güçlerince öldürüldüğünü öne sürmüꢀlerdir. Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının
öldükten sonra tahrip edildiğini ileri sürmüꢀtür.
Hükümet, bu iki ꢀahsın aslında öldüğünü kabul etmiꢀ, ancak bunun, askerler ve PKK
mensupları arasındaki çapraz ateꢀte gerçekleꢀtiğini ve bu ꢀahısları aslen kimin öldürdüğünü
belirlemenin mümkün olmadığını ileri sürmüꢀtür.
Dolayısıyla AĐHM, 10 Kasım 1992 tarihinde Sancak-1 Operasyonu’nun yapıldığı
alanda Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerinin bulunduğu konusunda taraflar
arasında herhangi bir anlaꢀmazlık bulunmamaktadır. Mehmet Akkum’un kulaklarının tahrip
edildiği hususunda da görüꢀ ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak üzerinde anlaꢀmazlık bulunan
konu, nasıl öldükleridir.
AĐHM, iddialarını kanıtlamak için, birinci ve ikinci baꢀvuranların, gerçekçi ve
mantıksal olarak kendilerinden beklenen her ꢀeyi yaptıkları kanısındadır. Oğlunun askerlerce
öldürülmesine sebep olan olayları gören tanıkları bulunan üçüncü baꢀvuran Rabia Karakoç’un
aksine, birinci ve ikinci baꢀvuranların Hacire Ceylan’dan baꢀka bir görgü tanığı yoktu.
Yukarıda da anıldığı üzere, Hükümet’in 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planını ve – Albay
Yılmaz’a göre bir bölgeden sorumlu birimleri belirlemeyi mümkün kılacak – “nihai
rapor/detaylı operasyon raporu”nu sunamaması, baꢀvuranların tanıklık yapamadığı ve
Komisyon’un sözkonusu bölgede ne olduğuna dair birebir bilgisi bulunan askeri personele
çağrı yapamadığı anlamına gelmektedir. AĐHM ayrıca, “nihai rapor/detaylı operasyon
raporu”nun yerel soruꢀturma makamlarına ve hatta Askeri Mahkeme’ye dahi sunulmamıꢀ gibi
gözüktüğüne iꢀaret eder. Bu ꢀartlar çerçevesinde, baꢀvuranların ve AĐHS kurumlarının da,
Hükümet’in iꢀbirliği olmadan bu belgelere ulaꢀma imkanı olmamıꢀtır.
Bu davanın olayları çerçevesinde, kanıtların Sorumlu Hükümet’in elinde bulunduğu
durumda, AĐHM, baꢀvuranların iddialarını destekleyecek yeterli kanıt sunamadığı sonucuna
varmanın uygun olmayacağı kanısındadır. Bu safhada, AĐHM, bir baꢀvuran tarafından öne
sürülen iddiaları doğrulayacak veya reddedecek bilgiye ulaꢀma imkanı olan tarafın yalnızca
sorumlu Hükümet olması halinde, - tatminkar bir açıklama yapmaksızın - Hükümet’in bu tür
bilgileri vermemesinin, baꢀvuranın iddialarının dayanağı olduğu doğrultusunda çıkarımlar
yapılmasına sebep olabileceğini bir kez daha tekrarlar.
Buna ek olarak, AĐHM daha önce de, sözkonusu olayların tamamen veya büyük bir
kısmının makamların kendi bilgileri dahilinde olduğu hallerde – bu makamların denetiminde
gözaltında tutulan insanların durumunda olduğu gibi – bu gözaltı durumları esnasında
meydana gelen yaralanmalar ve ölümlere iliꢀkin kuvvetli karineler doğuracağını belirtmiꢀtir.
Dolayısıyla, bireyin sağlıklı halde gözaltına alındığı fakat serbest kaldığı tarihte yaralanmıꢀ
olduğu durumlarda, Devlet, bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir
açıklama getirmekle yükümlüdür, aksi takdirde, AĐHS’nin 3. maddesi bağlamında bu bir
problem teꢀkil eder (bkz. Tomasi – Fransa, 27 Ağustos 1992 kararı, Seri A no. 241-A, ss. 40-
41, §§ 108-111; Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 kararı, Seri A no. 336, ss. 25-26, § 34; ve
Selmouni – Fransa [BD], no. 25803/94, § 87 AĐHM 1999-V). Bu gibi durumlarda, kanıt
yükümlülüğünün makamlara ait olduğu düꢀünülebilir (bkz. diğerlerinin yan sıra, Salman –
Türkiye [BD], no. 21986/93, § 100, AĐHM 2000-VII).
AĐHM, sağlıklarından Devlet’in sorumlu olduğu, gözaltında tutulan kiꢀilerin durumları
ile, Devlet makamlarının denetiminde olan bölgelerde yaralı veya ölü bulunan kiꢀilerin
durumları arasında bir paralellik görmenin meꢀru olduğu kanısındadır. Bu tür bir paralellik,