CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
BOZCAADA KİMİSİS TEODOKU RUM ORTODOKS KİLİSESİ VAKFI - TÜRKİYE  
(no:2) DAVASI  
(Başvuru no:37646/03, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve  
38000/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
6 Ekim 2009  
İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (37646/03, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37996/03,  
37998/03, 37999/03 ve 38000/03) numaralı başvurunun nedeni Bozcaada Kimisis Teodoku  
Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’nın (başvuran) 15 Ekim 2003 (37992/03, 37993/03, 37996/03,  
37998/03, 37999/03, 38000/03) ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde (37646/03, 37665/03) Temel  
İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin  
(AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurulardır.  
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından  
A. Sakmar tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOŞULLARI  
Başvuran, Türk yasalarına uygun olarak kurulmuş ve Çanakkale’de kain bir vakıftır. Vakfın iç  
tüzüğü Lozan Antlaşması’nın dini azınlık vakıflarıyla ilgili hükümlerine uygundur.  
Vakıf, bağış ve miras yoluyla çok sayıda taşınmaz mal edindiğini ileri sürmektedir. Bununla  
birlikte, çok uzun zamandır malik olmasına rağmen söz konusu taşınmazlar tapu sicilinde  
adına kaydedilmemiştir. Gerçekten de, 1991 ve 1992 yıllarında gerçekleştirilen kadastro  
çalışmalarında, başvuran vakfın mal varlığını 2762 sayılı vakıflar yasasında öngörülen süre  
içerisinde beyan etmediği için tapu kayıt defterlerinde mülk sahiplerinin adlarının yazıldığı  
bölüm boş bırakılmıştır. Her ne kadar bilirkişi ve tanıklar ilgili vakfın gerçekten bu  
taşınmazların sahibi olduğunu doğrulasa da, söz konusu mülklere ait kadastro tutanaklarında,  
ihtilaflı gayrimenkullerle ilgili başvuran adına kayıtlı hiçbir tapu senedinin bulunmadığı  
belirtilmiştir.  
Başvuran, otuz günlük yasal süre içerisinde itiraz etmediği için, kadastro planları yayınlanmış  
ve kesinlik kazanmıştır.  
Vakıflar Genel Müdürlüğü, 27 Kasım 2000 tarihli yazısında başvurana yetkili mahkemelerde  
dava açarak söz konusu gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesini tavsiye etmiştir.  
Daha sonra başvuran, her bir gayrimenkulün ayrı ayrı tapu siciline kaydedilmesi talebiyle  
Bozcaada Kadastro Mahkemesi önünde (« Mahkeme ») dava açmıştır.  
A. Bozcaada Rum mezarlığı ile ilgili başvuru no 37646/03  
Vakıf, Bozcaada Rum Mezarlığına uzun yıllardan beri sahip olduğunu ve kullandığını beyan  
etmektedir. Sözkonusu alan 2 747,69 m² yüzölçümüne sahiptir.  
30 Temmuz 2001 tarihinde başvuran, Bozcaada Kadastro Mahkemesine (« mahkeme »)  
başvurarak sözkonusu arazinin tapu siciline kendi adına kaydedilmesini talep etmiştir.  
1
Mahkeme, kendisine verilen yargılama görevi çerçevesinde bir tarım uzmanı raporu isteyerek,  
yerel ve teknik bilirkişiler ile diğer tanıkları dinlemiştir. Mahkeme, kadastro planlarını ve söz  
konusu mülklere ait kadastro ve vergi kayıtlarını toplamıştır.  
Mahkeme, 8 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararda, başvuranın talebini haklı bulmuş ve Lozan  
Antlaşmasının 42/3. maddesine paralel olarak dini cemaatlere ait mezarlıklara bir istisna  
tanıyan 3998 sayılı mezarlıkların korunması hakkında kanununun 1. maddesi uyarınca söz  
konusu mülkün başvuran adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir. Mahkeme ilk  
önce, tüzel kişiliği olan vakfın gayrimenkul edinme kapasitesine haiz olduğunu tespit etmiştir.  
Daha sonra mahkeme, yerel bilirkişilerin de doğruladığı gibi, sözkonusu arazinin vakıf  
tarafından mezarlık olarak kullanıldığını ve bu mülkün M.Itarafından vakfa miras  
bırakıldığını belirtmiştir. Öte yandan, inşaat uzmanı bilirkişi, eski mezarların inşasının 1870  
ve 1884 yıllarına dayandığını ve Rumlara ait olduğunu, yine aynı yerde kemikleri bir araya  
toplamaya yarayan taştan inşa edilmiş bir yapının bulunduğunu kaydetmiştir. Ayrıca, Vakıflar  
Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen belgelere göre, vakıf, 1964 yılından itibaren söz  
konusu mülkleri kendi mal varlığı içerisinde beyan etmiştir. Mahkeme, vakıfların aynı gerçek  
kişiler gibi iktisabi zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinebileceğini bildirmiştir.  
Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine Yargıtay, 18 Nisan 2002 tarihli kararlarıyla ilk derece  
mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın, mal varlığı beyanını 2762 sayılı  
yasada öngörüldüğü gibi yapmadığını ve gerçek kişilerin aksine vakıfların iktisabi  
zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinemeyeceğini bildirmiştir. Diğer taraftan Yargıtay,  
Kadastro Kanunu’nun 16/A maddesine atıfta bulunarak, mezarlıkların mülkiyetinin tapu  
siciline belediyeler adına kaydedilmesi gerektiğini kaydetmiştir. Başvuranların karar düzeltme  
talepleri 8 Temmuz 2002 tarihinde reddedilmiştir.  
Mahkeme, 16 Eylül 2002 tarihinde itirazın geri çevrilmesine ve Yargıtay kararının  
onanmasına hükmederek başvuranın talebini reddetmiş ve sözkonusu mülkün tapu sicilinde  
Bozcaada belediyesi adına kaydedilmesine hükmetmiştir. Başvurana 30 Mayıs 2003 tarihinde  
tebliğ edilen 12 Mayıs 2003 tarihli kararda, başvuranın karar düzeltme itirazı reddedilmiştir.  
B. Başvuru no 37665/03  
Vakıf, 9 664,12 m² (parsel no 177-8) yüzölçümüne sahip bir araziyi miras yoluyla edindiğini  
savunmaktadır.  
6 Temmuz 2001 tarihinde başvuran, Bozcaada Kadastro Mahkemesine (« mahkeme »)  
başvurarak sözkonusu arazinin tapu siciline kendi adına kaydedilmesini talep etmiştir.  
Mahkeme, kendisine verilen yargılama görevi çerçevesinde bir tarım uzmanı raporu isteyerek,  
yerel ve teknik bilirkişiler ile diğer tanıkları dinlemiştir. Mahkeme, kadastro planlarını ve söz  
konusu mülklere ait kadastro ve vergi kayıtlarını toplamıştır.  
Mahkeme, 8 Ekim 2001 tarihinde verdiği kararda, başvuranın talebini haklı bulmuş, 3402 sayı  
ve 3 Temmuz 1987 tarihli kadastro yasasının 14. maddesi uyarınca söz konusu mülklerin  
başvuran adına tapu siciline kaydedilmesine hükmetmiştir. Mahkeme ilk önce, tüzel kişiliği  
olan vakfın gayrimenkul edinme kapasitesine haiz olduğunu tespit etmiştir. Daha sonra  
mahkeme, yerel bilirkişilerin de doğruladığı gibi, iddia edilen mülkiyet hakkının somut  
belgelere dayandığını ve ayrıca ilgili vakfın elinde söz konusu mülklere ait vergi ödeme  
2
makbuzları bulunduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, arazilerle ilgili olarak sunulan belgelere  
dayanarak, vakfın mülkiyet hakkını kullanarak arazileri üçüncü şahıslara kiraya verdiğini  
tespit etmiştir. Ayrıca, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gönderilen belgelere göre, vakıf,  
1964 yılından itibaren söz konusu mülkleri kendi mal varlığı içerisinde beyan etmiştir. Aynı  
şekilde, 1971 yılında Arazi Dağıtım Komisyonu tarafından düzenlenen tutanak yine söz  
konusu zilyetliği kanıtlamaktadır. Mahkeme, vakıfların aynı gerçek kişiler gibi iktisabi  
zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinebileceğini bildirmiştir.  
Devlet Hazinesi’nin itirazı üzerine Yargıtay, 29 Nisan 2002 tarihli kararıyla ilk derece  
mahkemesinin kararlarını bozmuştur. Yargıtay, başvuranın, mal varlığı beyanını 2762 sayılı  
yasada öngörüldüğü gibi yapmadığını ve gerçek kişilerin aksine vakıfların iktisabi  
zamanaşımı yoluyla gayrimenkul edinemeyeceğini bildirmiştir.  
9 Ağustos 2002 tarihinde 2762 sayılı yasaya değişiklik getiren 4771 sayılı yasa yürürlüğe  
girmiştir. Bu yeni yasa vakıflara, hangi şekilde olursa olsun, mülkiyetleri kendilerine ait  
olduğu kanıtlanmış gayrimenkullerin tapu siciline kaydedilmesini talep etme imkânı  
vermiştir.  
Kadastro Mahkemesi 16 Eylül 2002 tarihinde verdiği kararla, itirazın geri çevrilmesine ve  
Yargıtay kararının onanmasına hükmederek, başvuranın taleplerini reddetmiş ve ihtilaflı  
mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar vermiştir. Mahkeme,  
karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk  
edinmek için tapu senedinin olması gerektiği yönünde verdiği 8 Mayıs 2002 tarihli kararı  
göstermiştir. Oysa, daha önceki 8 Mayıs 1974 tarihli kararında Yargıtay, azınlık vakıfları  
tarafından 1936 yılında yapılan mal beyanlarının vakıf tüzüğüne eşdeğer vakıfname olarak  
kabul edilmesi gerektiği yönünde karar vermiştir. Beyanlarında açık bir koşul olmaması  
nedeniyle bu vakıflar söz konusu belgede belirtilen gayrimenkullerden başka taşınmaz mülk  
edinemezler. Dolayısıyla, bu tür vakıflar gerçek sahibiymiş gibi mülkiyet hakkı  
kullandıklarını öne süremezler. Başvuranın mal beyanını gerçekten bu konuyu düzenleyen  
yasada öngörülen şekil ve süreye uygun olarak sunduğuna dair herhangi bir kanıt  
bulunmadığından, mahkeme, vakfın söz konusu mülklerin sahibi olamayacağına  
hükmetmiştir.  
6 Şubat 2003 tarihinde aldığı kararla Yargıtay, başvuran tarafından yapılan itirazları  
reddetmiş ve böylece ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, aynı şekilde, 12  
Mayıs 2003 tarihli kararıyla, başvuranın karar düzeltme itirazını reddetmiştir.  
C. Başvurular no 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03  
Vakıf, bağış ve miras yoluyla çok sayıda taşınmaz mal edindiklerini ileri sürmektedir. 2001 ve  
2002 yıllarında başvuran, her bir gayrimenkulün ayrı ayrı tapu siciline kaydedilmesi talebiyle  
Bozcaada Kadastro Mahkemesi önünde (« Mahkeme ») dava açmıştır.  
1. Başvurular no 37992/03 (parsel no 238-3) ve no 37993/03 (parsel no 238 – 12)  
Dosyadaki unsurlardan anlaşıldığına göre, 37992/03 nolu başvurunun (parsel no 238-3)  
konusunu oluşturan taşınmaz, toplam 93,90 m² yüzölçümüne sahiptir. Sözkonusu taşınmaz  
bugün harabe halindedir. Daha önce, başvuranın sunduğu kira kontratından da anlaşıldığı  
gibi, başvuran sözkonusu taşınmazı üçüncü şahıslara kiraya vermiştir. Başvuran, bu mülke ait  
emlak vergisini düzenli bir şekilde ödemiştir. Mahkeme önünde görülen dava çerçevesinde  
3
dinlenen tanıklar ve yerel bilirkişiler, başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde  
sahibi olduğunu doğrulamışlardır.  
Dosyadaki unsurlardan anlaşıldığına göre, 37993/03 nolu başvurunun (parsel no 238–12)  
konusunu oluşturan iki katlı taşınmaz ise toplam 20,80 m² yüzölçümüne sahiptir. Sözkonusu  
taşınmaz pansiyon olarak kullanılıyordu. Başvuran, kiraya verdiği bu mülke ait emlak  
vergisini düzenli bir şekilde ödemiştir. Başvuran tarafından sunulan kira sözleşmeleri bu  
kiralama işlemlerini doğrulamaktadır. Mahkeme önünde görülen dava çerçevesinde dinlenen  
tanıklar ve yerel bilirkişiler, başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi  
olduğunu doğrulamışlardır.  
Kadastro Mahkemesi 17 Haziran 2002 tarihinde verdiği kararla, iktisap yoluyla mülkün  
tapusunu elde etme koşulları oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın kendi adına kayıt talebini  
reddetmiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar  
vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun iktisabi  
zamanaşımı yoluyla mülk edinmek için tapu senedinin olması gerektiği yönünde verdiği 8  
Mayıs 2002 tarihli kararı göstermiş ve azınlık vakıfları tarafından 1936 yılında yapılan mal  
beyanlarında sözkonusu mülkü belirtmediği için bu mülklerin sahibi sayılamayacağı sonucuna  
varmıştır. Diğer taraftan mahkeme, başvuranın sözkonusu mülkü kesintisiz bir şekilde elinde  
bulundurduğu iddiasını destekleyen yeterli kanıt belgesi sunamadığını kaydetmiştir.  
12 Aralık 2002 tarihli aldığı iki kararda Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararlarını  
onamıştır. Benzer şekilde, başvuranın karar düzeltme talepleri 31 Mart 2003 tarihinde  
reddedilmiştir. Bu son kararlar başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.  
2. Başvurular no 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03  
Başvuru no 37996/03, küçük kilise olarak kullanılan (parsel no 232-24) 43,52 m² yüzölçümüne  
sahip bir taşınmazla ilgilidir. Mahkeme önünde görülen dava kapsamında dinlenen tanıklar,  
başvuranın sözkonusu mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu ve buranın küçük kilise  
olarak kullanıldığını doğrulamışlardır. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın  
emlak vergisini ödemiştir.  
Başvuru no 37998/03’ün konusu ise, başka bir küçük kiliseyle (parsel no 259-20) bitişik olan  
139,51 m² yüzölçümüne sahip bir arazidir. Mahkeme önünde görülen dava kapsamında  
dinlenen tanıklar, başvuranın sözkonusu mülkün de kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu  
doğrulamışlardır. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın emlak vergisini  
ödemiştir.  
Başvuru no 37999/03’ün konusuna gelince, eskiden manastır (parsel no 289-2) olarak  
kullanılmış 181,72 m² yüzölçümüne sahip harabe halindeki bir taşınmazdır. Mahkeme önünde  
görülen dava kapsamında dinlenen tarım uzmanı, bu taşınmazın arsa tabanının uzun yıllardır  
ekilmediğini doğrulamıştır. Tanıklar ise taşınmazın harabe haline gelmeden önce küçük kilise  
olarak kullanıldığını beyan etmişlerdir. Başvuran düzenli bir şekilde sözkonusu taşınmazın  
emlak vergisini ödemiştir.  
Son olarak, başvuru no 38000/03, Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesinin rahipleri  
tarafından depo olarak kullanılan 82,70 m² yüzölçümüne sahip bir taşınmazla ilgilidir (parsel  
no 259-18). Mahkeme önünde görülen dava kapsamında dinlenen ve başvuranın sözkonusu  
mülkün kesintisiz bir şekilde sahibi olduğunu doğrulayan tanıklara göre, sözkonusu taşınmaz  
4
halen adı geçen kilise tarafından depo olarak kullanılmaktadır. Başvuran düzenli bir şekilde  
sözkonusu taşınmazın emlak vergisini ödemiştir.  
Kadastro Mahkemesi 30 Temmuz 2001 tarihinde verdiği dört kararda, iktisap yoluyla mülkün  
tapusunu elde etme koşulları oluşmadığı gerekçesiyle başvuranın kendi adına kayıt talebini  
reddetmiş ve ihtilaflı mülklerin Devlet Hazinesi adına tapu siciline kaydedilmesine karar  
vermiştir. Mahkeme, karar gerekçesi olarak ilk önce Yargıtay Genel Kurulu’nun verdiği 8  
Mayıs 2002 tarihli karara atıfta bulunmuş ve azınlık vakıfları tarafından 1936 yılında yapılan  
mal beyanlarında sözkonusu mülkü belirtilmediği için bu mülklerin sahibi sayılamayacağı  
sonucuna varmıştır. Diğer taraftan mahkeme, başvuranın sözkonusu mülkü gerçekten  
kesintisiz bir şekilde elinde bulundurduğu varsayılsa bile, vakıf olarak, bir taşınmazın iktisabi  
zamanaşımı yoluyla tapu senedini elde edemeyeceğini kaydetmiştir.  
26 ve 27 Aralık 2002 tarihlerinde aldığı dört kararda Yargıtay, ilk derece mahkemesinin  
kararlarını onamıştır. Aynı şekilde başvuranın karar düzeltme talebi de 31 Mart 2003 tarihinde  
reddedilmiştir. Bu son kararlar başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.  
HUKUK  
I. DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ  
Dava dilekçelerinin olgu ve esas itibariyle benzer olmaları dolayısıyla AİHM, davaların  
birleştirilmesine ve tek bir dava halinde incelenmesine karar vermiştir.  
II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN  
Hükümet, başvuranın 4771 ve 4778 sayılı yasaların benimsenmesinden sonra Danıştay’a  
yaptığı iptal başvurusunun yargılanması henüz sonuçlanmadığından AİHS’nin 35. maddesinin  
1. paragrafında öngörülen iç hukuk yollarının tamamen tüketilmesi ilkesinin yerine  
getirilmediğini ileri sürmektedir.  
Diğer taraftan Hükümet, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03  
nolu başvuruların AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında yeralan altı aylık süre hükmüne  
uyulmadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğunu savunmaktadır. Gerçekten de, Hükümet  
ulusal mahkemelerin kesin kararlarını 31 Mart 2003 tarihinde verdiklerini ve ilk derece  
mahkemesi kalemine 11 Nisan 2003 tarihinde intikal ettirildiğini  
gözlemlemektedir.  
Hükümet, bu nedenle başvuruların ancak 15 Ekim 2003 tarihinde yani ulusal mahkemelerin  
verdiği kesin kararlardan altı aydan fazla bir süre sonra sunulduğunu kaydetmektedir.  
Başvuran, hükümetin bu savına itiraz etmekte ve 4771 ve 4778 sayılı yasaların  
benimsenmesinden sonra yapılan başvurunun, söz konusu gayrimenkullerin tapusunu almaya  
değil, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün verdiği kararın iptal edilmesine yönelik olması  
nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında bir itiraz yolu olmadığını ileri  
sürmektedir.  
Altı aylık süreye uyma konusunda başvuran, Yargıtay’ın 31 Mart 2003 tarihinde verdiği  
kararın kendisine ancak 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edildiğini ileri sürmektedir.  
5
Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine yönelik iddialarıyla ilgili olarak AİHM, daha  
önce Türkiye aleyhine Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı (no 37639/03,  
37655/03, 26736/04 ve 42670/04, prg. 33, 3 Mart 2009) davasında Hükümetin buna benzer  
iddiasını ihtilaflı duruma doğrudan çözüm getirecek nitelikte olmadığı gerekçesiyle  
reddettiğini hatırlatmaktadır. Mevcut davada, AİHM, vardığı bu sonuçtan farklı düşünmeyi  
gerektirecek bir neden görememektedir. Bu itibarla, Hükümetin bu iddiasının reddedilmesi  
uygun olacaktır.  
AİHM, 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03 nolu başvuruların  
gecikmeli olarak sunulduğu iddiasıyla ilgili olarak, Hükümetin, Yargıtay kararlarının  
başvurana 21 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edildiğine karşı çıkmadığını gözlemlemektedir. Bu  
nedenle AİHM, 15 Ekim 2003 tarihinde sunulan bu başvuruların son kesin kararların verildiği  
tarihlerden itibaren altı aylık süre dahilinde sunulduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla,  
Hükümetin bu ikinci iddiasının da reddedilmesi uygun olacaktır.  
Diğer taraftan AİHM, başvuruların AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça  
dayanaktan yoksun olmadığını ve aynı zamanda bu şikâyetlerin başka bir kabuledilemezlik  
gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, kabuledilebilir ilan edilmeleri uygun  
olacaktır.  
III. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuran, ulusal mahkemelerin taşınmazların kendi adına tapu siciline kaydedilmesini  
reddetmek suretiyle, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında mülkiyetin korunması  
hakkını ihlâl ettiklerini ileri sürmektedir.  
A. Tarafların savları  
Başvuran, söz konusu mülklerin tapu siciline kaydedilmesi için gerekli tüm yasal şartları  
yerine getirdiğini ileri sürmektedir. Başvurana göre, ulusal mahkemeler bu mülklerin yirmi  
yıldan fazla süredir aralıksız olarak vakfın zilyetliğinde bulunduğunu kabul ettiklerine göre,  
Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi gereğince mülkiyet hakkını kendilerine vermeleri  
gerekirdi. Mahkemeler, Yargıtayın 2762 sayılı yasayla ilgili 1974 yılında yaptığı yoruma  
dayanarak başvuranın bu talebini reddetmişlerdir, oysa ki, o tarihten bu güne vakıfların mülk  
edinme haklarına ilişkin yasalarda köklü değişiklikler yapılmıştır.  
Hükümet, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında  
« mülk » sahibi  
olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, davacı olma sıfatıyla başvuranın, kanıt sunma  
yükümlülüğünü yerine getiremediğini ve mülkiyet hakkını ispatlayamadığını iddia etmektedir.  
Hükümetin kanaatine göre, başvuran tarafından sunulan kanıt belgeleri bir zilyetlik veya  
mülkiyet hakkı oluşturmak için yeterli değildir. Hükümet, AİHM’nin içtihat ilkelerine atıfta  
bulunarak, başvuranın şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu, dolayısyla ilgili  
vakfın herhangi bir « dönen varlık» zilyetliğinden yararlanamayacağını ileri sürmektedir.  
Hükümet ayrıca, itiraz davalarının kendi lehine sonuçlanacağı yönünde başvuranın « meşru  
bir beklentisi » olamayacağını savunmaktadır.  
6
Hükümetin kanaatine göre, başvuranın iddiaları yasaların öngördüğü koşulları yerine  
getirmediği ve 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi de bir mülk edinme teminatı olmadığı için,  
ilgili vakfın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında bir « mülk » sahibi olamayacağına  
ve bu düzenleme çerçevesinde haklarının ihlâl edilmediğine hükmedilmesi gerekmektedir.  
B. AİHM’nin değerlendirmesi  
AİHM, başvuranın 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi tarafından güvence altına alınan bir  
‘mülk’ün sahibi olup olmadığı hakkında tarafların farklı görüşler sunduğunu tespit  
etmektedir. Dolayısıyla, AİHM’in başvuranın içerisinde bulunduğu hukuki durumun 1 Nolu  
Ek Protokolün 1. maddesinin uygulama alanına girip girmediğini belirlemesi gerekmektedir.  
AİHM, hiç kimsenin mevcut davada başvuranın ihtilaflı mülklerin tapu senetlerine sahip  
olmadıklarına itiraz etmediğini, ancak Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi  
Vakfı (kararın ilgili bölümü, prg. 1-42) kararından çıkan ilkeler ışığında kendisine incelenmek  
üzere sunulan her davada, bütünüyle ele alınan şartların, başvurana 1 Nolu Ek Protokolün 1.  
maddesi tarafından koruma altına alınan bir maddi menfaat sağlayıp sağlamadığını  
belirlemesi gerektiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda AİHM, aşağıdaki hukuki unsur ve  
olguları dikkate alacaktır.  
1. Başvurular no 37646/03 ve no 37665/03  
Bozcaada Rum Ortodoks Mezarlığı ile ilgili davayı (başvuru no 37646/03) ilk dereceden  
inceleyen Kadastro Mahkemesi, zilyetlik yoluyla mülk edinme şartlarının oluştuğu sonucuna  
varmış ve sözkonusu mülkün tapu siciline başvuran adına kaydedilmesine hükmetmiştir.  
Mahkeme, bu hükmü verirken bir taraftan başvuranın malik sıfatının varlığını kabul etmiş ve  
diğer taraftan dini azınlıklara ait mezarlıkların özel bir statüye sahip oldukları hükmünü  
getiren 9 Haziran 1994 tarih ve 3998 sayılı mezarlıkların korunması hakkında kanunun 1.  
maddesini uygulamıştır.  
Başvuru no 37665/03’ün konusunu oluşturan arazi için de durum aynıdır. Kadastro  
Mahkemesi, 8 Ekim 2001 tarihli kararında başvuranın malik sıfatının varlığını kabul etmiştir.  
Bununla birlikte, Yargıtay, gerçek olguları – yani başvuranın malik sıfatını – sorgulamadan  
hukuki unsurları farklı yorumlamak suretiyle ilk derece mahkemesinin kararlarını bozmuştur.  
Yargıtay, başvuranın, tüzel kişi olarak, iktisabi zamanaşımı yoluyla bir mülkün sahibi  
olamayacağını, zira 2762 sayılı kanunda öngörülen mal beyanını sunmadığını kaydetmiştir.  
Daha sonra, Kadastro Mahkemesi 16 Eylül 2002 tarihinde verdiği kararlarda, Yargıtay ile  
aynı muhakemeyi yaparak, adı geçen vakfın 2762 sayılı kanunda öngörülen mal beyanını  
yapmadığı için - 8 Mayıs 2002 tarihli içtihatta öngörülen koşul- sözkonusu mülklerin sahibi  
olamayacağına hükmetmiştir.  
AİHM, daha önce Türkiye aleyhine Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı  
davası ilgili bölümde buna benzer bir durumu karara bağladığını hatırlatmaktadır. AİHM’nin  
kanaatine göre, söz konusu gayrimenkulleri Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi anlamında  
yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak elinde bulundurmasına rağmen, ulusal  
mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına kaydedilmesini reddedeceği,  
başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi.  
7
AİHM, bu içtihadından farklı düşünmeyi gerektirecek bir neden görememektedir. AİHM,  
ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 Nolu Ek  
Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.  
Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.  
2. Başvurular no 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03  
Diğer taşınmaz mallarla ilgili olarak AİHM, daha önceki iki başvurunun aksine, Kadastro  
Mahkemesi’nin iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk edinme koşullarının başvuran için oluşup  
oluşmadığı sorusuna çözüm aramadığını, oysa ki başvuranın talebinin, tanıkların, yerel ve  
teknik bilirkişilerin beyanları, kira sözleşmeleri, emlak vergisi makbuzları ve tarafların  
sunduğu veya resen elde edilen ve aralarında sözkonusu mülke ait kadastro planları, vergi ve  
kadastro kayıtları gibi belgelerin bulunduğu çok sayıda kanıta dayandığını gözlemlemektedir.  
Öte yandan Hükümet, başvuranın mülklerin maliki olduğunu kanıtlayan bu belgelerin  
tutarlılığına itiraz etmemiştir.  
Kadastro Mahkemesi, Yargıtay’ın bu iki emsal kararında – yani 8 Mayıs 1974 ve 8 Mayıs  
2002 tarihli kararlarında– ortaya koyduğu içtihadına dayanarak, başvuranın, tüzel kişi olarak,  
iktisabi zamanaşımı yoluyla bir mülkün sahibi olamayacağını, zira 2762 sayılı kanunda  
öngörülen mal beyanını sunmadığını kaydetmiştir. Mahkeme böylece, 8 Mayıs 2002 tarihli  
Yargıtay içtihadında öngörülen koşul nedeniyle sözkonusu mülklerin iyeliğinin malik sıfatıyla  
icra edilemeyeceğine hükmetmiştir.  
Ayrıca AİHM’in gözlemlerine göre, Yargıtay tarafından dile getirilen içtihatlar, 9 Ağustos  
2002 tarihinde yürürlüğe giren ve « dini azınlık vakıfları, iç tüzüğü olsun ya da olmasın,  
taşınmaz varlık edinebilir veya sahip olabilirler (...) » şeklinde bir hüküm getiren 4771 sayılı  
yasanın 4. maddesinde açıkça sorgulanmıştır. Özellikle bu düzenleme, vakıflara, hangi yolla  
olursa olsun sahip oldukları kanıtlanmış taşınmazların tapu siciline kendi adlarına  
kaydedilmesini talep etme imkânı sunmaktadır. Bununla birlikte, dava dosyasına  
bakıldığında, başvuranın bu gelişmeden yararlanamadığı görülmektedir.  
Yukarıdaki unsurlar ışığında ve iddia edilen iyeliğin somut belgelere dayanması ve ilgili  
şahsın ayrıca kira sözleşmeleri ve mülklere ait emlak vergisi makbuzları gibi yalnızca  
Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi değil aynı zamanda 4771 sayılı yasanın 4. maddesi  
uyarınca sözkonusu mülklerin tapularını talep etmesini mümkün kılan unsurları sunması  
dolayısıyla, AİHM, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı kararındaki ilgili  
bölümün aksine, kadastro mahkemesinin ulusal yargılamanın hiçbir aşamasında zilyetlik  
yoluyla mülk sahibi olma şartlarının oluştuğu sonucuna varmamasına rağmen, daha önceki  
içtihadından farklı düşünmesini gerektirecek bir neden görememektedir.  
Bu nedenle AİHM’in edindiği kanaate göre, söz konusu gayrimenkulleri Kadastro  
Kanunu’nun 14. maddesi anlamında yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak elinde  
bulundurmasına rağmen, ulusal mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına  
kaydedilmesini reddedeceği, başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi. Dolayısıyla  
AİHM, ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve 1 Nolu Ek  
Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.  
Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.  
8
IV. İDDİA EDİLEN DİĞER MADDE İHLÂLLERİ HAKKINDA  
Başvuran, AİHS’nin 9. maddesine atıfta bulunarak, ibadet hakkının çiğnendiğini ve ayrıca  
AİHS’nin 6. maddesi kapsamında davasının ulusal mahkemeler tarafından adil olarak  
dinlenmediğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, iç hukukta AİHS’nin 13. maddesi  
anlamında etkili bir itiraz yolundan yararlanamadığını ileri sürmektedir. Son olarak başvuran,  
1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak AİHS’nin 14. maddesine atıfta  
bulunarak, taleplerinin reddedilmesi suretiyle diğer vakıflara kıyasla bir ayrımcılığa maruz  
bırakıldıklarını iddia etmektedir.  
AİHM, 1 Nolu Ek Protokolün 1.maddesiyle ilgili tespitler bakımından bu şikâyetlerin  
kabuledilebilir olduğu, buna karşın diğer hükümlerin ihlâl edilip edilmediğinin incelenmesine  
gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı, ilgili  
bölüm, prg. 62).  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Başvuran esas olarak mağduriyetinin telafi edilmesi için en uygun yöntemin ihtilaf konusu  
taşınmazların tamamının Hükümet tarafından kendisine geri verilmesi olacağını  
savunmaktadır. Başvuran özellikle, özellikleri göz önüne alındığında, manastır, kilise ve  
mezarlık olarak kullanılan taşınmazların iadesinin tek çözüm yolu olduğunu iddia etmektedir.  
Hükümet’in sözkonusu taşınmazları iade etmemesi durumunda, başvuran, 218.218,397 Euro  
talep etmektedir. Bu meblağın 176.858,23 Euro’su adli bilirkişilerce sözkonusu taşınmazların  
satış değeri için belirlenen rakam olup 41.360,167 Euro kullanım kaybından kaynaklanan  
zarara karşılık gelmektedir. Başvuran, ayrıca 1 Euro manevi tazminat talep etmektedir.  
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.  
AİHM, ihlali tespit eden bir karar uyarınca Savunmacı Devletin ihlali sona erdirmesi ve  
ortaya çıkan sonuçları mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma geri döndürecek biçimde  
telafi etmesi gerektiğini anımsatmaktadır (Bkz. Iatridis-Yunanistan kararı (adil tatmin) no:  
31107/96). Yukarıda geçen görüşler göz önüne alındığında, AİHM, işbu kararda, tespit edilen  
ihlalin niteliğinin, restitutio in integrum ilkesinden hareket etme imkanı sunduğu  
kanaatindedir.  
Bu bağlamda, AİHM, taşınmazların tapu sicilinde başvuran adına mümkün olan en kısa  
zamanda tescil edilmesinin başvuranı Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği  
önceki duruma eşdeğer bir konuma getireceğine itibar etmektedir.  
Özellikle, 37646/03 (Bozcaada Rum Mezarlığı), 37996/03 (kilise) ve 37999/03 (eski  
manastır) numaralı başvurulara konu olan taşınmazların istisnai özellikleri göz önüne  
alındığında, AİHM, sözkonusu taşınmazların iadesinin ve başvuran adına yeniden tescil  
edilmesinin, ihlalin telafisi için tek uygun yol olduğu kanaatindedir (bkz, mutatis, mutandis,  
Vontas ve diğerleri-Yunanistan, başvuru no: 43588/06, 5 Şubat 2009).  
AİHM, 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37998/03 ve 38000/03 numaralı başvurulara konu  
olan taşınmazların, mevcut kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde başvuran adına  
tescilin yapılmaması durumunda Savunmacı Devlet’in başvuranın malına el konmasından  
9
itibaren geçerli tazminat ve kullanım kaybına karşılık olarak taşınmazların güncel değerini  
ödemesine hükmetmektedir. AİHM tazminat miktarını tespit ederken başvuran tarafından  
sunulan adli bilirkişi incelemeleri sonuçlarının tespit edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM,  
ilgili dönemdeki ve halihazırdaki döviz kurlarını dikkate almak suretiyle, sözkonusu tescilin  
yapılmaması halinde Hükümetin başvurana uğradığı tüm zararın karşılığında 173.000 Euro  
ödenmesi gerektiği kanaatindedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran ulusal mahkemeler ve AİHM nezdinde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri  
için 49.435,79 Euro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda yirmi dörtten fazla taşınmazın  
birçok yargılama konusunu teşkil etmesine ilişkin çok sayıda kanıtlayıcı belgeyi sunmaktadır.  
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.  
AİHM bu başvurunun başvuranın açmış olduğu davaların tamamını kapsamadığını  
gözlemlemektedir. AİHM, sonuç olarak başvurana, yargılama masraf ve giderleri için 5.000  
Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.  
C. Gecikme faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE  
1. Başvuruların birleştirilmesine;  
2. Başvuruların kabuledilebilir olduğuna;  
3. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AİHS’nin 6., 9. ve 13. maddeleri kapsamında yapılan şikayetler ile Ek 1 No’lu Protokol’ün  
1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14. maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrıca  
incelenmesine gerek olmadığına;  
5. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde  
Savunmacı Devlet tarafından ihtilaf konusu taşınmazların tamamının tapu sicilde başvuran  
adına tescil edilmesine;  
b) 37665/03, 37992/03, 37993/03, 37998/03 ve 38000/03 numaralı başvurulara konu olan  
taşınmazların Savunmacı Devlet tarafından başvuran adına tescili yapılmaması durumunda,  
aynı üç aylık sürede, tüm zararlar için, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf  
tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından başvurana 173.000 (yüz yetmiş üç bin) Euro tazminat ödenmesine;  
c) aynı üç aylık sürede, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme  
tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından  
başvurana 5.000 (beş bin) Euro yargılama masraf ve gideri ödenmesine;  
d) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç  
10  
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 06 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
11