CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
BULDAN - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no. 28298/95}  
KARAR  
Özet Çeviri  
STRAZBURG  
20 Nisan 2004  
Bu karar, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi hükümleri uyarınca kesinlik kazanmaktadır. Bu  
karar metni, Mahkemenin seçilmiş karar ve hükümleri resmi raporlarında nihai şekilde  
yayınlanmasından önce Sekreterya revizyonuna tabidir.  
HUKUK  
1. Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali iddiası  
Başvuran, kardeşinin gizli Devlet ajanları tarafından ya da gizli talimatlarla Devlet  
adına hareket eden kişilerce kaçırılmasından sonra işkenceye maruz bırakılarak  
öldürüldüğünü iddia etmektedir. Başvuran ayrıca yetkililerin kardeşinin ölümüyle ilgili  
yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediğim de öne sürmüştür. Son olarak başvuran  
kimliği belirsiz kişilerden ölüm tehdidi aldığını ve sonuç olarak Türkiye'den ayrılarak  
Almanya'ya göç etmek zorunda kaldığını iddia etmiştir. Başvurana göre Sözleşme'nin  
2. maddesi ihlal edilmiştir.  
Mahkemenin değerlendirmesi  
1. Başvuranın kardeşinin ölümü  
Mahkeme, yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkından mahrum bırakılmanın mazur  
görülebileceği halleri düzenleyen 2. madde Sözleşme'nin en temel hükümlerinden  
biridir ve hiçbir sınırlamaya (derogation) tabi tutulamaz. 3. maddeyle birlikte anılan  
madde, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların en temel değerlerinden  
birini içermektedir. Dolayısıyla yaşam hakkından mahrum bırakılmanın mazur  
görüleceği haller katı bir biçimde yorumlanmalıdır. Bireysel insan haklarını koruma  
aracı olarak Sözleşmenin nesnesi ve amacı 2. maddenin, güvencelerin pratik ve etkili  
olmasını sağlayacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerekli kılmaktadır.  
2. maddenin sağladığı korumanın önemi ışığında Mahkeme yaşam hakkından  
mahrum bırakılma olaylarını, sadece Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, olayı  
çevreleyen tüm koşullan dikkate alarak en titiz incelemeye tabi tutmalıdır.  
Mahkeme, üstlendiği rolün ikincil niteliği hususunda duyarlıdır ve ilk derece  
mahkemesinin görevini üstlenmekte ihtiyatlı olmak zorundadır, meğer ki böyle bir rolü  
belli bir davanın özel koşulları kaçınılmaz kılsın. İç hukuk yargılaması devam ederken,  
Mahkeme'nin görevi olgulara ilişkin kendi değerlendirmesini iç hukuk mahkemelerinin  
değerlendirmesi yerine ikame etmek değildir, genel kural olarak önündeki kanıtlan  
değerlendirme görevi iç hukuk mahkemelerinin uhdesindedir. Mahkeme iç hukuk  
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
mahkemelerinin bulgularıyla bağlı olmamakla birlikte normal koşullarda, bu  
mahkemelerin ulaştığı sonuçlardan ayrılması için kendisini buna mecbur bırakan  
zorlayıcı unsurlar olmalıdır. Bununla birlikte Sözleşmenin 2. ve 3. Maddesi uyarınca  
yapılan şikayetlerde, iç hukuktaki soruşturma ve yargılama sürse bile Mahkeme  
kapsamlı bir inceleme yapmalıdır.  
Mahkeme başvuranın, kardeşinin Devlet görevlilerince kasten öldürüldüğünü iddia  
ettiğine dikkat çeker. Bu bağlamda, başvuran Savaş Buldan'ın öldürülmesinden  
bahseden Susurluk Raporuna dayanmaktadır. Bu raporda, Devlet tarafından, PKK'ya  
destek veren zengin Kürtlerin öldürülmesi stratejisi izlendiği belirtilmektedir. Savaş  
Buldan cinayetinde de bu faktörler etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Mahkeme  
Rapor'un yayınlanmasından sonra yürütülen soruşturmada İstanbul ve Diyarbakır  
Emniyet İstihbarat eski müdürü Hanefi Avcı Savcı'ya Devlet görevlileri ve sivillerden  
oluşan özel bir ekip kurulduğunu ve Savaş Buldan'ın kaçırılması ve öldürülmesinin de  
bu ekibin icraatlarından biri olduğunu söylemiştir.  
Yukarıda bahsedilenlerin ışığında, Mahkeme başvuranın kardeşinin Devlet  
görevlilerince ya da en azından onların bilgisi dahilinde öldürüldüğü iddiasının baştan  
savunulamaz olduğu gerekçesiyle reddedilemeyeceğini düşünmektedir. Fakat  
Mahkeme Sözleşme'nin kanıt standardının "makul şüpheye yer bırakmayan"  
kanıtlardan oluşması gerektiğini hatırlatır. Böyle bir kanıt, yeterince ciddi, açık, belirgin  
ve tutarlı çıkarımlardan ya da çürütülmemiş karinelerden neş'et edebilir.  
Mahkeme, dava dosyasında, başvuranın kardeşinin tehdit edildiğine veya ölümünden  
önce hayatının tehlike altında olduğuna inanmak için bir neden olmadığım  
gözlemlemektedir. Mahkeme, Savaş Buldan'ın öldürüldüğünü gören bir tanığın  
olmadığım anımsatır.  
Ayrıca, başvuranın Susurluk Raporu'na dayanması ısından Mahkeme, Susurluk  
Raporunun, devlet görevlilerinin iddia konusu olaylara karıştıklarının tespit edilmesi  
konusunda, yeterli bir dayanak olmayabileceğini anımsatır. Başbakanlığın talimatıyla  
hazırlanan ve kamuoyuna duyurulan Susurluk Raporu, ancak, terörizmle mücadelede  
ortaya çıkarılan bilgileri ve sorunları genel perspektif açısından tahlil etmeye ve  
önleyici ve soruşturmaya dönük tedbirler almayı önermeye yönelik ciddi bir girişim  
olarak görülebilir.  
Yukarıda sözü edilenlerin ışığında Mahkeme, başvuranın isminin Susurluk Raporunda  
geçmesine karşın, maktulün öldürülmesiyle ilgili koşulların varsayımlara ve  
spekülasyonlara dayandığı kanısındadır. Dolayısıyla, başvuranın kardeşinin, makul  
şüphenin ötesinde, devlet görevlilerince veya onların göz yummasıyla öldürüldüğü  
sonucuna varmak için yeterli delil bulunamamıştır. Buna bağlı olarak, bu açıdan,  
Sözleşmenin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.  
2. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası  
Mahkeme, "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşmenin 1. bölümünde  
ıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar" şeklindeki Sözleşmenin 1. maddesiyle ortaya  
konan Devletin genel görevinin ve bu madde ile birlikte okunan 2. maddenin "yaşama  
hakkını güvence altına alma sorumluluğu", ölümle sonuçlanan Devlet görevlilerinin  
kuvvet kullandığı hallerde etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını gerekli kıldığını  
hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda bahsedilen sorumluluğun, Devlet  
görevlilerinin ölüme sebebiyet verdiğinin saptandığı durumlarla sınırlı olmadığını  
vurgulamıştır. Merhumun aile bireylerinin veya diğerlerinin ölüm olayı hakkında yetkili  
soruşturma otoritelerine başvurup başvurmadığı belirleyici değildir. Bu davada,  
yetkililerin başvuranın kardeşinin öldürülmesinden haberdar olması gerçeği,  
Sözleşmenin 2. maddesinin gerektirdiği şekilde ölümün meydana geldiği şartlar  
hakkında etkili bir soruşturma yapılmasını kendiliğinden (ipso facto) gerekli kılar. Bir  
soruşturmanın etkinliğinin derecesi ve eşiği her dava için farklıdır. Bu derece, tüm ilgili  
olgular temelinde ve soruşturma işinin pratik gerçekleri açısından değerlendirilmelidir.  
Bu bağlamda soruşturmada hız ve makul bir gizlilik de gereklilikler arasındadır. Bir  
soruşturmanın ilerlemesini önleyen çeşitli engellerin ortaya çıkması da kabul edilebilir  
bir durumdur. Fakat, ölümle sonuçlanan bir kuvvet kullanımının yetkililer tarafından  
derhal soruşturulması, kamu güvenliğinin ve hukukun üstünlüğünün sağlanmasında ve  
yasadışı fiillere müsamaha gösterildiğine ilişkin bir kanının oluşmasının önlenmesinde  
önemli bir etken olarak görülmelidir.  
Bu dava koşullarında ise Mahkeme, başvuranın kardeşinin kaçırılması ve  
öldürülmesine yönelik bir soruşturma başlatılmıştır. Fakat, soruşturmanın  
yürütülmesinde ciddi ihmaller söz konusudur.  
Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın, gizli devlet ajanlarının, kardeşinin öldürülmesi  
olayına karıştıkları yönündeki endişesini ulusal makamlara ilettiğini gözlemlemektedir.  
Mahkemeye göre, başvuranın endişeleri yetkili makamların soruşturmayı  
genişletmesine yol açmalıydı. Buna karşın, dava dosyasından anlaşıldığı üzere, yetkili  
makamlar devlet ajanlarının cinayete karışması olasılığını araştırılması yönünde  
soruşturmayı genişletmek için hiçbir ciddi girişimde bulunmamıştır. Mahkeme, Savaş  
Buldan cinayetiyle Susurluk Raporunda sözü edilen özel tim arasında bir bağlantı  
aslında Düzce Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24 Kasım 1998 tarihli kararıyla kurulmuştur.  
Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, bu karara varırken, Savaş Buldan ve arkadaşlarının  
kişisel çıkarlar için öldürüldüğüne ilişkin herhangi bir delil olmadığını ifade etmiştir.  
Buna mukabil, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi konu hakkında yetkisi olmadığı  
gerekçesiyle, dava dosyasını Devlet Güvenlik Mahkemesine havale etmiştir. Dava  
olgularından anlaşılacağı üzere, Yaşar Öz'ü, Savaş Buldan cinayetiyle ilgili olarak  
hangi mahkemenin yargılama yetkisi olduğu uzun süre netlik kazanmamıştır. Sonuç  
olarak Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Yaşar Öz aleyhindeki iddiaların organize suç  
kapsamına girmediği gerekçesiyle dosyayı Düzce Ağır Ceza Mahkemesi'ne geri  
göndermiştir. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi ise Yaşar Öz'ü delil yetersizliğinden suçsuz  
bulmuştur. Bu süreçte, Savaş Buldan cinayetiyle özel tim faaliyetleri arasındaki  
bağlantı göz ardı edilmiştir. Mahkeme, Hanefi Avcı'nın 7 Şubat 1997 tarihli ifadesinde  
belirttiği belgelerin gerçekten var olup olmadığının araştırılmamış olmasını da çok  
şaşırtıcı bulmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Avcı'nın, bazı kaynaklara yönelik  
soruşturma yürütülmesi durumunda, Savaş Buldan ve arkadaşlarının yasadışı bir grup  
tarafından öldürüldüğünü doğrulayacak belgelere ulaşılabileceğini ifade etmesini  
dikkat çekici bulmuştur.  
Mahkeme, ayrıca, Adalet Bakanlığı'nın 3 Haziran 1996 tarihli yazısına değinmektedir.  
Düzce savcılığına yazılan bu yazıda, bakanlık hızlı ve etkili bir soruşturulma  
yürütülmesini isterken bir yandan da soruşturmaların hiçbir sonuca ulaşmayabileceğim  
belirtmiştir. Bakanlığın etkin bir soruşturma yürütülmesine yönelik çabalarına karşın  
Mahkeme, iç hukuk makamlarının, bir görgü tanığına göre 3 Haziran 1994 günü  
kullanılan araçlardan birisi olan 34 CK 420 plakalı aracın kime ait olduğuyla ilgili bir  
bilgi vermediğini gözlemlemektedir. Olaydan bir gün sonra, 4 Haziran 1994 tarihinde,  
görgü tanığının birisinin aracın plaka numarasını ıkça vermesine karşın, Bakırköy  
savcılığının aracı izlemek için bir adım atmaması üzücüdür. Adalet Bakanlığının  
yazısına dek aracı izleme yönünde bir adım atılmamıştır. Bu durumda bile iç hukuk  
makamlarının yanıtı çok belirsizdir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün 15 Kasım 1996  
tarihli yazısında, 34 CK 420 plakanın 1984 model gri renkli Toyota marka bir aracın  
üzerinde olduğu ve 16 Ağustos 1995 tarihinden itibaren H. J. adlı şahsa ait olduğu  
belirtilmiştir. Mahkeme, Haziran 1994'te bu aracın sahibinin kimliği hakkında bir bilgi  
verilmemesini çok şaşırtıcı bulmaktadır.  
Bu önemli unsurun hükümet tarafından netleştirilmemiş olması ve makamların araçları  
izlemekte gecikmesi göz önüne alındığında, iç hukuk makamlarınca yürütülen  
soruşturmanın yetersiz olduğu görülüyor.  
Bir soruşturmanın etkili olabilmesinin, hızlı ve makul derecede gizli olmasına da bağlı  
olduğu hatırda tutulmalıdır. Bu açıdan Mahkeme, davayla ilgili farklı savcılıklar  
arasında gerçek bir eşgüdüm olmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme,  
Bakırköy savcılığının, dava dosyasını neredeyse dokuz ay sonra, 17 Mart 1995  
tarihinde, Yığılca savcılığına gönderdiğine değinmektedir. Bununla birlikte, bu dava  
dosyasında, başvuranın kardeşinin kaçırıldığını gören görgü tanıklarının ifadeleri gibi  
önemli bilgiler vardır. Bu bilgi, soruşturmanın ilk aşamalarında, Yığılca savcılığının çok  
işine yarayabilirdi.  
Yukarıda verilenlerin ışığında Mahkeme, iç hukuk makamlarının, başvuranın  
kardeşinin ölümüne yönelik etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğini  
şünmektedir.  
Bu nedenle Mahkeme Sözleşmenin 2. maddesi ile ilgili olarak prosedür açısından  
ihlalin sözkonusu olduğuna karar vermiştir.  
3. Başvuranın Yaşama Hakkı İle İlgili Şikayetler  
Sözleşmenin 2. maddesi ile ilgili olarak başvuran ayrıca kardeşine yapılan kötü  
muamele bağlamında Türk Hükümeti'ni protesto ettiği için yaşama hakkının tehlikeye  
girdiğini ileri sürmüştür. Bu konu ile ilgili olarak Almanya'dan sığınma talebinde  
bulunmuştur ve bu bağlamda tehdit edildiğini de öne sürmüştür.  
Hükümet, başvuranın PKK ile yaptığı görüşmelerden sonra Almanya'ya kaçtığını ileri  
sürmüştür.  
Mahkeme başvuranın kendisi ile ilgili olarak öne sürdüğü iddialar konusunda ikna  
olmamıştır. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediği  
sonucuna varmıştır.  
II. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran ayrıca, kardeşi ile ilgili olarak 3. maddenin ihlal edildiğini öne sürmüştür.  
Hükümet başvuranın iddiasının temelden yoksun olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme,  
herhangi bir devlet görevlisinin doğrudan veya dolaylı olarak başvuranın kardeşinin  
öldürülmesi olayına karıştığı tespit edilmediği şeklindeki tespitini hatırlatmıştır. Bu  
nedenle başvuranın iddia ettiği biçimde sözkonusu maddenin ihlal edildiğine karar  
vermek mümkün değildir.  
Bu nedenle Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali söz konusu değildir.  
III. SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran, Sözleşmenin 13. maddesine dayanarak etkili bir iç hukuk yolu olmadığından  
şikayetçi olmuştur.  
Başvuran etkili bir soruşturma yapılmadığı için, kardeşinin öldürülmesi ile ilgili şikayeti  
hakkında etkili bir iç hukuk yolundan faydalanamadığım ileri sürmüştür.  
Hükümet, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmada eksiklik olmadığını ileri  
sürmüştür.  
Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin Sözleşme hak ve özgürlüklerinin ulusal  
düzeyde korunması için bir iç hukuk yoluna başvurabilmeyi gerekli kıldığını  
hatırlatmıştır. Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşmeci Devletlerin sorumluluklarını ne  
şekilde yerine getirecekleri hususunda takdir yetkisine sahip olmasına rağmen,  
Sözleşme bağlamında bir şikayetin incelenebilmesi için bir iç hukuk yolu hükmünün  
varlığını ve sözkonusu hükmün çözüm sağlamasını gerektirir. 13. madde bağlamındaki  
sorumluluğun alanı başvuranın şikayetinin niteliğine göre değişir. Yine de 13.  
maddenin gerektirdiği iç hukuk yolu hem uygulamada hem de hukuki olarak etkili  
olmalı ve ilgili hükmün yürürlüğe konması sorumlu devletin fiilleri veya ihmalleri ile  
engellenmemelidir.  
Yaşama hakkının korunmasının önemi gözönüne alındığında Sözleşmenin 13.  
maddesi uygun olan durumlarda tazminat ödenmesine ek olarak etkili ve detaylı bir  
soruşturma yapılmasını ve soruşturma sonucunda sorumluların kimliğinin tespit edilip  
cezalandırılmalarını ve ayrıca şikayetçinin soruşturma prosedürüne etkin katılımını  
gerektirir.  
Bu dava hakkında toplanan kanıtlar temelinde Mahkeme, devlet görevlilerinin  
başvuranın kardeşinin ölümünü gerçekleştirdiğini veya karıştığının, şüpheleri  
giderecek şekilde kanıtlanmadığını tespit etmiştir. Daha önceki davalarda karar verdiği  
şekilde Sözleşmenin 2. maddesi bağlamındaki şikayetin 13. maddenin amacı  
doğrultusunda "tartışılabilir" olmasını engellemez. Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın  
kardeşinin yasadışı cinayete kurban gittiğinin tartışmasız olduğunu ve bu nedenle "  
tartışılabilir bir iddiası" olduğu kabul etmiştir.  
Makamların böylece, başvuranın kardeşinin öldürülmesi hakkında etkili bir soruşturma  
yapma sorumluluğu vardır. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, 2. madde ile gerekli  
kılman soruşturma gerekliliğinden daha geniş olan 13. madde uyarınca etkili bir cezai  
soruşturma yapıldığı şünülemez. Mahkeme bu nedenle başvuranın kardeşinin  
ölümü ile ilgili etkili bir iç hukuk yolundan faydalanamadığını ve tazminat talebi dahil  
taleplerini sunabileceği etkili hukuk yollarının bulunmadığını tespit etmiştir.  
Sonuç olarak Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
IV. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran kardeşinin Kürt kökenli olması nedeniyle öldürüldüğünü ileri sürmüş ve bu  
nedenle 14. maddenin ihlal edildiğini iddia etmiştir.  
Hükümet şikayeti reddetmenin ötesine geçmemiştir.  
Mahkeme, kendisine sunulan bilgilerin ışığında başvuranın iddialarını incelemiş ve  
temelden yoksun olduğuna karar vermiştir. Bu başlık altında bu yüzden ihlal  
sözkonusu değildir.  
MAHKEME OYBİRLİĞİYLE AŞAĞIDAKİ KARARLARI ALMIŞTIR:  
1. Başvuranın kardeşinin Devlet görevlilerinin sorumluluğu altında öldürüldüğü iddiası  
bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine,  
2. Sorumlu Devlet yetkililerinin başvuranın kardeşinin ölümü hakkında etkili ve yeterli  
bir soruşturma yapmaması nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine,  
3. Başvuranın kendisi ile ilgili olarak 2. maddenin ihlal edilmediğine,  
4. Başvuranın kardeşi ile ilgili olarak 3. maddenin ihlal edilmediğine,  
5. 13. maddenin ihlal edildiğine,  
6. 14. maddenin ihlal edilmediğine,  
7. a) Sorumlu Devletin Sözleşmenin 44/2 maddesi uyarınca aşağıda belirtilen  
meblağları uygulanabilecek her türlü vergiden muaf olmak suretiyle kararın kesinleştiği  
tarihten itibaren üç ay içinde başvurana ödemesine,  
i) Manevi tazminat başlığı altında Savaş Buldan'ın dul eşi ve iki çocuğu için 10,000  
Euro'nun ödeme günündeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilerek Savaş Buldan'ın eşi  
ve iki çocuğu adına açılacak hesaba yatırılmasına,  
ii) Manevi tazminat başlığı altında başvuran için 6,000 Euro'nun başvuranın  
Almanya'daki banka hesabına yatırılmasına,  
iii) Masraf ve harcamalarla ilgili olarak 10,000 Euro'nun İngiliz Sterlinine çevrilerek  
başvuran tarafından belirlenecek İngiltere'deki bir banka hesabına yatırılmasına,  
b) Yukarıda değinilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre  
için Avrupa Merkez Bankasının uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde  
edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına,  
8. Başvuranın adil tazmin taleplerinin geri kalanının reddedilmesine  
KARAR VERİLMİŞTİR.  
Karar İngilizce olarak hazırlanmış olup Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77/2 ve 3. maddeleri  
uyarınca 20 Nisan 2004 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.