Başvuranın olayların meydana geldiği dönemde OHAL bölgesinde yer alan
Diyarbakır’da tutulması ile ilgili olarak, AİHM Aksoy kararında da belirttiği gibi, Türkiye’nin
güneydoğu bölgesinde terör sorunun önemini ve bu sorunla etkili bir şekilde mücadele
edebilmek için Devlet’in karşılaştığı zorlukları ortaya koymuştur. Bununla ilgili olarak, bu
bölgede PKK eylemlerinin ‘ulusun varlığını tehdit eden toplumsal bir tehlike” yarattığına
kanaat getirmiştir (Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme 1996-VI, s. 2281,
§70). AİHM, mevcut davayı Aksoy davasından ayrı tutmasını gerektirecek bir neden
görmemektedir.
Bu önlemlerin alınmasının sözkonusu durumda gerekli olup olmadığı sorusuyla ilgili
olarak, AİHM Aksoy (adıgeçen, s. 2283, §83) ve Demir ve diğerleri-Türkiye (23 Eylül 1998
tarihli karar, Derleme 1998-VI, §55) davasında yaptığı tespitlerine gönderme yapmaktadır. Bu
kararlarda ilgili kişi keyfi tutumlara ve gizli gözaltılara karşı getirilen güvencelerden yeterli
şekilde faydalanamamıştır: ”bir avukatla, doktorla, aile bireyleri ile ya da bir arkadaşla
görüşme yasağı, tutukluluğun yasal olup olmadığının denetlenmesi amacıyla bir mahkeme
önüne sevk edilme imkanının bulunmayışı başvuranın tamamıyla gardiyanların inisiyatiflerine
kaldığını ortaya koymaktadır”. Hükümet bu iki davada, Türkiye’nin güneydoğusunda yapılan
terörle mücadelenin hukuki müdahaleyi mümkün kılmaması ile ilgili olarak ayrıntılı nedenler
sunamamıştı.
Bu noktada, mevcut dava Aksoy ve Demir ve diğerleri davarlından farklı değildir.
Bu nedenle AİHM, Hükümet’in derogasyonu dikkate alınsa bile, başvuranın hakim
karşısına çıkarılmadan on sekiz gün boyunca tutuklu bulundurulmasının gerekli olduğunu
düşünmemektedir.
AİHM yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal
edildiğine karar vermiştir.
2. AİHS’nin 5§4. maddesi
AİHM, bir başvuru yolunun teoride olduğu kadar pratikte de yeteri derecede kesinlik
arz etmesi gerektiğine dair içtihadını hatırlatmaktadır. Bunun olmadığı durumda başvuru yolu,
5§4. maddesinin getirdiği etkililik ve ulaşılabilirlik koşullarından yoksun kalacaktır. Etkili ve
uygun olmayan bir başvuru yoluna başvurmak sonuç getirmemektedir (Sakık ve diğerleri-
Türkiye, 26 Kasım 1997, Derleme 1997-VII, s. 2625, §53; Vernillo-Fransa, 20 Şubat 1991, A
serisi no:198, ss.11-12, § 27, ve Johnston ve diğerleri-İrlanda, 18 Aralık 1986, A serisi no:
112, s. 22, §45). Ayrıca, AİHS’nin 5§4. maddesinde öngörülen başvuru yolu adli bir nitelik
kazanmalıdır. Bu durum Mahkeme içtihadında şöyle belirtilmiştir: “başvuran… bizzat
kendisinin dinlenilmesine, ya da gerektiğinde, temsil yoluyla dinlenme imkanına sahiptir, bu
olmaz ise özgürlükten yoksun bırakma durumunda uygulanan usuli işlemlerde sağlanan temel
güvencelerden faydalanamamaktadır.” (Winterwerp-Hollanda, 24 Ekim 1979, A serisi no:33,
s. 24, §60).
AİHM ayrıca Sakık kararındaki, DGM önündeki yargılamada “bu türden bir başvuru
sonrasında bir hakimin, bir kimsenin tutukluluğunun yasallığına karar verdiği ya da serbest
bıraktığı kişilere ilişkin örneğin bulunmaması” ile ilgili tespitini hatırlatmaktadır. Aynı tespit,
1997 tarihinde Türk Ceza Kanunu’nun düzenlenmesinden önce, Sakık ve diğerleri davasında
yer alan olaylar ile aynı dönemde meydana gelen davanın mevcut olayları için de geçerli
olmaktadır.
6