COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
A.K. ve V.K. - TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no: 38418/97)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
30 KASIM 2004  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (no:38418/97) başvuru  
no'lu davanın nedeni Türk vatandaşı A.K. ve V.K.'nın (başvuranlar) Avrupa  
insan Hakları Komisyonu'na (AİHK) 22 Temmuz 1997 tarihinde Avrupa İnsan  
Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi'nin (AİHS) eski 25. maddesi  
uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Başvuranlar Ankara'da avukat olan S.  
Kaya tarafından temsil edilmişlerdir.  
OLAYLAR  
DAVA KOŞULLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1937 ve 1977 doğumlu olup Varto'da ikamet  
etmektedirler.  
20 Kasım 1994'de başvuranların oğlu ve erkek kardeşi B.K. yasadışı  
terör örgütü PKK'ya yardım etme suçundan Varto Emniyet Müdürlüğü polisleri  
tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır.  
22 Kasım 1994'te Varto Cumhuriyet Savcısı gözaltı süresini 29 Kasım  
1994 tarihine kadar uzatmıştır. Aynı gün Varto Devlet Hastanesi'nde yapılan  
muayenede B.K.’nın vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı rapor  
edilmiştir.  
28 Kasım 1994'te saat 11.00 sularında B.K. hücresinde asılı  
bulunmuştur. Olay tutanağında gözaltından sorumlu polisin B.K.’nın kendisini  
astığını fark ettiği belirtilmiştir.  
Olaydan haberdar edilen Varto Cumhuriyet Savcısı soruşturma  
başlatmış ve olay yerine gelerek cesedin detaylı dış muayenesini  
gerçekleştirmiştir. Ölüm nedeni açıkça belirlendiğinden Savcı maktule klasik bir  
otopsi düzenlenmesini gerekli görmemiştir.  
Savcı cesedin pozisyonuna ilişkin detaylı incelemeler yaparak fotoğraf  
çekilmesine karar vermiş ve hücreyle beraber olay yerini detaylı bir şekilde  
incelemiştir. Çizilen bir çok kroki tutanağa eklenmiştir.  
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı olay sırasında Emniyet Müdürlüğü'nde  
görevli polislerin ve B.K.'nın hücresinin yanındaki hücrede bulunan iki  
mahkumun ifadelerini almıştır. Sözkonusu kişiler, olay sabahı meydana gelen  
olaylar hakkında birbiriyle örtüşen beyanlarda bulunmuş ve polislerin rutin  
günlük kontrollerini yaptıklarını belirtmişlerdir. Gözaltında tutulan kişiler B.K.'nın  
hücresinden gelen hiçbir şüpheli ses duymadıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca  
Savcı, B.K.'yı gözaltına alan ve üstünü arayan iki polisin ifadesini almıştır.  
Adli Tıp Kurumu Fizik İncelemeler İhtisas Dairesi'nin 22 Mart 1995'te  
________________________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel Müdür  
Yardımcığı tarafından yapılmıolup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiolması ve  
yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koulu ile Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel Müdür  
Yardımcığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
hazırladığı raporda, gömleğin kollarının ve sicimin olayda kullanılması için  
yeterince sağlam olduğu belirtilmiştir.  
Adli Tıp Kurumu Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi / Toksikoloji'nin 7  
Ağustos 1995 tarihli raporuna göre sözkonusu kumaşta hiçbir toksik maddeye  
rastlanmadığını rapor etmiştir.  
13 Eylül 1995 tarihli Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi'nin B.K.’nın  
vücudunda yeniden yapılan inceleme sonucu hazırlamış olduğu rapora göre  
sözkonusu kumaşın dayanıksız olduğu, maktulün boynunda bir ize  
rastlanmadığı, kemik incelemesinin sonucunda herhangi bir lezyona  
rastlanmadığı ibaresine yer verilmiştir.  
20 Mayıs 1996 tarihinde başvuran Varto Valiliği'ne başvurarak B.K.’nın  
gözaltına alınmasından sorumlu polisler hakkında şikayette bulunmuş,  
gözaltından sorumlu polislerin yapmış olduğu işkenceler sonucu B.K.’nın  
öldüğünü ileri sürmüştür.  
3 Haziran 1996 tarihinde, olayın ardından re'sen açılan soruşturma  
çerçevesinde Varto Cumhuriyet Savcılığı, soruşturma dosyasına dayanarak  
muhakemenin meni kararı almış ve maktulün geçirdiği depresyon sonucunda  
intihar ettiğine kanaat getirmiştir.  
9 Temmuz 1996 tarihinde Varto Savcılığı, 3 Haziran 1996 tarihli  
kararında vardığı hükümleri yineleyerek ve özellikle 27 Mart 1996 tarihinde  
hazırlanan rapor sonuçlarına dayanarak başvuranın yaptığı şikayet hakkında  
muhakemenin men-i kararı almıştır. Savcılığa göre dosyada, B.K.'nm polisler  
tarafından uygulanan işkence sonucunda öldüğünü ortaya koyacak hiçbir delil  
bulunmamaktadır. 3 Haziran 1996 tarihli muhakemenin men-i karan bu karara  
eklenmiştir.  
Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi 29 Ağustos 1996 tarihinde başvuranın  
yaptığı itirazı reddetmiş ve sözkonusu karan 16 Haziran 1997 tarihinde  
başvuranlara tebliğ etmiştir.  
Hükümet, içinde terör örgütüne yardım eden kişilerin isimlerinin ve  
yaptıkları faaliyetlerin yer aldığı, B.K.'nm imzasını taşıyan 23 Kasım 1994 tarihli  
elle yazılmış ifadenin bir kopyasını sunmuştur.  
Hükümet, olayların geçtiği dönemde Varto Emniyet Müdürlüğü'nde hiçbir  
intihar olayının bildirilmediği konusunda AlHM'ye bilgi vermiştir.  
HUKUK AÇISINDAN  
1. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, gözaltı sırasında polisler tarafından yapılan işkence  
sonucunda aile yakını B.K.'nın öldüğünü iddia ederek AİHS'nin 2. maddesinin  
ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.  
A. Tarafların iddiaları  
1. Başvuranlar  
Başvuranlar, B.K.'nın tutuklanması ile hücresinde ölü bulunması  
arasında geçen zaman zarfında meydana gelen olayların, soruşturmayı  
gerçekleştiren yetkililer tarafından hiçbir zaman açığa kavuşturulmadığını öne  
sürmüşlerdir. Başvuranlar, klasik otopsinin yapılmadığını ortaya koyarak  
B.K.'nın cesedinde bulunan zedelenmelerin, asılma sonucunda meydana gelen  
boğulmadan kaynaklandığının açıklanmadığını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca  
başvuranlar kullanılan sicimin arama tutanağında yer almadığını da  
belirtmişlerdir. Başvuranlar, aynı yerde tutuklu bulunan iki kişinin ifadelerinin  
alınarak olaya açıklık getirilebileceğini savunmuşlardır.  
2. Hükümet  
Hükümet'e göre başvuranların iddiaları dayanaktan yoksundur. Hükümet,  
ölüm nedenine ilişkin tıbbi raporların açık ve net olduğunu ayrıca, asılma  
olayından önce ölmüş olma ihtimalini veya başka birinin müdahale olasılığını  
ortadan kaldırdığına dikkati çekmiştir. Hükümet, hizmet hatası veya herhangi  
bir ihmal gibi bir sorumluluğun bulunmadığını ileri sürerek soruşturmanın ulusal  
makamlar tarafından eksiksiz yürütüldüğünü vurgulamıştır.  
B. AİHM'nin değerlendirmesi  
1. B.K.'nın ölümü hakkında  
AİHM, AlHS'nin 2.maddesinin, Sözleşme'nin en önemli maddelerinden  
ve 3.madde ile bağlantılı olarak, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik  
toplumların temel değerlerinden biri olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz.  
Çakıcı-Türkiye karan no: 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV, Finucane-İngiltere  
karan, no: 29178/95, §§ 67-71, AİHM 2003-VIII). Üstelik 2.maddenin sunmuş  
olduğu teminattan hareketle, yaşam hakkına dair iddiaların çok büyük bir  
dikkatle incelenerek bu konuda bir kanaat oluşturulması gerekmektedir (Bkz.  
Ekinci-Türkiye karan, no: 25625/94, § 70, 18 Temmuz 2000).  
AİHM, AİHS'nin 2. maddesi uyarınca Tarafların her birinin olaylar  
hakkında yaptıkları çıkarımlar birbirinden tamamen farklıdır.  
AİHM, dava dosyasında yer alan belgeler ve özellikle Hükümetin  
yürütülen adli soruşturmalara değin sunmuş olduğu deliller ve tarafların  
görüşleri ışığında dile getirilen sorunları inceleyecektir. Bu unsurların  
değerlendirilmesinde «her türlü makul şüpheciliğin ötesinde» ilkesinden  
hareket etmektedir, bu delillerin belirgin, çürütülemez karinelerden oluşan,  
kesin, yeterince ciddi emareler taşıması gerekmektedir. Ayrıca delillerin elde  
edilmesi sırasında tarafların tutumları da dikkate alınması gereken diğer bir  
unsurdur (Bkz.mutatis mutandis, İrlanda-İngiltere karan, 18 Ocak 1978, seri: A  
no: 25, s. 64-65, §§ 160-161).  
AİHM, işbu davada, polislerin yaptığı işkence sonucunda yakınlarının  
öldüğü yönündeki başvuranların iddialarının somut ve kanıtlanabilir olaylara  
dayanmadığını ve sözkonusu iddiaların hiçbir tanık ifadesi veya delil ile  
desteklenmediğini kaydetmiştir.  
Bu durumda, dosyada bulunan belgelerden, maktulün 20 Kasım 1994  
tarihinde tutuklanarak gözaltına alındığı ve 28 Kasım 1994 tarihinde saat  
11:00'de hücresinde ölü bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet Savcısı  
olay hakkında bilgisi olur olmaz olay yerine intikal etmiştir. Detaylı bir tutanak  
düzenlenmiş, olay yeri fotoğrafları çekilmiş ve krokiler çizilmiştir. Savcı, doktor  
ile beraber cesedin dış muayenesini gerçekleştirmiştir. Ölüm nedeninin  
asılmadan kaynaklanan mekanik boğulma olduğu anlaşılmış dolayısıyla Savcı  
klasik otopsi yapılmasının gerekli olmadığına kanaat getirmiştir. Altı adli  
tabipten oluşan bir heyet, 27 Mart 1996 tarihinde hazırladıktan raporda  
oybirliğiyle, maktulün başka biri/birileri tarafından zorla asıldığına veya  
asılmadan önce öldürüldüğüne dair kesin tıbbi kanıt bulunmadığı sonucuna  
varmıştır.  
Ayrıca AİHM, Cumhuriyet Savcısı'nın Varto Emniyet Müdürlüğü  
polislerinin ve B.K.'nın bulunduğu hücrenin yanındaki hücrede tutuklu bulunan  
iki kişinin ifadelerini aldığını kaydetmiştir. Sözkonusu kişilerin verdiği ifadeler,  
28 Kasım 1994 tarihinde sabah saatlerinde meydana gelen olaylar hakkında  
birbiriyle örtüşmektedir. Sözkonusu tanık ifadelerinden polislerin rutin  
kontrolleri gerçekleştirdiği ve maktulün bulunduğu hücreden şüpheli hiçbir sesin  
gelmediği ortaya çıkmaktadır.  
Buna ilave olarak Hükümet'e göre, olayların meydana geldiği dönemde,  
Varto Emniyet Müdürlüğü'nden hiçbir intihar eylemi bildirilmemiştir.  
AİHM, başvuranların yakım B.K.'nın güvenlik güçleri tarafından yapılan  
işkence sonucunda öldüğü yönünde çıkarılan bir sonucun, bu koşullarda,  
spekülasyon veya sav olmaktan çıkıp güvenilir bir delil oluşturacağına kanaat  
getirmiştir.  
AİHS'nin 2. maddesinde yer alan pozitif yükümlülüğe ilişkin olarak AİHM,  
bu yükümlülüğün Sözleşmeci Devlet'e ölüm olaylarını engelleme ve yargıya  
intikal eden kişilerin yaşamlarının korunması için gerekli önlemleri alma  
zorunluluğunu getirdiğini hatırlatmaktadır. AİHM, bu noktada, mevcut olayların  
koşullan çerçevesinde başvuranların oğlunun ve kardeşinin yaşamlarının  
korunmasına yönelik Devlet'in gerekli önlemleri alıp almadığının  
incelenmesinin gerektiğini kaydetmektedir (Bkz. örneğin, L.C.B. - İngiltere  
kararı, 9 Haziran 1998, 1998 - III, s. 1403, § 36). Mahkeme ayrıca, AİHS'nin 2.  
maddesinin kimi koşullarda tanımlandığı üzere, bireyin yaşam hakkının  
başkalarına karşı ve bazı özel durumlarda kendine karşı korunması  
bakımından yetkililere pozitif yükümlülük getirdiğine itibar etmektedir.  
Ancak, güvenlik güçlerinin günümüz toplumlarında görevlerini ifa  
ederken karşılaştıkları zorluklar, insanların tutumlarının öngörülememesi gibi  
durumlar ve önceliklerin ve hakların kullanılmasında yapılan tercihler de dikkate  
alınarak sözkonusu yükümlülüğün, yetkililerin altından kalkamayacakları ağır  
bir yük teşkil etmemesi gerekmektedir. Dolayısıyla yaşam hakkına ilişkin her  
tehdit, Sözleşme bağlamında, yetkilileri sözkonusu tehdidin gerçekleşmesini  
engelleyecek önlemleri alma yükümlülüğünü gerektirmemektedir (Bkz.  
sözügeçen Tanrıbilir, §70-71 ve Keenan-İngiltere, no:27229/95, §90,2001 -III).  
AİHM, yetkililerin tutukluları gözetleme ve bu kişilerin intiharını önleme  
zorunluluğu çerçevesinde gözaltına alman kişinin yaşam hakkını koruma pozitif  
yükümlülüğünü ihmal ettikleri yönündeki iddia hakkında, sözkonusu yetkililerin  
tutuklunun benzeri bir eylemde bulunma riskinin bulunduğunu bilmeleri  
gerektiğine ve yetkileri çerçevesinde intihar riskini ortadan kaldıracak makul  
önlemleri almadıklarına inanması gerektiğine kanaat getirmiştir. AIHM'ye göre  
ve 2. maddenin güvence altına aldığı hakkın niteliği nedeniyle, başvuran için,  
yetkili mercilerin, bildikleri veya bilmeleri gereken yaşam için belirgin ve ani bir  
riskin somutlaşmasını engellemek amacıyla makul olarak kendilerinden  
beklenebilecek her şeyi yapmadıklarını ortaya koymak yeterlidir. Burada cevabı  
sözkonusu dava koşullarının tümüne bağlı olan bir sorun sözkonusudur  
(sözügeçen, Tanrıbilir, §72).  
AİHM, fiziksel özgürlüğün her mahrumiyetinin, niteliği nedeniyle,  
tutuklularda psikolojik sarsıntıya ve intihar riskine yol açabileceğini hatırlatmıştır.  
Tutukluluk sistemi, tutukluların yaşamı için oluşacak benzeri riskleri önlemek  
amacıyla tedbirler öngörmektedir.  
AlHM, mevcut davada, ilk olarak B.K.'nın Varto Emniyet Müdürlüğü'nde  
gözaltına alındığını ve bundan dolayı, bu tip tutukluluk hali için iç hukukun  
öngördüğü kuralların bu duruma uygulandığını gözlemlemiştir. Polisler, B.K.'nın  
gözaltına alınması sırasında üst aramasını gerçekleştirmiş ve gözaltına  
alınanların denetimini sağlamışlardır.  
AİHM, başvuranların yakınının denetimi ve üst araması konusunda,  
fiziksel durumunun normal olduğu gözönünde bulundurulduğunda, polislerin  
aldığı tedbirlerin, 2. madde açısından ihtilaf konusu olacağına inanmamaktadır.  
Bu kişinin, gömleğine bağlı eşofmanın ipliğiyle yaptığı bağla kendini öldürme  
yolunun öngörülmesi oldukça güçtür. Ayrıca ilgilinin hücresine komşu  
hücrelerde tutuklu bulunan kişilerin verdiği beyanlardan anlaşıldığı üzere intihar  
eylemi sessiz bir şekilde gerçekleştirilmiştir.  
B.K.'nın intihar eğilimleri göstermediğinden, yetkililer, hücresinin sürekli  
olarak gözetlenmesini sağlamak veya kıyafetlerini elinden almak gibi özel  
tedbirler almamakla eleştirilemez. Dosyada bulunan hiçbir unsur, polislerin  
B.K.'nın intihar edeceğini öngörmek ve hücresi önünde bir görevlinin sürekli  
olarak bulunmasını sağlamak zorunda olduklarını ortaya koymamaktadır.  
AlHM, bu koşullarda, AİHS'nin 2. maddenin ihlalinin bulunmadığı  
sonucuna varmıştır.  
2. Yürütülen soruşturmaların niteliği hakkında  
AİHM, "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme'de  
ıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar" şeklindeki Sözleşme'nin l. maddesi  
gereğince taraf Devlet'in üzerine düşen genel zorunluluğu ile birleştirilen  
AİHS'nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün,  
kuvvet kullanılmasının bir kişinin ölümüne neden olduğu durumda, etkili resmi  
bir soruşturmanın yapılmasını gerekli kıldığını hatırlatmaktadır (Bkz, mutatis  
mutandis, 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve diğerleri-İngiltere karan, seri A  
no:324, s. 49 § 161 ve sözü edilen Kaya-Türkiye karan, s.329, §105).  
AİHM, yukarıda sözüedilen yükümlülük, sadece bir devlet görevlisinin  
ölüme sebebiyet verdiğinin tespit edildiği durumlar için geçerli olmadığının altım  
çizmiştir. Sadece yetkililerin ölüm hakkında bilgilendirilmesi, 2. maddeden  
doğan, olayın meydana geldiği koşullar hakkında etkili soruşturma yapma  
yükümlülüğünü ipso facto doğurmaktadır (Bkz. mutatis mutandis 28 Temmuz  
1998 tarihli Ergi- Türkiye karan, s. 1778, § 82, 2 Eylül 1998 tarihli Yaşa-Türkiye  
karan, s. 2438, §100 ve Hugh Jordan-İngiltere kararı, no: 24746/94, §§  
107-109,2001-III).  
AİHM, ayrıca, soruşturmanın etkililik kriterine cevap veren araştırmanın  
niteliği ve derecesinin dava koşullarına bağlı olduğuna kanaat getirmiştir.  
Sözkonusu araştırmanın niteliği ve derecesi, uygun olayların tümüne  
dayanarak ve soruşturmanın uygulama gerçeklikleri gözönünde bulundurularak  
değerlendirilmektedir. Meydana gelebilecek durumların çeşitliliği, soruşturma  
eylem listesine veya sadeleştirilmiş diğer kriterlere indirgenemez (Bkz. mutatis  
mutandis, Velikova-Bulgaristan, no: 41488/98, § 80, 2000-VI).  
Sözkonusu durumda soruşturmadan sorumlu yetkililerin olayın ardından  
attıkları adımlar ihtilafa neden olmamıştır.  
AİHM, başvurunun tebliğ edilmesinin ardından Hükümet'in, soruşturma  
dosyasının bir kopyasını ve bu soruşturmanın gidişatı hakkında bilgi temin  
ettiğini kaydetmiştir.  
Bu unsurlardan, ceset bulunur bulunmaz Cumhuriyet Savcısı'nın olay  
yerine geldiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıntılı tutanak düzenlenmiş, fotoğraflar  
çekilmiş ve krokiler çizilmiştir. Cesedin ayrıntılı ve tam bir dış muayenesi  
yapılmıştır. Tabip, mekanik boğulma sonucu ölümün meydana geldiği  
sonucuna vararak asılmadan önce ölümün gerçekleştiği savını bertaraf etmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, tabip görüşüyle beraber polislerin ve gözaltına alınan  
kişilerin verdiği beyanlara dayanarak, klasik otopsi yapılmasının gerekli  
olmadığına kanaat getirmiş ve asılma sonucu ölümün gerçekleştiği sonucuna  
varmıştır.  
Ancak, AİHM, cesedin mezardan dışarı çıkarılmasının ve sonraki  
analizlerin, kumaşların çürümesinden dolayı klasik otopsinin yapılmamasına bir  
ölçüde çözüm getirdiğini kaydetmiştir. Adli tabiplerin 27 Mart 1996 tarihli  
raporda altını çizdikleri gibi, gerekli incelemeler klasik otopsi yapılmadığından  
gerçekleştirilememiş ve adli muamele tamamlanamamıştır. AİHM, adli  
vakalarda klasik otopsinin yapılmasının büyük önem taşıdığını hatırlatmıştır.  
Oysa bu yasal gerekliliğe sözkonusu davada riayet edilmemiştir.  
Maktulün cesedi üzerinde klasik otopsinin yapılmayışı gözönünde  
bulundurulduğunda AİHM, Savunmacı Devlet'in başvuranların oğlu ve  
kardeşinin ölüm koşullan hakkında uygun ve etkili soruşturma yapma  
yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmıştır.  
Bu nedenle, AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.  
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Aynı olaylara dayanan başvuranlar, yakınlarının polislerin yaptığı  
işkence sonucunda ölmüş olduğu durumda, AİHS'nin 3. maddesinin ihlal  
edildiğini iddia etmişlerdir.  
Hükümet bu iddialara itiraz ederek, B.K.’nın cesedi üzerinde  
gözlemlenen yara izlerinin asılmanın fiziksel sonucu olduğunu savunmuştur.  
AİHM, bir kimse polis memurları kontrolünde bulunmasına rağmen  
gözaltı sırasında yaralandığında, bu dönemde meydana gelen her yaralanma  
güçlü maddi karineye neden olduğunu hatırlatmıştır (Salman-Türkiye karan, no:  
21986/93, § 100, 2000-VII). Dolayısıyla Hükümet, bu yaraların kaynağı  
hakkında makul açıklamaları yapmak ve mağdurun iddialarında şüpheye yer  
verecek olayları ortaya koyacak, özellikle tıbbi belgelerle desteklenen kanıtları  
sunmak durumundadır (Bkz, diğerleri arasında Selmouni-Fransa kararı, no:  
25803/94, § 87, 1999-V ve l Mart 2001 tarihli Berktay-Türkiye karan, no:  
22493/93 , § 167).  
AİHM, öncelikle B.K.’nın 22 Kasım 1994 tarihinde muayene edildiğini  
kaydetmiştir. Bu bağlamda hazırlanan rapor, B.K.’nın vücudunda hiçbir darp ve  
yara izinin bulunmadığına yer vermiştir.  
Cesedin dış muayene tutanağında, artkafa kemiğinin sağ kısmında 3x1  
cm şişkinliğin, sol dizde 1x1 cm kan birikmesinin, sol kavalkemiğinde 0,5x0,3  
cm kabuk bağlamış zedelenmenin ve sağ bileğin iç tarafında kan birikmesinin  
bulunduğuna yer verilmiştir.  
Bu durumda, B.K.’nın vücudunda belirlenen yaralar nispeten hafiftir.  
AİHM, Cumhuriyet Başsavcısı'nın 3 Haziran ve 9 Temmuz 1996 tarihlerinde,  
biri re'sen açılan soruşturma çerçevesinde ve diğeri başvuranın yaptığı şikayet  
hakkında olmak üzere iki muhakemenin men-i karan aldığını kaydetmiştir.  
Cumhuriyet Savcısı, soruşturma dosyasında bulunan unsurların tümüne ve  
özellikle Adli Tıp Kurumu'nun Uzman Konseyi'nin vardığı sonuçlara  
dayanmıştır. Bu konsey tarafından 27 Mart 1996 tarihinde hazırlanan raporda  
"[B.K.'nın vücudunda görülen] yüzeysel yaralanmaların asılma mekanından  
dolayı asılma sırasında oluşmuş olabileceğini" belirtilmiştir.  
AİHM, yaralanmaların kaynağı hakkında ulusal mercilerin yaptığı  
tespitlerden şüphe duyulmasına neden olacak koşullan görmemiştir. Bu  
nedenle AİHM, elinde bulunan unsurların her türlü makul şüphenin ötesinde,  
başvuranların yakınının AİHS'nin 3. maddesine aykırı muamelelere maruz  
kalmış olduğunu ortaya çıkarmadığına kanaat getirmiştir.  
Bu nedenle AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.  
III. AİHS'NİN 2. MADDESİYLE BİRLEŞTİRİLEN 6 VE 13. MADDELERİNİN  
İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuranlar, Savcılığın, yakınlarının ölümü hakkında yürüttüğü  
soruşturmanın yetersiz olmasının, AlHS'nin 6. maddesinin güvence altına aldığı  
hakka aykırı olarak, kendilerini mahkemeye başvurma hakkından mahrum  
bırakmasından şikayetçi olmuşlardır.  
Başvuranlar, AİHS'nin 2. maddesiyle birleştirilen 13. maddeyi öne  
sürerek, yakınlarının ölümünün gerçekleştiği koşulların oluşmuş olduğunu  
ortaya koymak için başvurabilecekleri etkili bir mekanizmanın bulunmadığını  
ortaya koymuştur.  
AİHM, bu şikayetleri AİHS'nin 13. maddesi çerçevesinde inceleyecektir.  
AİHM, AİHS'nin 13. maddesinin iç hukukta, Sözleşme'de yer aldığı  
şekliyle hak ve özgürlükleri öne sürmeyi sağlayan başvuru yolunun  
bulunmasını güvence altına aldığını hatırlatmışta". Bu hüküm, Sözleşme'ye  
dayanan "savunulabilir şikayetin içeriğim incelemeye ve taraf Devletler'in bu  
hükmün getirdiği yükümlülüklere uygun hareket edilmesi hakkında takdir  
marjına sahip olmalarına rağmen uygun düzeltmeyi yapmaya yetkili kılan iç  
başvuru yolunu gerektiren bir sonuç içermektedir.13. maddeden doğan  
yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS'ye dayandırdığı şikayetin niteliğine  
göre değişmektedir. Ancak 13. maddenin gerektirdiği başvuru, hukukta olduğu  
gibi uygulamada da "etkili" olmalı ve özellikle yapılacak başvuru Savunmacı  
Devlet'in mercilerinin eylem veya ihmalleriyle haksız yere engellenmemelidir  
(18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye karan, 1996-VI, s. 2286, §95, 25 Eylül  
1997 tarihli Aydın-Türkiye karan, :1,997^VI, s. 1895-1896, § 103 ve sözüedilen  
Kaya karan, s. 329-330, § 106).  
13.  
madde,  
yaşam  
hakkının  
başlıca  
önemi  
gözönünde  
bulundurulduğunda uygun yerde tazminat ödenmesinin dışında sorumluların  
teşhis edilip cezalandırılmasına yönelik ve şikayetçinin soruşturma işlemine  
etkili bir şekilde ulaşmasını içeren geniş ve etkili araştırmaları kapsamaktadır  
(sözüedilen Kaya, s. 330-331, § 107).  
AİHM, davada sunulan delilleri gözönünde bulundurduğunda, her türlü  
makul şüphenin ötesinde, maktulün gözaltı sırasında yapılan işkencenin  
ardından öldüğünün kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Ancak, AİHM'nin daha  
önceki davalarda bildirdiği gibi bu koşul, 2. maddeye göre yapılan şikayetin, 13.  
maddenin amaçlarına uygun "savunulabilir" niteliğinden mahrum etmemektedir  
(Bkz. 27 Nisan 1988 tarihli Böyle ve Rice-İngiltere karan, seri A no:131, s.23, §  
52, sözüedilen Kaya, s.330-331, § 107 ve sözüedilen Yaşa, s.2442, §113).  
Dolayısıyla mercilerin, başvuranların yakınının öldüğü koşullar hakkında etkili  
bir soruşturma yapma yükümlülüğü bulunmaktaydı.  
AİHM'nin daha önce yaptığı tespitlerdeki gibi, adli soruşturma, B.K.'nın  
öldüğü koşullan ortaya koymak için uygun bir çerçeve oluşturamamıştır.  
Bu koşullarda etkili ceza soruşturmasının, 2. maddenin gerekli kıldığı  
soruşturma yürütme yükümlülüğünden uzak bir zorunluluğu içeren 13.  
maddeye uygun olarak yürütüldüğüne kanaat getirilemez (sözüedilen Kaya, s.  
330-331, § 107). Bu nedenle AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.  
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
AİHS'nin 41. maddesinin içeriği, ( )  
A. Zarar  
Başvuranlar, maddi ve manevi tazminat olarak sırayla 81.000 ve  
100.000 euro (EUR) talep etmişlerdir.  
Hükümet bu taleplere karşı çıkmıştır.  
Maddi tazminat konusunda, AİHM, başvuranların ölen yakınlarından  
dolayı herhangi bir kayba uğradıklarına dair bir kanıt sunmadıklarını belirtmiştir.  
Bu bağlamda başvuranlara herhangi bir tazminat verilmesine gerek yoktur.  
Manevi tazminata gelince, AİHM, yukarıda tespit edilen ihlallerden dolayı  
başvuranların acı çekmiş olabilecekleri kanısındadır. Bu nedenle, AİHM,  
hakkaniyete uygun olarak manevi zarar için 15.000 Euro ödenmesine karar  
vermiştir.  
B. Masraf ve harcamalar  
Başvuranlar, AİHK, AİHM ve iç hukuk mercileri nezdinde yapmış  
oldukları masraf ve harcamaları için toplam 20.160 EUR talep etmişlerdir.  
Hükümet, başvuranların iddialarını reddetmiştir.  
AİHM, elinde bulunan unsurlar ve konu hakkındaki içtihadı  
doğrultusunda, yapılan bütün masraflar için başvuranlara 3.500 EUR'nun  
ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.  
C. Gecikme Faizi  
AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uyguladığı %3 ‘lük bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM, OY BİRLİĞİYLE,  
1- Başvuranların yakınının, AİHS'nin ihlalini oluşturan koşullarda öldüğünün  
ortaya konulamadığını;  
2- Savunmacı Devlet'in etkili soruşturma yürütme zorunluluğunu yerine  
getirmediği gerekçesiyle AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;  
3- AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;  
4- AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;  
5- (a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3  
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere  
aşağıdaki miktarların, Savunmacı Devlet tarafından başvuranlara ortaklaşa  
manevi tazminat için 15.000 EUR (on beş bin euro), ödeme sırasında  
miktarlara yansıtılabilecek her türlü KDV, pul, harç dahil masraf ve harcamalar  
için 3.500 EUR (üç bin beş yüz euro) ödenmesine;  
(b) Belirtilen süre bitiminden ödeme tarihine kadar geçen süre için Avrupa  
Merkez Bankası tarafından belirlenen yüzde üçlük basit faizin ödenmesine; 6.  
Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;  
karar vermiştir.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3.  
maddesine uygun olarak 30 Kasım 2004 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.