otuz) Euro  
tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine;  
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;  
b)sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 21 Şubat 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
8