CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
BİYAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:56363/00)  
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRASBOURG  
3 Şubat 2005  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (56363/00) başvuru no’lu davanın nedeni Lazgin  
Biyan’ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) 25 Haziran 1999  
tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu  
başvurudur.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından T.  
Aslan tarafından temsil edilmektedir.  
Başvuran, gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığından yakınarak, kendisini yargılayıp  
mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olması  
nedeniyle ve ceza yargılama usulünün hakkaniyetten uzak olmasından ötürü AİHS’nin 6§§1  
ve 3 c) ve d) maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
AİHM 18 Kasım 2002 tarihinde başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.  
AİHM İç Tüzüğü’nün 59 § 1 maddesi uyarınca gerek başvuran gerekse Hükümet esas  
hakkında görüş bildirmişlerdir.  
OLAYLAR  
1970 doğumlu başvuran halen Aydın Cezaevi’nde tutulu bulunmaktadır.  
12 Mart 1997 tarihinde başvuran, Söke Emniyet Müdürlüğü polisleri tarafından yakalanmış,  
ardından Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne götürülerek burada gözaltına alınmıştır. Başvuran  
hakkında, yasadışı yollarla para toplayıp PKK’ya yardım ve yataklık etmek suçlaması  
yapılmıştır.  
Başvuran gözaltındayken giysilerinin çıkartıldığını, kendisine elektroşok uygulandığını, cop  
ve hortumla dövüldüğünü ve ifade vermesi için ölümle tehdit edildiğini dile getirmiştir.  
Sonuçta başvuran tüm belgeleri okumadan imzalamıştır.  
Başvuran gözaltındayken birçok kez doktor tarafından muayene edilmiş, 12 Mart 1997 ve 14  
Mart 1997 tarihlerinde düzenlenen sağlık raporlarına göre başvuranın bedeninde herhangi bir  
şiddet izi tespit edilememiştir.  
14 Mart 1997 tarihinde başvuran PKK faaliyetlerini desteklemekle sorumlu bir komitenin  
üyesi olduğunu itiraf etmiştir.  
17 Mart 1997 tarihinde saat 8:45’te Aydın Emniyet Müdürlüğü’nde düzenlenen ve başvuranın  
imzasını taşıyan tutanakta, başvuranın vücudunda görülebilir şiddet izlerine rastlandığı  
belirtilerek bunun, sözkonusu kişinin endişe altındayken giysilerinin düğme ve fermuarını  
kullanarak kendisi tarafından kasti olarak gerçekleştirildiği ifade edilmiştir.  
Aynı gün saat 9:25’te başvuran adli tıp doktoru tarafından muayene edilmiş ve düzenlenen  
raporda ilgili kişinin vücudunun çeşitli bölgelerinde farklı büyüklük ve renklerde birçok  
lezyon tespit edildiği belirtilmiştir. Adli tabip sözkonusu lezyonların başvuranın hayatını  
tehlikeye atacak boyutta olmadığını, buna iki günlük rapor verilebileceğini ve yaraların beş  
gün içinde iyileşebileceği sonucuna varmıştır.  
Yine 17 Mart 1997 tarihinde saat 16’da başvuran bir kez daha doktor kontrolünden geçmiş ve  
sözkonusu kişinin karın ve göğüs bölgesinde farklı büyüklüklerde birçok lezyon ile başında  
ve alnında sıyrıklar tespit edilmiştir.  
Aynı gün polis memurları tarafından, vücudundaki şiddet izlerinin nedeni hakkında  
başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran ifadesinde bu izlerin, hücresinde kendine zarar  
vermek için pantolon düğmelerini ve fermuarını kullanarak uyguladığı şiddetten  
kaynaklandığını beyan etmiştir. Diğer yandan başvuran askerliğini yaparken de kendisini  
kasten yaraladığı için psikolojik tedavi gördüğünü eklemiştir.  
Başvuran gözaltında avukat yardımından yararlanamamıştır.  
18 Mart 1997 tarihinde Söke Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenen başvuran Emniyet  
Müdürlüğü’ndeki ifadesini bazı bölümlerini geri alarak, gizli veya PKK’ya ait bir komiteye  
üye olduğunu ve herhangi bir illegal faaliyete karıştığını reddetmiştir. Başvuran,  
gözaltındayken duyduğu endişeden dolayı kendi kendini yaraladığını da eklemiştir.  
Aynı gün Söke Sorgu Hakimliği’ne çıkarılan başvuran hakkında tutuklu yargılama kararı  
verilmiştir. Başvuran Cumhuriyet Savcısı önünde verdiği ifadeyi burada yinelemiştir.  
Başvuran, Cumhuriyet Savcısı ve Sorgu Hakimi tarafından ifadesi düzenlenirken şube  
komiseri ve üç polis memurunun yanında olduğunu ileri sürmektedir.  
İzmir DGM Cumhuriyet Başsavcısı 3 Nisan 1997 tarihli iddianamesiyle başvuran hakkında  
yasadışı örgüte üye olmak suçundan Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2 maddesi ve 3713 sayılı  
Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca ceza davası açmıştır.  
26 Haziran 1997 ve 5 Mayıs 1998 tarihlerindeki Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki  
duruşmalarda başvuran masum olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran gözaltında kötü  
muamelelere maruz kaldığını ve Emniyet Müdürlüğü’nde hazırlanan ifadeyi imzalamak  
zorunda bırakıldığını iddia ederek şiddet izlerine kendisinin neden olduğunu tespit eden 17  
Mart 1997 tarihli ifade tutanağına itiraz etmiştir.  
21 Mayıs 1998 tarihinde, aralarında askeri bir hakimin de bulunduğu Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Heyeti başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun 168 § 2 ve 3713 sayılı Kanunun 5.  
maddesi uyarınca oniki yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir. DGM kararını  
desteklemek için özellikle M.T. adlı tanığın istinabe makamı tarafından alınan ifadesini  
gözönünde bulundurmuştur. Diğer yandan başvuranın ispatla yükümlüğü olduğu diğer  
kanıtlar gözönünde bulundurulduğunda, DGM, sanığın savunma araçlarının reddedilmesinin  
uygun olacağına kanaat getirmiştir. Ayrıca DGM kararında, sağlık raporları ile 17 Mart 1997  
tarihli ifade tutanağına yer vermiştir.  
Başvuran Yargıtay’a vermiş olduğu tarihi belirtilmeyen savunma dilekçesinde, kendisini  
gözaltında tutan polis memurlarının zorla ifade almak için kötü muamelede bulunduklarını  
ileri sürmüştür.  
23 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay 21 Mayıs 1998 tarihli kararı onamıştır.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİ’NİN İHLALİ HAKKINDA  
Başvuran gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığını iddia ederek AİHS’nin 3. maddesine  
gönderme yapmaktadır.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
Hükümet altı ay kuralına uyulmadığı itirazını dile getirmektedir. Başvuran, gözaltında kötü  
muameleye maruz kaldığını DGM önünde ilk kez iddia ettiği 26 Haziran 1997 tarihinden  
itibaren altı ay içinde AİHM’ye gitmiş olmalıydı. DGM’nin kötü muamele iddialarını dikkate  
almadığı bu tarihte başvuranın bu hukuki yolun etkisiz olduğunun farkına varmış olması  
gerekirdi.  
Başvuran Hükümet’in bu savına itiraz ederek aleyhinde başlatılan cezai usul işlemleri  
süresince iddialarını birçok kez dile getirdiğini ileri sürmektedir.  
AİHM, AİHS’nin 35. maddesinde öngörülen altı ay kuralının bir adli güvenlik unsuru  
olduğunu hatırlatır. Bu kural aynı zamanda ilgili kişiye, AİHM’ye başvuru yapma olanağı  
üzerine düşünmesini ve yapacağı başvurunun içeriğini belirlemesini sağlayacak bir süre  
tanıma ihtiyacına verilmiş bir cevaptır. O halde sözkonusu kural, AİHM tarafından uygulanan  
denetim açısından bir zaman sınırını ifade etmekte ve hem bireylere hem de Devlet  
makamlarına, aşıldığı takdirde sözkonusu denetimin artık mümkün olmadığı süreyi işaret  
etmektedir (Hulki Güneş-Türkiye (karar), no:28490/95, 9 Ekim 2001).  
AİHM diğer yandan, iç hukuk yollarının veya nihai kararın bulunmaması durumunda, altı  
aylık süreyi, başvuruda suç sayılan fiilin işlenmesinden itibaren başlayacak şekilde  
değerlendirmektedir. Bu ilke, başvuranın bir iç hukuk yolunu kullanıp ancak daha sonrasında  
bu hukuk yolunu etkisiz kılan koşulları fark ettiğinde ya da fark etmiş olması gerektiğinde  
istisnai olarak yeniden değerlendirilebilir. Böylesi bir durumda altı aylık süre, başvuranın bu  
koşulların farkına vardığı veya farkına varmış olması gerektiği tarihten itibaren hesaplanabilir  
(Bayram ve Yıldırım-Türkiye (karar), no: 38587/97, 29 Ocak 2002, et Ö.Ö. ve S.M.-Türkiye  
(karar), no: 31865/96, 28 Mayıs 2002).  
AİHM 26 Haziran 1997 tarihinde, başvuranın DGM önüne çıktığı ilk fakat davanın  
incelendiği ikinci duruşmada, gözaltında kötü muamelelere maruz kaldığını ve vücudundaki  
şiddet izlerine kendisinin neden olduğunu belirten 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağının  
kendisine zorla imzalatıldığını iddia ettiğini gözlemlemektedir. Başvuran bu iddiasını 5 Mayıs  
1998 tarihindeki duruşmada yinelemiştir. DGM 21 Mayıs 1998 tarihli kararında, sağlık  
raporları ile 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanaklarına değinmiş ve başvuranın beyanlarını resmi  
şikayet olarak değerlendirmemiştir. Başvuran son olarak iddialarını Yargıtay’a verdiği  
dilekçede de dile getirmiş fakat bu da boşa çıkmış ve Yargıtay 21 Mayıs 1998 tarihli kararı  
onayarak ilgili kişinin iddialarına cevap vermemiştir.  
Dosyadaki tüm unsurlar dikkate alındığında AİHM, kendisine başvuru yapmadan önce iç  
makamlar nezdinde yinelediği başvurularının sonucunu bekleyen başvuranın, tıbbi delillerle  
desteklenen iddiaları hakkında yürütülen ceza usul işlemleri süresince sürekli resmi  
soruşturma açılmasını sağlamaya çalıştığından dolayı kusurlu bulunamayacağı kanaatindedir.  
Bundan yola çıkarak AİHM, mevcut davaya ait özel koşulları içinde, altı aylık sürenin  
başvuranın iç hukuk yollarının işlevsiz kaldığını anladığı 23 Şubat 1999 tarihli Yargıtay  
kararından itibaren işlemeye başladığı sonucuna varmıştır. Başvuru 25 Haziran 1999 tarihinde,  
yani bu kararı takiben altı aylık bir süre içinde yapılmıştır. Dolayısıyla AİHM Hükümet’in  
itirazını reddetmiştir.  
AİHM, tarafların ileri sürdüğü argümanların tümü ışığı altında, sözkonusu şikayetin olaylar ve  
hukuk açısından, başvuru incelemesinin şu anki aşamasında çözüme kavuşturulamayan fakat  
esastan incelemeyi zorunlu kılan ciddi problemler ortaya çıkardığı kanaatindedir. Sonuç  
olarak, başvurunun bu kısmı, AİHS’nin 35 § 3 maddesindeki anlamıyla açıkça dayanaktan  
yoksun olarak ilan edilemez. Başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmamaktadır.  
B. Esas Hakkında  
Başvuran kendisini gözaltında tutan polis memurları tarafından kötü muameleye maruz  
bırakılarak, giysilerinin çıkartıldığını, kendisine elektroşok uygulandığını, cop ve hortumla  
dövüldüğünü ve ölümle tehdit edildiğini iddia etmektedir. Başvuran iddialarını, gözaltında  
bulunduğu sırada düzenlenen sağlık raporlarını göstererek desteklemektedir.  
Hükümet kötü muamele iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmekte ve  
başvuranın vücudundaki gözle görülebilir izlerin, kendine zarar vermek için hücresinde  
pantolon düğmelerini ve fermuarını kullanarak uyguladığı şiddetten kaynaklandığını beyan  
etmiş olduğu 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağına işaret etmektedir.  
Başvuran bu sava karşı çıkmakta 17 Mart 1997 tarihli ifade tutanağını, kendisini gözaltında  
tutan polis memurlarının zorlaması altında imzaladığını ileri sürmektedir.  
AİHM, bir kimsenin gözaltındayken, tamamen polis memurlarının denetimi altında olduğu  
halde yaralanması durumunda, bu süre içinde meydana gelen her türlü yaralanmanın güçlü  
maddi karinelere yol açtığını hatırlatır (Salman-Türkiye [GC], no: 21986/93, § 100, CEDH  
2000-VII). Dolayısıyla Hükümet sözkonusu yaralanmaların nedeni hakkında makul bir  
açıklama sağlamalı ve başvuranın iddiaları, özellikle de sağlık raporları hakkında şüphe  
uyandıracak olayları tespit eden kanıtlar üretmelidir (Bkz., diğerleri arasında, Tekin-Türkiye, 9  
Haziran 1998, Derleme Hükümler ve Kararlar 1998-IV, ss. 1517-1518, §§ 52-53, Labita-  
İtalya [GC], no 26772/95, § 120, CEDH 2000-IV, Selmouni- Fransa [GC], no 25803/94, § 87,  
CEDH 1999-V, Berktay -Türkiye, no 22493/93, § 167, 1 Mart 2001, Altay -Türkiye, no  
22279/93, § 50, 22 Mayıs 2001, et Esen -Türkiye, no 29484/95, § 25, 22 Temmuz 2003).  
AİHM başvuranın özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hemen başlangıcında önce 12 Mart  
1997 tarihinde saat 14:00 ve 23:45’te olmak üzere iki kez, ardından 14 Mart 1997 tarihinde  
saat 15:10’da sağlık kontrolünden geçtiğini ve bu tarihte düzenlenen sağlık raporlarının, ilgili  
kişinin vücudunda herhangi bir şiddet izine rastlanmadığını kaydettiğini hatırlatır. Buna  
karşılık 17 Mart 1997 tarihinde önce saat 9:25’te ardından saat 16:00’da yapılan muayeneler  
sonucunda düzenlenen raporlara göre başvuranın karın, sırt ve göğüs bölgesinde farklı  
büyüklük ve renkte birçok ekimotik lezyon ile başında ve alnında sıyrıklar tespit edilmiştir.  
AİHM, sağlık raporları arasındaki uyuşmazlığa Hükümet tarafından getirilen tek açıklamanın,  
başvuranın yaralanmalara kendisinin neden olduğunu beyan ettiği 17 Mart 1997 tarihli ve  
kendi imzasını taşıyan ifade tutanağı olduğunu not eder. Öte yandan AİHM, bu ifade  
tutanağının gözaltı süresinde düzenlendiğini ve özellikle gözaltından sorumlu polis memurları  
tarafından imzalandığını gözlemlemektedir. Avukat yardımından yararlanamadan polis  
memurlarının elinde tutulu bulunan başvuranın içinde bulunduğu hassas durum gözönüne  
alındığında ve ilgili kişinin Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne ilk çıkışında, sözkonusu ifade  
tutanağını baskı altında imzalamış olduğunu beyan ettiği dikkate alındığında, Hükümet  
tarafından ileri sürülen ifade tutanağı tek başına makul ve tatmin edici bir açıklama olarak  
kabul edilemez.  
Ayrıca AİHM, başvuranın ceketinin düğmelerini ve pantolonunun fermuarını kullanarak,  
vücudunun çeşitli bölgelerinde, özellikle de sırtında 2 cm eninde ve 10-15 cm boyunda  
lezyonlara nasıl sebebiyet verdiği sorusunu merak etmektedir. AİHM’ye göre böylesine ciddi  
boyuttaki yaralanmalara Hükümet kendisinden beklenen açıklamaları getirememiştir.  
AİHM, takdirine sunulan unsurların tümünü ve Hükümet tarafından makul bir açıklama  
getirilemeyişini dikkate alarak, mevcut davada, sağlık raporlarında saptanan izlerin,  
başvurana gözaltındayken uygulanan insanlık dışı, aşağılayıcı ve sorumluluğu Devlet’e ait  
olan muameleden kaynaklandığını tespit etmiştir.  
Dolayısıyla AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.  
II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLALİ HAKKINDA  
Başvuran kendisini yargılayan ve mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bünyesinde  
bir askeri hakim bulunmasından dolayı “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” tarafından adilce  
yargılanmadığı iddiasında bulunmaktadır. Başvuran aynı zamanda, gözaltında avukat  
yardımından yararlanmadığı, aleyhindeki tanıkları sorgulayamadığı ve lehte tanıkların Devlet  
Güvenlik Mahkemesi tarafından dinlenmediği gerekçesiyle, DGM önündeki ceza yargılama  
usul işlemlerinin hakkaniyete uygun olmadığından yakınmaktadır. Bu itibarla başvuran  
AİHS’nin 6 § 1 ve 3 c) ve d) maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.  
A. Kabuledilebilirlik Hakkında  
AİHM, içtihatlarından doğan kriterler ışığında (Bkz., Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998,  
Derleme Hükümler ve Kararlar 1998-VII) ve elindeki mevcut unsurların tümü gözönüne  
alındığında, AİHS’nin 6. maddesine dayanan şikayetlerin esastan incelenmesi gerektiği  
kanaatine varmıştır. AİHM sözkonusu şikayetlerde hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi ile  
karşılaşılmadığını tespit etmiştir.  
B. Esas Hakkında  
1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı Hakkında  
AİHM daha önce buna benzer şikayetlerin dile getirildiği birçok dava incelediğini ve bunların  
AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlali yönünde sonuçlandığını ortaya koymaktadır (Bkz. adıgeçen  
Özel, § § 33-34, ve adıgeçen Özdemir §§ 35-36).  
AİHM mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in davayı farklı şekilde sonuçlandıracak hiçbir  
tespit ve delil sunmadığı kanaatine varmıştır. AİHM, “ulusal güvenliğe” ilişkin suçlardan  
ötürü DGM’de yargılanan başvuranın, aralarında asker kökenli bir hakimin yer aldığı  
mahkeme önüne çıkma konusunda endişe duymasının anlaşılabilir olduğu kanısındadır.  
Dolayısıyla başvuran, DGM’nin davanın gerekçesine yabancı mülahazalar ışığında sebepsiz  
bir yargı kararı almasından haklı olarak kaygı duymaktadır. Bu nedenle başvuranın, bu yargı  
merciinin tarafsız ve bağımsız olmadığı yönündeki şüphelerinin dikkate alınması  
gerekmektedir (Incal –Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Derleme 1998-IV, s. 1573, § 72).  
AİHM, başvuranları yargılayıp mahkum eden İzmir DGM’nin AİHS’nin 6 § 1 maddesinde  
yer alan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımadığı sonucuna varmıştır.  
2. Cezai Yargılama Usullerinin Adilliği Hakkında  
AİHM, daha önceki benzer davalarda da dile getirildiği üzere, tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan  
yoksun bir mahkemenin, hiçbir surette, yargı yetkisi altındaki kişilere adil bir yargılama  
süreci temin edebileceğinin varsayılamayacağını hatırlatır.  
Başvuranın, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde görülmesi hakkının ihlal  
edildiği tespiti ışığında, AİHM, diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığı kanaatine  
varmıştır (Bkz. diğerleri arasında adıgeçen Çıraklar kararı, §§ 44-45).  
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS’nin 41. maddesinde belirtilen unsurlar.  
A. Maddi ve Manevi Tazminat  
Başvuran hapsedilmesinden kaynaklanan mesleki gelir kaybına tekabül eden 20.000 (yirmi  
bin) Euro değerinde bir maddi zarara uğradığını iddia etmektedir.  
Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
İddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak AİHM, şayet AİHS ihlal edilmemiş olsaydı DGM  
önündeki cezai yargılama sürecinin sonucunun ne olacağına dair spekülasyon  
yapılamayacağını belirterek, başvurana bu yönde bir tazminat ödenmesine gerek olmadığına  
karar vermiştir (Bkz, Findlay-Birleşik Krallık kararı, 25 Şubat 1997, Derleme 1997-I, s.284,  
§ 85).  
Manevi tazminat hususunda ise AİHM, başvuran hakkında DGM tarafından verilen  
mahkumiyet kararına ilişkin olarak bir ihlalin varlığının saptanmasının, iddia edilen manevi  
zarar için başlı başına adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir (Bkz., adıgeçen Çıraklar, s. 3074,  
§ 49). Diğer yandan AİHM, başvuranın gözaltında maruz kaldığı kötü muameleler nedeniyle  
manevi zarara uğradığını hatırlatarak, AİHS’nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun  
olarak başvurana 9.000 (dokuzbin) Euro manevi tazminat verilmesinin uygun olduğuna  
kanaat getirmiştir.  
AİHM bir başvuran hakkında verilen mahkumiyet kararının, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine  
göre tarafsız ve bağımsız olmayan bir mahkeme tarafından verildiği sonucuna vardığında,  
prensip olarak en uygun tazminin, başvuranın gecikmeksizin tarafsız ve bağımsız bir  
mahkeme tarafından yeniden yargılanması olacağı kanaatine varmıştır (Gençel-Türkiye, no:  
53431/99, § 27, 23 Ekim 2003).  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuran, AİHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptığı masraf ve harcamalar için 5.000  
(beşbin) Euro tazminat talebinde bulunmaktadır.  
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.  
AİHM, mevcut unsurları ve bu konudaki içtihadı dikkate alarak, tüm masraflar için başvurana  
3.000 (üçbin) Euro ödenmesinin makul olacağına ve ödeme yapılırken bu meblağdan Avrupa  
Konseyi tarafından sağlanan 685 (altıyüzotuz) Euro tutarındaki adli yardımın düşürülmesine  
karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3 'lük bir faiz  
oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1.  
2.  
3.  
Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğinden  
yoksun olması nedeniyle AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;  
4.  
5.  
6.  
AİHS’nin 6. maddesine dayanan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek  
görülmediğine;  
AİHS’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği tespitinin iddia edilen manevi zarar için başlı  
başına yeterli bir adil tazmin sağladığına;  
a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
Savunmacı Hükümet’in başvurana ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL.’ye  
çevrilmek üzere,  
i. manevi tazminat için 9.000 (dokuzbin) Euro ödemesine,  
ii. Avrupa Konseyi tarafından verilen 685 (altıyüzseksenbeş) Euro tutarındaki adli  
yardım düşüldükten sonra masraf ve harcamalar için 3,000 (üçbin) Euro  
ödemesine;  
iii. KDV, pul, harç ve masrafların yukarıdaki miktarlara yansıtılabilmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar,  
Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan  
fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;  
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine  
uygun olarak 3 Şubat 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.