CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BİŞKİN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:45403/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
10 OCAK 2006  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde  
kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 45403/99 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk  
vatandaşı Leyla Bişkin ve İbrahim Bişkin’in (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları  
Mahkemesi’ne (AİHM) 24 Kasım 1998 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel  
Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Adli  
yardımdan faydalanan başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından S. Okçuoğlu tarafından  
temsil edilmektedirler.  
OLAYLAR  
Başvuranlar, sırasıyla 1943 ve 1969 doğumludurlar. Başvuranlar, 4 Ocak 1996  
tarihinde ölen Mehmet Bişkin’in annesi ve kardeşidirler ve Şırnak’ta ikamet etmektedirler.  
Başvuranlara göre, 4 Ocak 1996 gecesi, telefon hatlarını ve sokak lambasının  
elektriğini kesen sivil polisler, evlerini aramışlar, ilk başvuranın damadı olan Hasan Bişkin’i  
evin ek bir bölmesinde yakalamışlar ve Mehmet Bişkin’i (M.B.) çağırmasını istemişlerdir.  
Polislerden biri M.B.’in Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne vermiş olduğu ifade hakkında  
emniyete kadar gelmesini istemiştir. Güvenlik güçleri M.B.’yi bir taksi ile götürmüşlerdir.  
Aynı gece saat 01.45’de annesinin yakınında ikamet eden ikinci başvuran İbrahim  
Bişkin, polis imdat hattını arayarak, polis olduğunu ileri süren üç kişinin kardeşi M.B.’yi  
götürdüklerini söylemiştir. Polis imdat, M.B.’in gözaltında bulunmadığını belirterek Cizre  
İlçe Karakolu’na müracaat etmesini tavsiye etmiştir.  
Polisler tarafından 4 Ocak 1996 tarihinde düzenlenen tutanağa göre İbrahim  
Bişkin’in evlerine gelen ve kendilerini polis olarak tanıtan üç kişinin kardeşini götürdüklerini  
bildirmesi üzerine yapılan inceleme sonucunda, sözkonusu kişinin gözaltına alınmadığı  
anlaşılmış ve İbrahim Bişkin’den Cizre İlçe Karakolu’nu araması istenmiştir.  
Yine aynı gün, polis tarafından hazırlanan telefon ihbar tutanağında, 4 Ocak 1996  
tarihinde saat 7.10’da, Huzur sokağında bir erkek cesedinin bulunduğuna dair M.İ.’den bir  
telefon gelmiştir.  
Polis tarafından düzenlenen tutanağa göre, 4 Ocak 1996 tarihinde İbrahim Bişkin,  
sabah saat 2.00 sularında kardeşinin M.B.’nin kendilerini polis olarak tanıtan üç kişi  
tarafından götürüldüğünü Emniyet Müdürlüğü’ne bildirmiştir. Yapılan inceleme sonrası,  
İbrahim Bişkin’e kardeşinin gözaltında olmadığına dair bilgi verilmiştir. Huzur sokağında  
bulunan M.B., sağ kulağının arkasından tek atışla öldürülmüştür. Kendilerine bilgi verilen  
yakınları cesedi teşhis etmişlerdir. Cesedin bir bucuk metre sağında 9 mm çapında bir boş  
kovan bulunmuş, otopsi ve diğer ek işlemlerin yapılabilmesi amacıyla Cumhuriyet Savcılığına  
haber verilmiş ve daha sonra ceset hastaneye kaldırılmıştır.  
Polis olay yerinin krokisini çizmiştir.  
4 Ocak 1996 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü M.İ.’nin ifadesine başvurmuştur. M.İ.  
ifadesinde gece yarısı bir duvarın yıkılması gibi bir ses duyduğunu, sabah saat 6.30 sularında  
kızının okula gittiği vakit yol kenarında uzanmış bir kişiyi görmesi üzerine olaydan haberdar  
olduğunu, oğlunun polise telefon ettiğini ve daha sonra cesedin hastaneye kaldırıldığını  
belirtmiştir.  
2
Aynı tarihte Cumhuriyet Savcısı, olay yerinde bulunan boş kovanın balistik  
incelemesini istemiştir.  
Aynı gün, olay yeri tutanağı ve cesedin dış muayenesine ilişkin tutanak Cizre  
Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor tarafından düzenlenmiştir. Sözkonusu tutanakta, 4 Ocak  
1996 tarihinde saat 7.30’da Cizre’nin Sur Mahallesinde bulunan Kerem Oteli’nin arka  
kısmında, M.B.’nin cesedinin bulunduğu saptanmıştır. Hasan Bişkin hastanede cesedi teşhis  
etmiştir. Otopsi raporuna göre mermi 2x3 cm ebadında yıldız şeklinde alın bölgesinin sağ kaş  
hizasından girmiş ve sağ göz boşluğundan çıkmıştır. Doktor, M.B.’nin merminin verdiği hasar  
sonucunda öldüğünü beyan etmiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte Cumhuriyet Savcısı, cesedin Hasan Bişkin’e teslim edildiğini  
belirterek defin ruhsatı vermiştir.  
5 Ocak 1996 tarihinde saat 10.30’da, polis maktulün eşi olan Fatma Bişkin’in  
ifadesine başvurmuştur. Fatma Bişkin olay günü, kayın biraderi, İbrahim Bişkin’in,  
kendilerine ziyarette bulunduğunu, saat 23.10 sularında evden ayrıldığını, gece yarısına  
doğru, üç kişinin kapılarını çaldığını, arama yaptıktan sonra odasında uyuyan eşini  
götürdüklerini ve Türkçe bilmediği için o esnada şahısların ne konuştuklarını anlamadığını  
belirtmiştir.  
Aynı gün, saat 11.00’da polis, İbrahim Bişkin’in de ifadesini almıştır. İbrahim Bişkin,  
kardeşinin kendilerini polis olarak kendilerini tanıtan üç kişi tarafından götürüldüğü sırada  
uyuduğunu, polisi aradığında, kardeşinin gözaltında olmadığını öğrendiğini ve kardeşinin  
kaçırılması konusunda karakola ifade vermesinin istendiğini belirtmiştir.  
Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı İbrahim Bişkin’in ifadesini almıştır. İfadesinde, olay  
günü, kardeşini ziyaretine gittiğini, 23.00 sularında evine geri döndüğünü, gece yarısı  
12.10’de annesinin telefonla arayarak kendilerini polis olarak tanıtan üç kişi tarafından  
kardeşinin götürüldüğü haberini aldığını, bunu müteakip emniyeti aradığını, kardeşinin  
gözaltında olmadığını öğrendiğini ve kardeşinin  
bulunmadığını belirtmiştir.  
herhangi bir kişiyle husumetinin  
Yine aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, ilk başvuran maktulün annesinin ifadesini  
almıştır. Maktulün annesi, olay günü, oğlu İbrahim Bişkin ile gelininin akşam oturmasına  
geldiğini, gece yarısı, 25 yaşlarında beyaz tenli orta boylu siyah bir şapka ve yakası kürklü  
siyah bir deri ceket giyen ve kalaşnikof taşıyan bir kişinin kapılarına dikildiğini ve diğer  
ikisinin de dışarıda beklediğini ve kendilerini polis olarak tanıtarak oğlunun giyinmesini  
istediklerini belirtmiştir.  
Yine 5 Ocak 1996 tarihinde, olaylarla ilgili bir tutanak hazırlayan Emniyet  
Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcısı’na M.B.’nin sağ kulak altına ateş edilerek öldürüldüğünü ve  
cesedin bir buçuk metre sağ tarafında 9 mm’lık GECO marka bir boş kovan bulunduğunu  
bildirmiştir. Ayrıca, tutanakta soruşturma başlatıldığına dair bilgi verilmiştir.  
Cumhuriyet Savcılığı’nın 4 Ocak 1996 tarihli talebi üzerine, 9 Ocak 1996 tarihinde,  
Merkez Polis Laboratuarı balistik bilirkişi raporunu sunmuştur. Sözkonusu raporda, olay  
yerinde bulunan 9x19 mm’lık boş kovanın arşivlerde yer alan, başka bir yargısız infazda  
kullanıldığı belirlenen silahlara ait olmadığı belirtilmiştir. Boş kovan 4523 sıra numarasıyla  
arşive kaldırılmıştır.  
3
16 Ocak 1996 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü’nden ayrıntılı bir  
soruşturma başlatmasını, özellikle yasadışı örgütlerin bağlantı olasılığının gözönüne  
alınmasını ve bu konuda yürütülen soruşturma hakkında bilgi verilmesini istemiştir.  
Başvuranlara göre, M.B.’nin ölüm haberini telefonla öğrenmişler, ikinci başvuranın  
hastaneye ulaştığında kardeşinin “silahlı bir çatışmada öldüğünü” belirten bir belge görmüş,  
maktulün cenazesine sivil kıyafetli polisler katılmış, Cumhuriyet Savcısı’nın emri üzerine  
balistik bir inceleme  
yapıldığına dair ilk başvurana haber verilmiş ve yürütülen  
soruşturmanın sonucundan bilgi alamamışlardır.  
16 Ocak, 5 Mart ve 25 Nisan 1996 tarihli tutanaklarla Cumhuriyet Savcısı Emniyet  
Müdürlüğü’nden, cinayet faillerinin bulunmasını, PKK’nın M.B.’nin ölümü ile ilgili herhangi  
bir bağlantısının olup olmadığını araştırmak amacıyla soruşturma başlatılmasını ve  
soruşturmanın sonucundan haberdar edilmesini istemiştir.  
3 Nisan 1996 tarihli tutanakla, Emniyet Müdürlüğü M.B.’nin ölümü ile ilgili  
soruşturmanın devam ettiğini belirtmiştir.  
Mayıs 1996 tarihli iki tutanakla, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na  
M.B.’yi PKK mensuplarının öldürüp öldürmediğini tespit etmek için açılan ön soruşturmanın  
halen devam ettiğini ve henüz herhangi bir bulguya ulaşılmadığını bildirmiştir.  
8 Temmuz 1996 tarihli tutanakta, Emniyet Müdürlüğü cinayet faillerinin henüz  
bulunamadığını bildirmiştir.  
9 Temmuz 1996 tarihli tutanakta, polis ön soruşturmanın halen devam ettiğini  
bildirmiştir.  
16 Mayıs, 2 Temmuz ve 3 Ekim 1996 tarihlerinde, Cumhuriyet Savcısı, Emniyet  
Müdürlüğü’nden zanlıların bulunmasını, PKK’nın bu olayla ilgisinin olup olmadığını  
araştırılmasını ve her üç ayda bir bilgi verilmesini istemiştir.  
30 Eylül, 14 Ekim, 20 Aralık 1996, 1 Nisan, 5, 12 ve 15 Mayıs ve 1 ile 7 Temmuz  
1997 tarihli tutanaklarda, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na M.B.’nin PKK  
üyeleri tarafından kaçırılıp kaçırılmadığının tespiti amacıyla açılan soruşturmanın devam  
ettiğini ancak herhangi bir bulguya ulaşılmadığını belirtmiştir.  
17 Şubat 1998 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla başvuranlar,  
yakınlarının ölümü hakkında Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette bulunmuşlardır.  
18 Şubat 1998 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı, yer bakımından yetkisizlik  
kararı vererek şikayet dosyasını Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.  
5 Mart 1998 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcılığı, yürüttüğü soruşturmayı Beyoğlu  
Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma ile birleştirilmesine karar vermiştir.  
4 Eylül 1998 tarihinde, yine aynı savcılık aracılığıyla, başvuranlar, ilk açılan  
soruşturmanın akıbeti hakkında bilgi almak üzere Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na dilekçe  
vermişlerdir.  
4
15 Nisan 2001 tarihinde, polis karakolu M.B.’nin ölümü ile ilgili soruşturmanın halen  
devam ettiğini belirtmiştir.  
Belirtilmeyen bir tarihte, Cumhuriyet Savcılığı, Emniyet Müdürlüğüne M.B.’nin  
ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın 4 Ocak 2016’a dek sürdürülmesi gerektiğini  
bildirmiş ve bu konuda her üç ayda bir bilgi verilmesini istemiştir.  
4 Haziran 2001 tarihinde, M.B.’nin cesedinin bulunduğu yerin krokisi çizilmiştir.  
Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, M.İ.’nin oğlu Mes.İ’nin ifadesini almıştır. Mes.İ,  
ifadesinde, kız kardeşinin 7.30 civarlarında (5 Ocak 1996) okula gideceği vakit yola uzanmış  
bir ceset gördüğünü ve ebeveynlerine haber verdiğini, herkesin olay yerine gittiğini ve daha  
sonra polise bildirildiğini belirtmiştir. Ayrıca, Mes.İ, olay günü ne bir silah ne de bir ses  
duyduğunu ve gece yağmur yağdığı için cesedin çamurda kaldığını beyan etmiştir.  
4 Haziran 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, M.İ.’nin eşi K.İ’nin ifadesine  
başvurmuştur. K.İ. olay günü yağmurdan kaynaklandığını düşündüğü bir ses duyduğunu, olay  
yerinin kendi evine 50 metre uzaklıkta olduğunu, olay gecesi ne bir silah ne bir patlayıcı ne  
de bir araba sesi duyduğunu, kızından haberi alır almaz cesedin bulunduğu yere gittiğini,  
maktulü ters çevirdiğinde alnında bir mermi izi gördüğünü ve vücudunun sertleştiğini ve  
kanlar içinde olduğunu belirtmiştir.  
8 Haziran 2001 tarihli balistik raporuna göre olay yerinde bulunan 9x9 mm’lik boş  
kovanın arşivlerde yer alan ve başka bir yargısız infazda kullanıldığı belirlenen silahlara ait  
olmadığı tespit edilmiştir.  
15 Haziran 2001 tarihinde, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, maktulün annesi olan ilk  
başvuranın ifadesini tercüman aracılığıyla almıştır. Başvuran, 1996 yılının başında oğlu  
M.B.’yi arayan polislerin evlerine geldiğini ancak komşunun oğluna bir el ateş ederek  
yaraladıklarını ve oğlunu bulamadan ayrıldıklarını belirtmiştir. Bir hafta sonra, sabah saat  
01.00 civarında bir grup polisin tekrardan evlerine geldiğini, oğlunu yakaladıklarını ve 50  
metre ileride kafasına bir kurşun sıkarak öldürdüklerini, oğlunun cesedini görmediğinden  
dolayı işkence izinin bulunup bulunmadığını bilmediğini, oğlunun polisler tarafından  
götürüldüğünü ve öldürüldüğünü ancak hangisinin bu cinayeti işlediğini bilmediği gibi  
söylediklerinin de sadece başkalarından duyduğundan ibaret olduğunu olaya şahit olmadığını  
belirtmiştir. Ayrıca, başvuran, oğlunun daha önce İdil’de gözaltına alındıktan sonra serbest  
bırakıldığını beyan etmiştir.  
18 Haziran 2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, olay yeri yakınında ikamet eden  
A.Y.’nin ifadesine başvurmuştur. A.Y. ifadesinde, olay günü annesiyle birlikte komşulara  
gittiğini, sabah saat 02.00 civarında eve döndüklerini, ne bir silah ne bir araba ne de herhangi  
bir ses duyduklarını, sabah evinin arka kısmında bir erkek cesedinin bulunduğunu  
öğrendiğini, cesedi gördüğünü, ne olup bittiğini ve maktulün kimliğini bilmediğini ve kardeşi  
L.Y’nin askerde olduğunu belirtmiştir.  
Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, A.Y.’nin annesi As.Y.’yi de dinlemiştir. As.Y. olay  
günü cesedin evinin arka kısmında bulunduğu sırada kız kardeşinde kaldığını, eve  
döndüğünde olaylardan haberdar olduğunu, maktulün kimliğini ve neler olduğunu bilmediğini  
belirtmiştir.  
5
18 Haziran 2001 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na A.Y.’nin  
kardeşi L.Y.’nin Kuzey Irak’ta bulunması nedeniyle kendisine ulaşamadıklarını bildirmiştir.  
10 Temmuz 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, olay günü saat 06.00 sularında okula  
gitmek için evden ayrıldığını ve evin 50 metre uzaklığında bir kişinin duvar kenarında  
yattığını ve derhal annesine haber vermek için eve geri döndüğünü belirten ilkokul öğrencisi  
Kev. İ.’nin ifadesini almıştır.  
10 Temmuz 2001’de, Cumhuriyet Savcısı, Terörle Mücadele Şubesi mensupları  
tarafından el konulan ve M.B.’ye ait olan 34 Z 1062 plakalı beyaz Toros marka araç  
hakkında Emniyet Müdürlüğünden bilgi istemiştir.  
Aynı tarihte, Emniyet Müdürlüğü, Cumhuriyet Savcılığı’na M.I.’nın oğlu Mes. İ’nin  
Kuzey İrak’ta bulunması nedeniyle kendisine ulaşılamadığını bildirmiştir.  
13 Temmuz 2001 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü, sözkonusu aracın ellerinde  
bulunmadığını ve bu konuda Cizre Polis Karakolu’nun bir soruşturma başlattığını belirtmiştir.  
Cizre Polis Karakolu tarafından düzenlenen 17 Temmuz 2001 tarihli tutanakta,  
sözkonusu araç hakkında hiçbir soruşturma başlatılmadığı ve buna benzer bir aracın  
bölgelerinde tespit edilmediği beyan edilmiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. HÜKÜMET’İN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi konusunda kabul edilemezlik itirazında  
bulunmuştur.  
Başvuranlar bu sava itiraz etmektedirler.  
AİHM, verdiği kabul edilemezlik kararında, dava koşullarını gözönüne alarak  
Hükümet’in itirazının, başvuranların AİHS’nin 2. maddesi alanında dile getirdikleri şikayetten  
kaynaklanan sorunlara yakından bağlı sorunlar ortaya çıkardığına kanaat getirdiğini  
hatırlatmaktadır. Sonuç olarak AİHM, sözkonusu itirazı esasla birleştirmeye karar vermiştir.  
II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, yakınlarının yaşam hakkına aykırı olarak yargısız infaz kurbanı  
olmasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri  
sürmektedirler.  
Başvuranlar, özellikle polislerin evlerine geldikleri sırada evde olan damadı ve  
kayınbiraderi olan Hasan Bişkin’in ulusal makamlar tarafından dinlenmediğini  
belirtmektedirler.  
Hükümet, güvenlik güçlerinin Mehmet Bişkin’in öldürülmesinden sorumlu  
olduklarına dair hiçbir delilin bulunmadığını vurgulamaktadır. Hükümet, olayların meydana  
geldiği dönemde, güvenlik güçlerinin Geco marka mermi kullanmadıklarını belirtmektedir.  
6
1. Başvuranların Yakınlarının Ölüm Koşulları Hakkında  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesinin AİHS’nin ana maddeleri arasında yer aldığını ve 3.  
madde ile birlikte Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden  
birine yer verdiğini yinelemektedir (Bkz. Finucane-Birleşik Krallık, no: 29178/95, § 67-71,  
AİHM 2003-VIII ve Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV). Buna ek olarak 2.  
maddenin tanıdığı korumanın önemini kabul eden AİHM, yaşam hakkına ilişkin şikayetleri  
büyük bir dikkatle inceleyerek görüşünü oluşturmalıdır (Bkz. Tekdağ-Türkiye, no: 27699/95,  
§ 72, 15 Ocak 2004 ve Ekinci-Türkiye, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).  
AİHM delilleri değerlendirmek amacıyla, “her türlü makul şüphenin ötesinde” delil  
kriterinden faydalanmaktadır (Bkz. İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, A serisi no: 25, s.  
64-65, § 160-161). Benzeri bir delil ancak, bir dizi emare ya da çürütülemez yeterince ciddi,  
kesin ve birbiriyle bağdaşan karinelerin sonucunda oluşabilir (Abdurrahman Orak-Türkiye,  
no: 31889/96, § 69, 14 Şubat 2002). AİHM’nin, delillerin değerlendirilmesi konusunda,  
ikincil bir rolü bulunmakta ve ilgili dava koşulları kendisine gerekli kılmadığı durumda,  
olayları inceleme görevi olan birinci derece mahkemenin sözkonusu görevini yerine  
getirmeden evvel ihtiyatlı davranmalıdır (Bkz. Tahsin Acar-Türkiye, no: 26307/95, § 216, 8  
Nisan 2004).  
AİHM, dosyaya konulan belgeler ile tarafların sunduğu görüşler ışığında ortaya çıkan  
soruları, özellikle yapılan adli soruşturmalar hakkında Hükümet tarafından ortaya konulan  
belgeleri inceleyecektir.  
Bunun sonucunda, başvuranların iddialarının aksine, AİHM ne dosyadaki belgelerden  
ne de dava olaylarından yakınlarının devlet görevlileri tarafından ya da yardımları ile  
öldürüldüğünün ortaya çıkmadığını belirtmektedir.  
AİHM, elinde bulunan unsurlar ışığında, Mehmet Bişkin’in devlet görevlileri  
tarafından ya da görevliler aracılığıyla öldürüldüğüne dair bir sonucun, güvenilir emareden  
çok hipotez ve kurgu olacağına kanaat getirmektedir. AİHM bu koşullarda, her türlü makul  
şüphenin ötesinde Savunmacı Devlet’in, Mehmet Bişkin’in ölümünden sorumlu olduğunun  
ortaya konulmadığını tespit etmektedir.  
Sonuç olarak bu bağlamda, AİHS’nin 2. maddesinin hiçbir ihlali bulunmamaktadır.  
2. Soruşturmanın Yetersizliği İddiası  
AİHM, AİHS’nin 1. maddesi gereğince Devlet’in “yargısına tabi her kişiye  
Sözleşmede yer verilen hak ve özgürlükleri tanıma” genel yükümlülüğü ile birlikte, 2.  
maddenin gerekli kıldığı yaşam hakkının korunması zorunluluğunu kapsamakta ve zora  
başvurmanın bir kimsenin ölümüne neden olduğu durumda resmi etkin soruşturma  
yürütülmesini gerektirmektedir ( Bkz. Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-I, s.  
329, § 105 ve McCann ve diğerleri-Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A serisi no:  
324, s. 49, § 161). Bu türden bir soruşturma güce başvurulmasının ardından bir kimsenin  
ölümüne sebep olunan her durumda, failleri Devlet görevlisi ya da bir başkası olsa da  
yapılmalıdır (Bkz. Tahsin Acar, § 220). Sorgulamalar derinleştirilmeli, tarafsız ve dikkatli  
yapılmalıdır (Bkz. Çakıcı, § 86 ve McCann ve diğerleri, s. 49, § 161-163).  
7
AİHM ayrıca, soruşturmanın en asgari etkililik kriterine cevap verecek soruşturmanın  
niteliği ve derecesinin dava koşullarına bağlı olduğuna kanidir. Dava koşulları, mevcut  
olayların tümüne dayanılarak ve soruşturma işleminin uygulanabilirliğine ilişkin gerçekler  
gözönüne alınarak değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek durumları soruşturma faaliyet  
listesine ya da basitleştirilmiş kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz. Fatma Kaçar, §  
74, Velikova-Bulgaristan, no 41488/98, § 80, AİHM 2000-VI, Tanrıkulu-Turkiye [GC], no  
23763/94, §§ 101-110, AİHM 1999-IV, Kaya, s.325-326, §§ 89-91 ve Güleç-Turkiye,  
27 Temmuz 1998 tarihli karar, 1998-IV, s. 1732-1733, §§ 79-81).  
Yürütülen soruşturma, sorumluların tespit edilmesi ve dolayısıyla cezalandırılmasını  
sağlaması yönünden etkili de olmak zorundadır (Bkz. Oğur- Turkiye [GC], no 21594/93, § 88,  
AİHM 1999-III). Burada sonuç değil araç zorunluluğu sözkonusudur. Makamlar, olayla ilgili  
kanıtların toplanabilmesi için makul olarak ulaşabildikleri tedbirleri almalıdırlar (Bkz.  
Tanrıkulu, § 109 ve Salman- Türkiye [GC], no 21986/93, § 106, AİHM 2000-VII).  
Bu bağlamda hızlı hareket edilmesi ve özen gösterilmesi gerekliliği ortaya  
çıkmamaktadır. Soruşturmanın özel bir durumda ilerlemesini engelleyen zorluk ya da  
engellerin bulunabileceğini kabul etmek gerekir. Ancak, ölüme sebebiyet veren fiiller  
hakkında soruşturma yapma sözkonusu olduğunda eşitlik ilkesine riayet edilmesi konusundaki  
halkın güvenini korumak ve yasadışı eylemlere müsamaha gösterildiği görünümünden  
kaçınmak amacıyla, makamların hızlı davranmaya zorunlu olduğu yönünde değerlendirmeye  
gidilebilir (Bkz. McKerr-Birleşik Krallık, no 28883/95, § 114, AİHM 2001-III).  
Bu durumda, değerlendirmeye sunulan delilleri gözönüne alarak AİHM, birçok  
tebligat, bilgi ve belge alış-verişinin polis tarafından ve adli makamlar arasında  
gerçekleştirildiğini belirtmektedir. Bu da, temelde, ulusal makamlar tarafından çaba  
gösterildiğini belirtmeye yarayabilir. Ancak bu belgeler davanın esasını aydınlatmamaktadır.  
Buna ilaveten AİHM’deki dosyaya göre, soruşturma 1998 yılı Eylül ayı ile 2001 Haziran  
ayları arasında, yani yaklaşık üç yıl boyunca tıkanmıştır. Hükümet bu konuda hiçbir açıklama  
getirmemektedir.  
AİHM, davaya ilişkin olayların meydana gelmesinden beş yıl sonra ve başvurunun  
Hükümet’e tebliğ edildiği tarihten bir kaç ay sonra, 2001 yılı Haziran ve Temmuz aylarında  
Cumhuriyet Savcılığı maktulün cesedini gören görgü tanıklarından bir kısmını dinlediğini not  
etmektedir. AİHM, oğlunun sözde kaçırılma olayına tanıklık eden başvuranın, 2001 yılı  
Haziran ayında dinlenmesini şaşırtıcı bulmuştur. Ayrıca maktulün dış otopsi muayenesi,  
sözkonusu dönemde yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 79. maddesi  
hükümlerine aykırı olarak, sadece bir adli tıp doktoru tarafından yapılmıştır. Bu bağlamda  
Hükümet hiçbir açıklama getirmemektedir.  
Bunun yanısıra, soruşturma çerçevesinde yürütülen araştırmalar PKK aleyhinde  
yürütülmüş, öyle ki olası başka hiçbir yol izlenmemiştir. Sonuç olarak AİHM, Cumhuriyet  
Savcılığı Emniyet Müdürlüğü’nden maktule ait beyaz renkli aracın bulunmasını istemiş olsa  
da, Cizre Polis Karakolu, bu yönde hiçbir soruşturmanın yapılmadığına dair bilgi verdiğini  
şaşkınlıkla not etmektedir.  
Özetle, ortaya konulan eksiklikler gözönüne alarak AİHM, başvuranların oğlu ve  
kardeşi olan M.B.’nin ölüm koşulları hakkında ulusal makamlar tarafından yürütülen  
sorgulamaların etkili olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla  
8
Hükümet’in ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tüketilmemesi itirazının kabul edilemeyeceğine  
kanaat getirmek uygun olacaktır.  
Buradan yola çıkarak AİHM sözkonusu itirazı reddetmektedir.  
AİHM, AİHS’nin 2. maddesi açısından Devlet’in üzerine düşen usul zorunluluklarında  
eksiklik bulunduğu sonucuna varmaktadır.  
III. AİHS’NİN 3 VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar AİHS’nin 3 ve 5§3 maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.  
Hükümet sözkonusu hükümlerin ihlal edilmediğini savunmaktadır.  
AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde Devlet görevlisinin ya da Devlet makamları  
adına hareket eden bir kimsenin başvuranların yakınlarının ölüm olayına karışmış  
olabileceklerinin ortaya konulmadığını hatırlatmaktadır. Böylece AİHM, başvuranların  
şikayetlerinin olgusal dayanaktan yoksun olduklarına kanaat getirmektedir (Bkz. O. - Turkiye,  
no 28497/95, § 138, 15 Temmuz 2004).  
Dolayısıyla AİHS’nin 3 ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.  
IV. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar,  
şikayetlerini  
yapabilecekleri  
ulusal  
bağımsız  
mahkemenin  
bulunmamasından şikayetçi olmaktadırlar. Başvuranlar AİHS’nin 13. maddesini ileri  
sürmektedirler.  
Hükümet, sözkonusu hükmün ihlal edilmediğini savunmaktadır.  
AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, Sözleşmede yer verildiği şekliyle hak ve  
özgürlükleri ileri sürebilmeyi sağlayacak iç hukukta bir başvuru yolunun olmasını güvence  
altına aldığını hatırlatmaktadır. Sözkonusu hüküm, yetkili ulusal mahkemeyi, Sözleşmeye  
dayanan “savunulabilir şikayet”’in içeriğini tanımaya ve Sözleşmeli Devletler, bu hükmün  
getirdiği zorunluluklara uyma şekli hakkında bir takım takdir marjından faydalansalar dahi  
uygun telafiyi sunmaya yetkili kılan bir iç hukuk yolunu gerekli kılmaktadır. 13. maddeden  
doğan zorunluluğun içeriği, başvuranın Sözleşmeye dayandırdığı şikayetinin niteliğine göre  
değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerekli kıldığı başvuru yolu, hukukta olduğu kadar  
uygulamada da “etkin” olmalıdır. Öyle ki başvuru, Savunmacı Devlet makamlarının ihmal ya  
da eylemleriyle haksız yere engellenmemelidir (Bkz. Abdurrahman Orak, § 97, Kaya, s. 329-  
330, § 106, Aydın- Turkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, 1997-VI, s. 1895-1896, § 103, ve  
Aksoy - Turkiye, 18 Aralık 1996, 1996-VI, s. 2286, § 95).  
Yaşamın korunması hakkının önemi gözönüne alındığında, 13. madde gerekli  
görüldüğünde tazminat ödemenin dışında, ölümden sorumlu kişilerin tespit edilmesi ve  
cezalandırılmasına yönelik etkili ve derin sorgulamaların yapılmasını ve soruşturma işlemine  
şikayetçinin etkili şekilde katılımını gerekli kılmaktadır (Bkz. Kaya, s. 330-331, § 107).  
Bu durumda, AİHM, her türlü makul şüphenin ötesinde başvuranların yakınının  
ölümünün Devlet görevlilerinden kaynaklandığının kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Ancak  
sözkonusu durum, 2. maddeye göre yapılan şikayeti, 13. madde bakımından “savunulabilir”  
9
niteliğinden mahrum bırakmamaktadır (Bkz. Fatma Kaçar, § 90 ve Boyle ve Rice – Birleşik  
Krallık, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A serisi no 131, s. 23, § 52). Esas hakkında AİHM’nin  
vardığı sonuç, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı savunulabilir olan sözüedilen şikayetin  
özü hakkında etkili soruşturma yürütme zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.  
AİHM, daha önce makamların Mehmet Bişkin’in ölüm koşulları hakkında etkili  
soruşturma yürütme zorunluluğunun bulunduğunu belirtmiştir. Oysa yukarıda belirtilen  
nedenlerden dolayı Savunmacı Devlet, 13. madde uyarınca gereklilikleri 2. maddeden doğan  
soruşturma zorunluluğundan daha ileri düzeyde olan etkili cezai soruşturma yürüttüğü  
söylenemez (Bkz. Kaya, s. 330–331, § 107).  
Dolayısıyla AİHS’nin 13. madde ihlal edilmiştir.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuranlar, kendilerine gönderilen 26 Kasım 2004 tarihli yazıda, AİHS’nin 41.  
maddesi bakımından her türlü adil tazmin talebinin esas hakkında verilen yazılı görüşlerde  
belirtilmesi gerektiği hükmü içeren AİHM İçtüzüğünün 60. maddesine dikkatleri çekilmesine  
rağmen, kabul edilebilirliğe ilişkin karardan sonra hiçbir adil tazmin talebinde  
bulunmamışlardır. İlgililer esas hakkındaki görüşlerini sunmaları için tanınan süre içinde  
talepte bulunmadıklarından dolayı, AİHM, herhangi bir ödemenin yapılmasına gerek  
olmadığına kanaat getirmektedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
Başvuran masraf ve harcama adı altında herhangi bir talepte bulunmamaktadır.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Hükümet’in itirazını esasla birleştirmeye ve reddetmeye;  
2. AİHS’nin 2. maddesinin esastan ihlal edilmediğine;  
3. AİHS’nin 2. maddesinin usulen ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 3 ve 5. maddelerinin ihlal edilmediğine;  
5. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve 10 Ocak 2006 tarihinde, İçtüzüğün 77.  
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
10