AİHM, bu içtihadından farklı düşünmeyi gerektirecek bir neden görememektedir. AİHM,
ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 Nolu Ek
Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.
Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.
2. Başvurular no 37992/03, 37993/03, 37996/03, 37998/03, 37999/03 ve 38000/03
Diğer taşınmaz mallarla ilgili olarak AİHM, daha önceki iki başvurunun aksine, Kadastro
Mahkemesi’nin iktisabi zamanaşımı yoluyla mülk edinme koşullarının başvuran için oluşup
oluşmadığı sorusuna çözüm aramadığını, oysa ki başvuranın talebinin, tanıkların, yerel ve
teknik bilirkişilerin beyanları, kira sözleşmeleri, emlak vergisi makbuzları ve tarafların
sunduğu veya resen elde edilen ve aralarında sözkonusu mülke ait kadastro planları, vergi ve
kadastro kayıtları gibi belgelerin bulunduğu çok sayıda kanıta dayandığını gözlemlemektedir.
Öte yandan Hükümet, başvuranın mülklerin maliki olduğunu kanıtlayan bu belgelerin
tutarlılığına itiraz etmemiştir.
Kadastro Mahkemesi, Yargıtay’ın bu iki emsal kararında – yani 8 Mayıs 1974 ve 8 Mayıs
2002 tarihli kararlarında– ortaya koyduğu içtihadına dayanarak, başvuranın, tüzel kişi olarak,
iktisabi zamanaşımı yoluyla bir mülkün sahibi olamayacağını, zira 2762 sayılı kanunda
öngörülen mal beyanını sunmadığını kaydetmiştir. Mahkeme böylece, 8 Mayıs 2002 tarihli
Yargıtay içtihadında öngörülen koşul nedeniyle sözkonusu mülklerin iyeliğinin malik sıfatıyla
icra edilemeyeceğine hükmetmiştir.
Ayrıca AİHM’in gözlemlerine göre, Yargıtay tarafından dile getirilen içtihatlar, 9 Ağustos
2002 tarihinde yürürlüğe giren ve « dini azınlık vakıfları, iç tüzüğü olsun ya da olmasın,
taşınmaz varlık edinebilir veya sahip olabilirler (...) » şeklinde bir hüküm getiren 4771 sayılı
yasanın 4. maddesinde açıkça sorgulanmıştır. Özellikle bu düzenleme, vakıflara, hangi yolla
olursa olsun sahip oldukları kanıtlanmış taşınmazların tapu siciline kendi adlarına
kaydedilmesini talep etme imkânı sunmaktadır. Bununla birlikte, dava dosyasına
bakıldığında, başvuranın bu gelişmeden yararlanamadığı görülmektedir.
Yukarıdaki unsurlar ışığında ve iddia edilen iyeliğin somut belgelere dayanması ve ilgili
şahsın ayrıca kira sözleşmeleri ve mülklere ait emlak vergisi makbuzları gibi yalnızca
Kadastro Kanunu’nun 14. maddesi değil aynı zamanda 4771 sayılı yasanın 4. maddesi
uyarınca sözkonusu mülklerin tapularını talep etmesini mümkün kılan unsurları sunması
dolayısıyla, AİHM, Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı kararındaki ilgili
bölümün aksine, kadastro mahkemesinin ulusal yargılamanın hiçbir aşamasında zilyetlik
yoluyla mülk sahibi olma şartlarının oluştuğu sonucuna varmamasına rağmen, daha önceki
içtihadından farklı düşünmesini gerektirecek bir neden görememektedir.
Bu nedenle AİHM’in edindiği kanaate göre, söz konusu gayrimenkulleri Kadastro
Kanunu’nun 14. maddesi anlamında yirmi yıldan fazla bir süredir aralıksız olarak elinde
bulundurmasına rağmen, ulusal mahkemelerin bu taşınmazların tapu siciline kendi adına
kaydedilmesini reddedeceği, başvuran tarafından önceden tahmin edilemezdi. Dolayısıyla
AİHM, ihtilaflı müdahalenin yasaya uygunluk ilkesiyle bağdaşmadığı ve 1 Nolu Ek
Protokolün 1. maddesinin getirdiği zorunlukları karşılamadığı sonucuna varmaktadır.
Bu itibarla, söz konusu maddenin hükümleri ihlâl edilmiştir.
8