COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
AKKUM VE DĐĞERLERĐ/Türkiye Davası*  
Bavuru No. 21894/93  
Strazburg  
24 Mart 2005  
USULĐ ĐꢁLEMLER  
Davanın nedeni, üç Türk vatandaı vatandaı Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia  
Karakoç’un (“bavuranlar”), 4 Mayıs 1993 tarihinde, Đnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri  
Korumaya Dair Sözleme’nin (“Sözleme”) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa  
Đnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) yaptıkları bavurudur. (bavuru no. 21894/93).  
Adli yardım verilen bavuranları, görevlerini Đngiltere’de ifa etmekte olan avukatlar  
Kevin Boyle ve Françoise Hampson temsil etmitir. Türk Hükümeti’ni (“Hükümet”) kendi  
Ajanları temsil etmitir.  
Bavuranlar, AĐHS’nin 2, 3, 6, 13, 14 ve 18. maddeleri ile AĐHS’ye ek 1 No.lu Protokol’ün  
1. maddesine dayanarak, özellikle, akrabalarının 10 Kasım 1992 tarihinde düzenlenen bir askeri  
operasyon sırasında güvenlik güçleri tarafından kanuna aykırı ekilde öldürülmüolduğunu ve  
yetkili makamların, sözkonusu öldürmeye ilikin yeterli bir soruturma yürütmediklerini iddia  
etmitir. 10 Nisan 1998 tarihinde sunulan görülerinde, bavuranlar Komisyon’a AĐHS’nin 6.  
maddesine dayandırdıkları ikayetlerini daha fazla sürdürmek istemediklerini bildirmilerdir.  
18 Ekim 1994 tarihinde Strazburg’da bir duruma yapılmıve 5 Mart 1996 tarihinde  
bavurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilerek 1 Kasım 1999 tarihinde Komisyon henüz  
davayı incelemeyi tamamlamamıolduğu halde AĐHS’ye ek 11 No.lu Protokol’ün ikinci  
hükmü olan 5 § 3. madde gereğince AĐHM’ye havale edilmitir.  
Bavuru ile ilgili olarak AĐHM’nin Birinci Dairesi görevlendirilmitir (AĐHM Đç Tüzüğü’nün  
52 § 1. maddesi). Sözkonusu daire içerisinde, davayı inceleyecek Heyet (AĐHS’nin 27 § 1.  
maddesi) Đç Tüğün 26 § 1. maddesinde öngörüldüğü üzere tekil edilmitir. Türkiye’yi tem-  
silen seçilen avukat Rıza Türmen, davadan çekilmitir (28. madde). Hükümet dolayısıyla ad  
hoc yargıç olarak Feyyaz Gölcüklü’yü atamıtır (AĐHS’nin 27 § 2. maddesi ve Đç Tüğün 29  
§ 1. maddesi).  
Bavuranlar ve Hükümet, esaslar hususunda görülerini sunmutur (Đç Tüzüğün 59 §  
1. maddesi). Taraflar, karılıklı görülerine yazılı olarak cevap vermitir.  
1 Kasım 2004 tarihinde AĐHM, Dairelerinde değiiklik yapmıtır (Đç Tüzüğün 25 §  
1. maddesi). Sözkonusu dava ile ilgili olarak yeni oluturulan Birinci Daire görevlendirilmiꢀ  
tir  
(Đç Tüzüğün 52 § 1. maddesi).  
* Dıileri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî Đꢀler Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiolup, gayrıresmî tercümedir.  
____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî Đꢀler Genel  
Müdürlüğütarafından yapılmıolup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiꢀ  
olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koulu ile Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
I. DAVA OLAYLARI  
Bavuranlar, Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, sırasıyla 1944, 1928 ve  
1930 doğumlu ve Kürt kökenli Türk vatandalarıdır. Bavuranlar, 10 Kasım 1992 tarihinde  
güvenlik güçleri tarafından öldürüldükleri iddia edilen Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve  
DerviKarakoç’un babası, erkek kardei ve annesidir. Öldükleri tarihte bavuranların  
akrabaları sırasıyla 29, 70 ve 33 yalarındadır.  
A. Giri  
Özellikle 10 Kasım 1992 tarihinde gelien olaylarla ilgili olan dava olayları, taraflar  
arasında ihtilaflıdır.  
Olaylar, taraflar tarafından sunulduğu ekliyle, aağıda kaydedilen Kısım B’de  
belirtilmitir (paragraflar 12-29). Hükümet’in olaylarla ilgili görüleri aağıda kaydedilen  
Kısım C’de özetlenmitir (paragraflar 30-34). Bavuran ve Hükümet tarafından sunulan  
belgeye dayanan ifadeler Kısım D’de özetlenmitir (paragraflar 35-97).  
Komisyon, taraflar arasında ihtilaflı olan olayları saptamak için, AĐHS’nin eski 28 § 1.  
(a) maddesine uygun olarak tarafların da yardımı ile, bir soruturma balatmıtır. 10 Mart ve  
13 Mart 1997 tarihleri arasında Ankara’da ifade alacak üç temsilci atamıtır. Aağıda  
kaydedilen 17 tanıkla birlikte ikinci ve üçüncü bavuranla görülerdir: Abdurrahman  
Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman, Hacire Ceylan, Hüseyin  
Yılmaz, Alaattin Aydın, Koray Türkan, Nihat Turan, Ömer Faruk Köksal, Hüseyin Bakır,  
Ersan Topaloğlu, Mürit yılmaz, Muhammed Özdemir, Tuncer Arpacı, Murat Koç ve son  
olarak Ramazan Dal. Sözkonusu görgü tanıkları tarafından verilen sözlü ifadelerin özeti  
aağıda kaydedilen Kısım E’de bulunmaktadır (paragraflar 98-174).  
Đlk bavuran, Zülfü Akkum ile birlikte Hediye Akelma da çağırılmıtır, fakat  
Komisyon temsilcileri görümeye gelmemilerdir. Akkum’un avukatı Zülfü Akkum’un  
hayatından endie etmesi nedeniyle temsilcilere ifade vermek istemediğini belirtmitir.  
Sözkonusu olaylara tanık olduğu iddia edilen ve ismi bavuranlar tarafından belirtilmemiꢀ  
olan Hediye Elma Akodun da temsilcilere ifade vermek istememitir ve hiçbir neden ileri  
sürmemitir. Son olarak, sözkonusu tarihte Dicle Kasabası’nın belediye bakanı olan ve ismi  
bavuranlar tarafından belirtilmemiolan Mehmet Güranioğlu da temsilcilerle görümemitir.  
B. Bavuranların Olaylar Hakkındaki Görüleri  
Bavuranlar Zülfü Akkum ve Hüseyin Akan, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle Đdari  
Kaza Bölgesi’nde kurulmuKurunlu Köyü’ndendir. Rabia Karakoç, yine Dicle Havalisi’nde  
olan Kırkpınar Köyü’ndeki KayaKöyü’ndendir.  
Kurunlu Köyü ve KayaKöyü, oldukça dağlık bir alanda kurulmutur ve  
birbirlerinden yaklaık 45 dakika yürüme mesafesindedir. Kurunlu Köyü’ne yakın ve  
Kaya’tan bir saat yürüme mesafesinde Kurunlu düzlüğü bulunmaktadır. Sözkonusu düzlük,  
çok az bir yükselti dıında tamamen düzdür. Ancak, yer yer ormanlarla kaplı olan dağlarla  
çevrelenmitir. Bu düzlük ve onu çevreleyen dağlık alan, Kurunlu sakinleri tarafından  
hayvanlarını otlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Kurunlu düzğünün kuzeyinde, Kaya’tan  
iki buçuk saat yürüme mesafesinde Çevrecik köyü bulunmaktadır. Kurunlu Köyü’nün güney  
doğusunda 10 Nisan 1992 tarihinde güvenlik güçlerinin, köy muhtarı Hüseyin Akdıvar’ın evi  
de dahil olmak üzere dokuz köylünün evini yaktığı Kelekçi Köyü bulunmaktadır (bkz.  
Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-  
IV).  
10 Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum, Kurunlu Köyü’nün muhtarıydı. Oğlu  
Mehmet, onunla birlikte sürekli olarak köyde yaamıyordu, ancak, 10 Kasım’da, Mehmet  
köyünü ziyaret etmitir. Mehmet köydeyken, çobanlık görevini üstlenmesi gerektiğini  
öğrenmitir. Köylülere ait hayvanlara bakmakla görevlendirilmidört köylü bulunmaktadır:  
Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve iki kadın, Hacire Ceylan ve Hediye Akodun.  
10 Kasım’da 8.00-9.00 civarlarında Mehmet Akan ve Mehmet Akkum, köy  
hayvanlarını Kurunlu düzlüğü ve çevresinde otlatmak üzere Kurunlu Köyü’nü terketmitir.  
Köyden ayrılmalarının hemen ardından, diğer iki kadın çoban da sürülerini Kurunlu  
düzlüğüne götürmek üzere köyü terketmitir. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum sürüleri,  
düzlüğü çevreleyen dağlık alana götürürken, iki kadın çoban iki sürüyü ayrı tutmak için kendi  
sürüleriyle düzlükte kalmıtır.  
Askeri bir operasyon düzenlendiğini fark ettiklerinde düzlükte uzun süredir  
bulunmamaktaydılar. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum dağlık alanda bulundukları sırada,  
ilk olarak askerlerin izlediği yola rastlamıtır. Dağlık alanda gizlenmiolan askerlerle  
çevrelenmilerdir.  
Devam etmekte olan bir operasyon olduğunu ve askerlerin düzlüğü çevreleyen dağlık  
bölgede gizlenmiolduklarını fark ettiklerinde Hacire ve Hediye düzlük alanda  
bulunmaktaydı. Düzlüğün sınırlarına yaklatıkları sırada askerlere rastlamılardır. Hacire’nin  
keçilerinden bazıları, düzlükten ayrılıp dağlık alandaki ormanlara doğru gitmeye balamıtır.  
Hacire, keçileri gözden kaybetmek istemediği için ve çalılığa girmelerini engellemek  
amacıyla keçileri takip etmitir.  
Ayrıca, ormanlık alanın sınırlarında, iki asker Hacire’yi durdurmutur. Ona ve  
Hediye’ye hayvanları terkedip evlerine dönmelerini söylemilerdir. Hediye ayrılmayı kabul  
etmi, fakat Hacire keçilerini almak için ısrar etmitir. Askerler, ısrar ettiği için Hacire’ye  
tüfeklerinin dipçikleri ile vurmutur. Sonuç olarak, Hacire de köye doğru Hediye’yi takip  
etmeye koyulmutur. Köye döndüklerinde, Hüseyin Akan’a Mehmet Akan’ı askerler  
tarafından dövüldüğü sırada yardım isterken gördüklerini bildirmilerdir. Mehmet Akan ve  
Mehmet Akkum, en son bir grup askerin olduğu dağlık alanda canlı görülmütür.  
Đki kadın düzlükten köylerine dönerken, iki çocuğuyla atının üzerinde olan Derviꢀ  
Karakoç’a rastlamıtır. Annesi, Rabia Karakoç, karısı Güllü, kız kardei Hayriye Karaman ve  
son olarak bir akrabaları Zeliha Karakoç onu ayakta takip etmektedir. Akrabalarını ziyaret  
etmek üzere Çevrecik Köyü’ne gitmektedirler.  
Derviatını üzerinde, Hacire ve Hediye’nin yanından geçmitir, fakat Hacire ve  
Hediye aralarında Rabia Karakoç’un da olduğu kadınları durdurmutur. Rabia’ya  
yolculuklarına devam etmemeleri gerektiğini, her yerde askerler olduğunu ve Dervi’i  
yakalayabileceklerini söylemilerdir. Dervi, 10-15 metre gittikten sonra atını durdurmuve  
kadınların neden durduğunu anlamak için onlara doğru bakmıtır. Annesi Dervi’e kadınların  
askerler hakkında ne söylediğini bildirdiğinde, Dervide gitmemelerinin iyi olacağını  
belirtmitir.  
Ancak o sırada Hacire’ye evine dönmesini söyleyen askerler ormanlık alandan çıkmı,  
Dervi’e yaklave ona atından inmesini ve kimlik kartını göstermesini söylemitir. Derviꢀ  
atından inmive çocukları annesi ile karısına teslim etmitir. Atı da teslim etmek istemitir  
fakat askerler buna engel olmutur. Dervi’in kimlik kartına bakmılar ve onu geri cebine  
koymulardır. Daha sonra kadınlar kendilerini izlerken Dervi’i ormanlık alana  
götürlerdir.  
Askerler tüfeklerinin dipçikleri ile Dervi’in omzuna vurmutur. Daha sonra tek bir  
tabanca atıı duyulmuve hemen ardından düzlüğün çevresinden ateedilmeye balanmıtır.  
Rabia, oğlunu vuran bir ategörmütür. Mermiler her yanın tozla kaplanmasına neden  
olmutur. Kadınlar korkmubir vaziyette köylerine kaçmılardır. Sürekli ekilde ateꢀ  
edilmeye balanmadan önce, Dervi’in cesedine yaklamayı baaramalardır.  
Kadınlar kendi köylerine dönmütür. Ertesi gün, Rabia oğlunu aramak için kendisine  
elik edecek birisini bulmak üzere Kurunlu Köyü’ne gitmitir. Ancak, kimse kendisine elik  
etmek istememitir. Köylüler, o günün sabahında Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’u aramak  
üzere düzlüğe gitmiler, fakat yalnızca hayvan ölüleriyle karılaarak aramalarını  
tamamlamadan köylerine geri dönmülerdir.  
Zülfü, oğluyla ilgili soruturma yapmak için Dicle Kasabası’na gitmiolduğu için  
Rabia, Zülfü Akkum’un karısı ile konumutur. Hüseyin Akan da kardei hakkında bilgi  
edinmek için Zülfü Akkum ile gitmitir. Düzlükler civarındaki tepelerde askerler onları  
çevreledikten sonra ne olduğunu bilmek istemilerdir. Kendileri ile birlikte Dicle Merkez  
Karakolu’na giden Dicle belediye bakanı Mehmet Güranioğlu ile karılalardır. Bir  
yarbay, askerlerin henüz dönmediğini söylemitir. O gece Dicle’de kalmılardır.  
Ertesi sabah, 12 Kasım tarihinde, Dicle Cumhuriyet Basavcılığı’na gitmilerdir.  
Öğlen köye telefon ettiklerinde, Mehmet Mehmet Akan ve Mehmet Akkum hakkında hala  
bilgi yoktur. Saat 14.30’da tekrar aradıklarında, Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un  
cesetlerinin bulunduğunu öğrenmilerdir. Cumhuriyet Savcısı’na haber vermive Savcı’dan  
cesetleri almak için bir araba göndermesini istemilerdir. Zülfü cesetleri almak üzere köye  
dönmütür.  
Köyülüler, Dervi’in ve Mehmet Akan’ın cesetlerini bulmutur. Dervi’in atının  
cesedi de Mehmet Akan’ın cesedinin bulunduğu düzlük alandadır. Etrafta kullanılmıꢀ  
fieklerle birlikte birçok hayvan ölüsü vardır.  
Köylüler Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un cesetlerini köylerine götürmütür.  
Zülfü, cesetleri Dicle’ye götürüp otopsilerini yaptırmak üzere taksiyle gelmitir.  
Zülfü Akkum, 16 Kasım’da Elazığ’daki karakola gidene kadar oğlunun baına neler  
geldiğini öğrenememitir.14 Kasım’da kendisine bir jandarma komutanı tarafından Elazığ’da  
iki ceset bulunduğu ve bunlardan birinin oğlu olabileceği söylenmitir. Karakolda kendisine  
biri oğlu Mehmet’e ait olan iki ceset fotoğrafı gösterilmitir. Ceset çok kötü durumdadır ve  
kulakları kesilmitir. Sol kolunun üst kısmının derisi yüzülmütür.  
Gerekli yasal formaliteler tamamlandığında, Zülfü Akkum, hiç kimsenin sahip  
çıkmaması nedeniyle cesedin gömüldüğü Elazığ Mezarğı’ndan cesedi almıve gömülmesi  
için köyüne götürmütür.  
C. Hükümet’in Olay Hakkındaki Görüleri  
10 Kasım 1992 tarihinde Elazığ’daki güvenlik güçleri, Elazığ’daki Bukadi Köyü  
yakınlarında PKK militanlarına karı askeri bir operasyon düzenlemitir. Mehmet Akkum,  
silahlı PKK militanları ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatımada hayatını yitirmitir. Olay  
sırasında PKK’ya ilikin birçok doküman, ateli silahlar için cephane ve stoklar ele  
geçirilmitir.  
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Basavcısı tarafından Mehmet  
Akkum’a karı balatılan ilemlere, ölümü ardından son verilmitir.  
Ayrıca 10 Kasım 1992 tarihinde Arıcak Köyü yakınlarında Dicle güvenlik güçleri ve  
silahlı PKK militanları arasında iddetli bir çatıma balamıtır. Karakoç ve Akan sözkonusu  
çatıma sırasında hayatlarını yitirmitir.  
Üç kiinin öldürülmesine ilikin açılan hazırlık soruturması sonucunda, 19 Ağustos  
1994 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’na bir iddianame sunulmutur. Yedi  
jandarma askeri ve memuru, birden fazla kiiyi öldürmekle suçlanmıtır.  
Ceza davası, Elazığ’daki 8. Kolordu’ya (“Askeri Mahkeme”) bağlı Askeri  
Mahkeme’ye havale edilmitir. Mahkemenin, bavuranların ve isimleri verilen tanıkların  
isimlerini belirleme çabaları baarısız olmutur. Yalnızca, olaylara ahit olduklarını inkar  
eden iki tanığın izini belirlemek mümkün olmutur. 21 Aralık 1995 tarihinde Askeri  
Mahkeme, jandarmaların bavuranların akrabalarını öldürmek hususunda beraat etmesine  
karar vermitir.  
D. Taraflar Tarafından Sunulan Yazılı Đfade  
Aağıda kaydedilen bilgiler, taraflar tarafından sunulan dokümanlardan elde edilmitir.  
1. Askeri Operasyon  
Olayın gerçekletiği mahalde hazırlanmıve el yazısıyla yazılmıbir askeri operasyon  
raporu, 11 Kasım 1992 tarihinde yedi jandarma memuru ve askeri tarafından hazırlanmıve  
imzalantır. Dokümanın en baında, 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1 Askeri Operasyon  
Planı’na bir gönderme yapılmıtır. Sözkonusu planın bir nüshası Komisyon’a ya da  
Mahkeme’ye sunulmamıtır.  
Raporda 10 Kasım 1992 tarihinde sabah saat 3.00’te Elazığ’dan dört, Palu’dan iki,  
Alacakaya’dan dört, Kovancılar’dan üç, Arıcak’tan dört jandarma komando taburu,  
Üçocak’tan bir, Arıcak’tan bir jandarma taburu ve Dicle’den bir grup jandarma komando  
taburunun planlı bir askeri operasyon balattığı belirtilmitir. Operasyona Sancak-1 kod adı  
verilmitir.  
Aynı sabah saat 6.30’ta bir grup terörist ve Arıcak’tan dört jandarma komando taburu  
arasında Bukardi Köyü yakınlarındaki Payidar Tepeleri’nde, (00, 59) koordinatlarında silahlı  
bir çatıma balamıtır. Çatıma o gün 18.00’e kadar aralıklarla devam etmitir. Çatıma  
sırasında askerler, Kurunlu Köyü sakinlerine ait hayvan sürüleri ardına gizlenen ve askerlere  
ateaçan teröristlere atele karılık vermitir.  
Ertesi gün sabaha karı askerler tarafından balatılan aratırmada bir ceset  
bulunmutur. Askerler, bulunan cesedin teröristlere yardım ve yataklık eden bir kiiye ait  
olduğu kanısına varmıtır. Ceset üzerinde kimliğini tespit etmeye yardımcı olacak bir  
doküman bulunmamıtır. Aratırma sırasında askerler, aralarında bekullanılmıG3 tüfek  
fieği, on bir kullanılmıKalashnikov tüfek fieği ve yüz otuz altı kullanılmıBKC tüfek  
fieği bulunan bir grup kullanılmıfiek ele geçirmitir.  
Ayrıca, (00, 59) koordinatlarında bir sığınak ortaya çıkarılmıve içerisinde saklanan  
yiyecekle birlikte askerler tarafından imha edilmitir. 11 Kasım 1992 tarihinde 13.30’ta sona  
eren operasyonda görev alan askerler arasında ölü ya da yaralı bulunmamaktadır.  
Olay mahallinde hazırlanmıolan sözkonusu raporun daha sonraki bir aamada  
daktiloda yazılmıolduğu düünülmektedir. Ancak, el yazısı ile ve daktilo ile yazılmıꢀ  
raporlar arasında iki karıtlık bulunmaktadır. Daktiloda yazılmıraporda, Palu’dan dört  
jandarma komando taburunun operasyonda görev aldığı belirtilirken, el yazısıyla hazırlanmıꢀ  
raporda Palu’dan yalnızca iki taburun görev aldığı belirtilmitir. Ayrıca, el yazısı ile  
hazırlanmırapora göre, Alacakaya’dan dört jandarma jandarma komanda taburu  
operasyonda görev alırken, daktilo ile hazırlanmıraporda sözkonusu taburlara  
değinilmemitir.  
Operasyon bölgesinde bulunmuolan raporlar ve kullanılmıfiekler, 20 Kasım 1992  
tarihinde Arıcak Jandarma Karakolu komutanı Yüzbaı Mürit Yılmaz tarafından Palu  
Cumhuriyet Basavcılığı’na teslim edilmitir.  
11 Kasım 1992 tarihinde diğer bir askeri rapor da aralarında Albay Hüseyin Yılmaz’ın  
da bulunduğu dört kii tarafından hazırlanmıve imzalanmıtır (bkz. yukarıda kaydedilen  
paragraf 113 ve 124 arası). Sözkonusu rapor aralarında Đçileri Bakanlığı’nın da bulunduğu  
bir grup yetkili makama gönderilmitir. Raporda, operasyon ardından ele geçirilen cesedin  
terörist bir örgüte üye mensup ya da terörist bir örgüt mensuplarına yataklık eden bir kiiye ait  
olduğu belirtilmitir. Ceset, daha sonra kimlik tespiti ve otopsi için Palu Köyü’ndeki  
Cumhuriyet Basavcısı’na teslim edilmitir.  
Sözkonusu rapor, olay mahallinde hazırlanmıolan raporun el yazısı ve daktilo ile  
hazırlanmınüshaları ile çelimektedir. Rapora göre, operasyonda Palu’dan bir,  
Alacakaya’dan dört, Arıcak’tan üç jandarma komando taburu operasyonda görev almıtır.  
Üçocak’tan gelen jandarma taburuna değinilmemitir, fakat daha önceki raporun her iki  
nüshasında da belirtilmemiolan Karakoçan’dan gelen iki jandarma taburu operasyonda  
görev aldığından bahsedilmektedir. Ayrıca, sözkonusu rapora göre terörist sığınağının  
koordinatları, daha önce olay mahallinde hazırlanmıolan raporda belirtildiği gibi (00, 59)  
değil, (97, 59)dur.  
2. Hazırlık Soruturması  
12 Kasım 1992 tarihinde Cumhuriyet Basavcısı Nihat Turan ve Dr. Alaattin Aydın  
tarafından bir ceset tetkik raporu hazırlanmıve imzalanmıtır.  
Raporda, cesedin yaklaık olarak 30-35 yalarında bir adama ait olduğu belirtilmitir.  
Her iki kulağı da kayıptır ve midesinin üst kısmı ile sırtının sağ kısmında kurunun girdiği  
birer delik bulunmaktadır. Sol eline bir mermi girmive çıkmıtır. Ayrıca, bir arapnelin yol  
açmıolabileceği diğer baka izler ve yanık izleriyle birlikte on santim uzunluğunda bir  
merminin yol açtığı yara izleri bulunmaktadır. Doktor, ölme nedeninin ateetme olduğunu  
tespit etmitir. Ölme nedeninin tespit edilmiolması nedeni ile tam bir otopsi yapılmamasına  
karar verilmitir.  
Cesedin üzerinde kimliğinin tespit edilmesine yardımcı olacak hiçbir doküman  
bulunmamıtır. 12 Kasım 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Basavcısı tarafından gömme izni  
çıkarılmasını müteakiben ceset gömülmütür.  
13 Kasım 1992 tarihinde ilk bavuran, Zülfü Akkum, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle  
Kasabası’ndaki Cumhuriyet Basavcısı’na bir dilekçe sunmutur. Savcıya, oğlu Mehmet  
Akkum ve bir diğer köy sakini Mehmet Akan’ın, 10 Kasım 1992 tarihinde sabah erkenden  
hayvanlarını otlatmaya götürdüklerini ve akam eve dönmediklerini bildirmitir. Her yerde  
askerler olduğu için köylüler onları aramaya çıkmaktan çekinmitir. Ancak, 12 Kasım 1992  
tarihinde Zülfü Akkum ve bir grup köylü, kaybolan iki kiiyi aramaya çıkmıve Mehmet  
Akan ve DerviKarakoç’un cesetlerini, Karakoç’un elleri arkasında bağlı olarak  
bulmulardır. Zülfü Akkum, Cumhuriyet Savcısı’ndan cesetleri köye getirme hususunda  
kendisine yardımcı olmasını istemitir.  
13 Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akan’ın oğlu, Ali Akan ve DerviKarakoç’un  
kuzeni, Musa Karakoç Dicle Cumhuriyet Basavcısı’na birer dilekçe sunmuve akrabalarının  
güvenlik güçleri mensuplarınca öldürüldüklerini bildirmitir. Savcıdan cesetler üzerinde  
otopsi yapılmasını istemilerdir.  
13 Kasım 1992 tarihinde Dicle Cumhuriyet Basavcısı Đbrahim Engin ve Dr. Koray  
Aydın Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un cesetleri üzerinde harici incelemeler yapmıtır.  
Đnceleme sırasında, Mehmet Akan’ın oğlu babasının cesedini ve kuzeni de DerviKarakoç’un  
cesedini tehis etmitir. Rapora göre, 66 yaındaki Mehmet Akan’ın ölüm nedeni, sağ kulağın  
arkasından girerek sol kulağın üzerinden çıkan bir mermidir. Ölümlerin nedeninin tespit  
edilmesi nedeni ile cesetler üzerinde tam bir otopsi yapılmamasına karar verilmitir.  
Bavuranların avukatları, Mahkeme’ye 7 Haziran 1993 tarihinde Londra’daki Charing  
Cross and Westminster Tıp Okulu’nda adli tıp uzmanı olan Dr. Peter Vanezis tarafından  
hazırlanan bir rapor sunmutur. Sözkonusu raporun bulguları, Mehmet Akkum ve Mehmet  
Akan’ın cesetlerinin fotoğraflarına dayanmaktadır.  
Dr. Vanezis’in raporu, Mehmet Akkum’un cesedindeki, yüzündeki sıyrık ve çürükleri,  
her iki kulağındaki yırtılmaları, boynun ön kısmındaki çürüklerin toplamını, sol alt göğüs ve  
karındaki kapsamlı çürükleri ve sağ koltuk altındaki sirküler bir deliği içeren kapsamlı  
yaralanmaları listelemektedir. Sözkonusu raporda, ayrıca, ölüm ardından derinin, göğüs, üst  
karın, sol üst kol ve sol elin arka kısmından kesip çıkarıldığı belirtilmitir. Dr. Vanezis,  
bedene verilen zararların sözkonusu bölgeye uzun, yuvarlak olması muhtemel bir tahta  
parçası veya çubuk ile vurulmasından kaynaklanmıolabileceği sonucuna varmıtır. Ayrca,  
aynı bölgenin tekmelenmiya da darbe almıolması da muhtemeldir. Sözkonusu bölgeye  
yapılan vurular, acil tıbbi müdahale olmaksızın dalağın hayati boyutta zarar görmesine neden  
olmuolabilir. Yüzdeki yaralanmaların, yumruk darbelerinden kaynaklanmıolması  
muhtemeldir. Dr. Vanezis, Mehmet Akan’ın sol kulağının üst kısmında silah atıından  
kaynaklanan izler gözlemlemitir.  
16 Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum’a, Elazığ’daki yetkili makamlar tarafından  
gömülen cesedin fotoğrafı gösterilmitir (bkz. yukarıdaki paragraf 47). Zülfü Akkum, ölen  
kiinin kendi oğlu Mehmet Akkum olduğunu tehis etmitir. Ertesi gün, mezarlıkta ceset  
kendisine teslim edilmitir.  
17 Kasım 1992 tarihinde, Dicle Karakolu komutanı Binbaı Ersan Topaloğlu, Dicle  
Cumhuriyet Savcılığı’na Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un cesetlerinin Arıcak Kasabası  
yetki alanı dahilinde bulunmuolduğunu bildirmitir. Binbaı Topaloğlu, daha sonra  
Cumhuriyet Savcısı’na, radyo bağlantılarından, cesetlerin bulunduğu bölgede planlı bir  
operasyon gerçekletirildiğini anlamıolduğunu bildirmitir.  
25 Kasım 1992 tarihinde Güllü Karakoç ve Rabia Karakoç, Đnsan Hakları Derneği’nin  
Diyarbakır ubesi’ne detaylı ifadeler sunmuve DerviKarakoç’un öldürülmesine yol açan  
olaylarda tanık oldukları durumları tasvir etmilerdir. 26 Kasım 1992 tarihinde Hüseyin Akan  
ve Zülfü Akkum da Đnsan Hakları Derneği’ne ifadelerini sunmutur.  
23 Aralık 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Basavcısı Nihat Turan hazırlık  
soruturmasına ilikin dokümanları incelemive “9 Kasım 1992 tarihinde Payidar tepelerinde  
PKK mensupları ve askerler arasında çıkan çatımada kimliği belirlenemeyen bir teröristin”  
öldürülmesini aratırma yetkisine sahip olmadığına karar vermitir. Nihat Turan, sözkonusu  
kararı Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na göndermitir.  
30 Aralık 1992 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,  
kararı Nihat Turan’a geri göndermive kendisinden soruturma dosyasını tamamlamasını,  
cesedin fotoğraflarını dosyaya eklemesini ve geri göndermesini istemitir.  
8 Haziran 1993 tarihinde Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığı’ndan  
komutanlıkta cesedin fotoğraflarının bulunup bulunmadığını bildirmelerini istemitir.  
18 ubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Basavcısı, Nihat Turan’a Mehmet  
Akkum’un cesedinin tehisine ilikin dokümanları göndermitir (bkz. yukarıdaki paragraf 53).  
24 ubat 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’na ölen kiinin isminin Mehmet Akkum olduğunu bildirmitir.  
10 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, 18 ubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet  
Basavcısı’ndan aldığı bilgileri gözardı ederek, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına “9  
Kasım 1992 tarihinde öldürülen kimliği belirlenememiteröristin” cesedinin fotoğrafları olup  
olmadığını sormutur.  
17 Mart 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı, Nihat Turan’a 9  
Kasım 1992 tarihinde hiçbir operasyon düzenlenmediğini ve sonuç olarak da herhangi bir  
ceset ele geçirilmediğini bildirmitir. Ancak, 23 Ocak 1993 tarihinde, bir teröristin  
öldürülğü, fakat askerlerin cesedin fotoğraflarını çekme fırsatını bulamadığı bir operasyon  
düzenlenmitir.  
29 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Dicle Cumhuriyet Basavcısı’ndan gelen bir  
talebe cevabında, daha önce kimliği belirlenememiolan cesedin Mehmet Akkum’a ait  
olduğunun anlaıldığını bildirmitir.  
30 Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne Arıcak  
Jandarma Komutanlığı’ndan alınan operasyon raporlarını göndermitir.  
Aynı gün Nihat Turan, Mehmet Akkum’un cesedini tehis etmiolmasına rağmen,  
“ölü teröristin” kimliğini belirleme çabalarına devam etmive Elazığ Polis Karakolu’na  
dosyalarında cesedin fotoğraflarını olup olmadığını soran bir mektup göndermitir. Daha  
sonra, mektubunda cesedi tarif etmitir.  
Yine aynı gün Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına baka bir  
mektup göndermive 10 Mart 1993 tarihli mektubunda operasyon tarihinin yanlılıkla 9  
Kasım 1992 olarak belirtildiğini bildirmitir. Nihat Turan daha sonra komutana, “9 Kasım  
1992 tarihindeki operasyon sırasında öldürülen” teröristin cesedinin fotoğraflarının bulunup  
bulunmadığını sormutur.  
3 Nisan 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı Nihat Turan, 9 Kasım  
1992 tarihinde herhangi bir operasyon düzenlenmediğini, fakat 11 Kasım 1992 tarihinde  
silahlı bir çatımayı müteakiben bir cesedin ele geçirildiğini bildirmitir. Ancak, cesedin  
fotoğraflarına sahip değildir.  
8 Nisan 1993 tarihinde Elazığ Polis Karakolu, Nihat Turan’a cesedin bir fotoğrafını  
göndermive cesedin 16 Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akkum olarak tehis edilmiꢀ  
olduğunu bildirmitir.  
19 Nisan 1993 tarihinde Nihat Turan kadastro memurluğuna “Mehmet Akkum adlı  
teröristin ölümünü kaydetmelerini” isteyerek doğum, evlenme ve ölüm kayıtlarını isteyen bir  
mektup göndermitir.  
14 Mayıs 1993 tarihinde Nihat Turan, davayı aratırma yetkisine sahip olmadığına dair  
diğer bir karar vermive dosyayı, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göndermitir.  
Sözkonusu suça kararda, “Mehmet Akkum adlı teröristin 9 Kasım 1992 tarihinde PKK ve  
güvenlik güçleri arasında çıkan silahlı çatıma sırasında öldürülmesi” eklinde değinilmitir.  
21 Mayıs 1993 tarihinde u an Mehmet Akkum’un öldürülmesini soruturmakla  
görevli olan Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Basavcısı, yukarıda  
kaydedilen yetkisizlik kararına değinmive ölmüolduğu için Mehmet Akkum aleyhine davet  
açmamaya karar vermitir. Sözkonusu kararda, ölen kiiye “üpheli” eklinde değinilmitir.  
Hükümet tarafından Komisyon’a sunulan dokümanlardan 22 Ekim 1993 ve 3 Kasım  
1993 tarihlerinde Adalet Bakanlığı’na Bağlı Uluslararası Hukuk ve Dıilikiler  
Müdürğü’nün (“Müdürlük”) Nihat Turan’dan ve Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi  
Cumhuriyet Savcısı’ndan, öldürmelere ilikin soruturma hususunda bilgi istemitir.  
Müdürlük, sözkonusu bilgiyi Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na sunulmak üzere görüler  
hazırlayabilmek amacıyla istemitir.  
10 Kasım 1993 tarihinde Nihat Turan Dicle’deki makama dört mektup göndermi,  
Dicle Jandarma Komutanlığı ile irtibata geçilmesini istemive öldürülmelere ilikin herhangi  
bir doküman bulunup bulunmadığını öğrenmek istemitir. Nihat Turan ayrıca Dicle  
Cumhuriyet Savcısı’na bir yıl önce ölen kiinin akrabaları tarafından sunulan dilekçeler  
hakkında bilgi vermi(bkz. yukarıdaki paragraf 48-49) ve Cumhuriyet Savcısı’ndan, ölen  
kiinin akrabalarından öldürmelere ilikin bilgi almasını istemitir.  
25 Kasım 1993 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,  
Müdürğe Savcılık tarafından 21 Mayıs 1993 tarihinde (bkz. yukarıdaki paragraf 71) alınan  
yetkisizlik kararını, ve ayrıca sözkonusu kararın, Mehmet Akkum’un öldürülmesine ilikin  
soruturmayı sonlandırdığını bildirmitir. Dosya, tanık ismi içermediği için hiç kimse  
sorgulanmamıtır.  
3 Aralık 1993 tarihli mektupla Nihat Turan Müdürlüğe Savcığın halen Mehmet Akan  
ve DerviKarakoç ‘un öldürülmesine ilikin soruturmaya devam ettiğini, operasyonda görev  
alan askerlerin kimliklerini henüz tespit edememiolduğunu ve muhtemel görgü tanıklarından  
bilgi toplamaya çalığını bildirmitir. Sözkonusu mektuptan anlaıldığına göre, Nihat  
Turan’a, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan Mehmet  
Akkum’un öldürülmesine ilikin soruturmayı sona erdiren yetkisizlik kararı hakkında bilgi  
verilmemitir.  
16 Aralık 1993 tarihinde Dicle Cumhuriyet Savcısı, daha sonra Nihat Turan yapılan  
bir istek üzerine (bkz. yukarıdaki paragraf 73), Zülfü Akkum’dan ifade almıtır. Zülfü  
Akkum, öldürülmelerin ertesi günü Dicle Valisi’ne ve Dicle Jandarma Komutanı’na  
öldürmelerle ilgili bilgi verdiğini ve öldürülmelerin nasıl gerçeklemiolabileceğine ilikin  
bilgi edinmeye çalığını doğrulamıtır.  
Nihat Turan’ın 10 Kasım 1993 tarihli ölen kiinin akrabalarının bulunması (bkz.  
yukarıdaki paragraf 73) isteğine karılık, yetkili makamların Musa Akkuve Ali Aklan isimli  
akrabaları bulma çalımaları baarısızlıkla sonuçlanmıtır. Sözkonusu çalımalar 7 Mart 1994  
tarihine kadar devam etmitir.  
3 Ağustos 1994 ve 1 Kasım 1995 tarihleri arasında Dicle ve Palu’da yetkili  
makamlarca yürütülen soruturma, ölen kiinin akrabalarının izlerini bulmakla sınırlı  
kalmıtır. 10 Ekim 1994 tarihli bir mektupta yaadıkları köylerin PKK’dan gelen yoğun  
baskılar nedeniyle bir yıl önce boaltılmıolması nedeni ile sözkonusu akrabaları bulmanın  
mümkün olmadığı kaydedilmitir.  
13 ve 14 Ekim 1994 tarihlerinde Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, Diyarbakır Đnsan  
Hakları Derneği’ne ayrıca ifade vermive halen akrabalarının öldürülmesine ilikin hiçbir  
yetkili makam tarafından soruturulmadıklarını belirtmitir.  
3. Duruma  
7 Kasım 1995 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Basavcığı tarafından hazırlanan ve  
Müdürğe sunulan bir dokümandan, 11 Kasım 1992 tarihli askeri raporu imzalayan yedi  
jandarma memurunun (bkz. yukarıdaki paragraf 36) 19 Ağustos 1994 tarihinde bavuranların  
üç akrabasını öldürmekle suçlandığı anlaılmaktadır.  
Yine aynı dokümandan, huzurunda yedi jandarmanın sorguya çekildiği Elazığ Ağır  
Ceza Mahkemesi’nin 22 Haziran 1995 tarihinde jandarmaları yargılama ve dosyayı Askeri  
Mahkeme’ye gönderme yetkisine sahip olmadığı kararını verdiği anlaılmaktadır. Hükümet,  
Komisyon’a ya da Mahkeme’ye iddianamenin ya da Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı  
yetkisizlik kararının nüshalarını göndermemitir.  
Askeri Mahkeme, bavuranlar bulunamadığı için duruma sırasında onlarla temasa  
geçememive onları Mahkeme’ye çağıramamıtır. Ancak, köy çobanları Hacire Ceylan ve  
Hediye Akkoyun’nun (bkz. yukarıdaki paragraf 14) yerlerini tespit etmek ve duruma  
sırasında ifadelerini almak mümkün olduğu halde yapılmamıtır.  
Hacire Ceylan 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde, sözkonusu tarihte askerler  
ona bir operasyon gerçekletirmekte olduklarını ve evine dönmesini söyledikleri sırada köy  
ında hayvanlarını otlatmakta olduğunu belirtmitir. Askerlerin söylediklerine uymuve  
askerlerin Mehmet Akan’ı ya da diğer bir kiiyi dövdüklerini görmemitir.  
Hediye Akodun 23 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde gerçekletirilen herhangi  
bir operasyondan, Mehmet Akan’ın ya da diğer iki kiinin öldürülmesinden haberdar  
olmadığını belirtmitir.  
Duruma sırasında, sözkonusu tarihte herbirinin ülkenin farklı yerlerinde çalımakta  
olduğu yedi sanığın hepsi, Askeri Mahkeme’ye tanıklık etmek için Mahkeme huzuruna  
çıkmak istemediklerini bildirmilerdir. Sanıkların isteklerini kabul eden Askeri Mahkeme,  
sanıkların çalımakta olduğu kasabalardaki Ceza Mahkemeleri’ne istinabe müzekkeresi  
göndermive sözkonusu Mahkemeler’in sanıklardan ifade almalarını istemitir. Đfadeler daha  
sonra Askeri Mahkeme’ye havale edilmitir.  
aban Bozkurt dıında, tüm sanıklar 10 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon  
gerçekletirildiğini doğrulamıtır. aban Bozkurt, operasyonun gerçekletirildiği gün baka  
bir yerde görevli olarak bulunmaktadır.  
Sanıklar, bir grup teröristin üzerlerine ateaçması üzerine karılık verdiklerini  
belirtmilerdir. Operasyonda yaklaık 250-300 asker görev almıolduğu için sanıklar  
sözkonusu üç kiiyi tam olarak kimlerin vurduğunu bilememektedir.  
Yedi sanıktan biri olan Adem Kolukısa, 5 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde iki ceset  
görmüolduğunu ve diğer asker arkadalarından da bir ceset daha olduğunu duyduğunu  
belirtmitir. Görmüolduğu cesetler, 30-35 yalarında iki adama aittir.  
Recep Tombak 23 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde kendisi ve asker arkadalarının  
operasyonun ertesi günü üç cesedi de gördüklerini belirtmitir.  
Diğer bir sanık Yüzbaı Tuncer Arpacı, 20 Kasım 1995 tarihli ifadesinde kendisinin üç  
cesedi bulduğunu ve operasyon raporlarında sözkonusu bulguyu kaydettiğini belirtmitir.  
Cesetlerden biri, Kurunlu düzlüğünde bulunan 50-60 yalarında sakallı bir adama aittir.  
Tuncer Arpacı, teröristlerin askerler tarafından kuatıldığını ve operasyonda Cobra  
helikopterleri ve havan topu kullanıldığını belirtmitir. Sonuç olarak, sözkonusu kiilere  
kimin ateettiğini belirlemek mümkün olmamıtır.  
21 Aralık 1995 tarihinde Askeri Mahkeme, oybirliği ile tüm sanıkların beraatine karar  
vermitir. Kararında, adresleri bilinmediği için ölen kiilerin akrabalarını  
sorgulayamadıklarını belirtmitir. Mahkeme, ayrıca ölen kiilerin akrabaları tarafından ileri  
sürülen iddiaların Hacire Ceylan ve Hediye Akkoyun tarafından verilen ifadelerle  
uyumadığını belirtmitir. Öte yandan, sanıkların 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1  
Operasyonu’na ilikin gerçekletirilen askeri operasyon hususundaki tanıklıklarında tutarlı  
oldukları gözlemlenmitir. Sonuç olarak, Askeri Mahkeme ölenlerin akrabaları tarafından ileri  
sürülen sözkonusu üç kiinin askerler tarafından öldürüldüğüne ilikin iddiaları gözardı  
etmeye karar vermitir.  
Askeri Mahkeme’nin askerlerin beraat etmesine ilikin kararı, ele geçirilen delillerin  
incelenmesine dayanmaktadır.  
Duruma sırasında Murat Koç, Ramazan Dal ve Yavuz Akın adlı üç sanık tarafından  
verilen ifadeler, Komisyon’a ya da Mahkeme’ye sunulmamıtır. Sonuç olarak, aağıda  
kaydedilen bilgiler sözkonusu üç sanığın ifadelerinin özetini içeren Askeri Mahkeme  
kararından alınmıtır.  
Murat Koç ifadesinde, operasyon sırasında bir grup teröristin öldürüldüğünü  
duyduğunu belirtmitir.  
Ramazan Dal ifadesinde, operasyondan sonra kendisi ve asker arkadalarının bir ceset  
bulduklarını ve sözkonusu bölgede bir at ve koyun ölüsü gördüğünü belirtmitir.  
Yavuz Akın ifadesinde, kendisi ve arkadalarının karakola götürdükleri bir ceset  
gördüğünü ve bu kiinin nasıl öldüğünü bilmediğini belirtmitir. Ayrıca, operasyonda fighter  
jet ve helikopter kullanıldığını belirtmitir. Son olarak, Yavuz Akın 11 Kasım 1992 tarihli  
olay mahallinde hazırlanan operasyon raporunu imzalamıolduğunu reddetmitir (bkz.  
yukarıdaki paragraf 36).  
Ayrıca Askeri Mahkeme kararından Binbaı Ersan Topaloğlu’nun da duruma  
sırasında sorgulandığı anlaılmaktadır. Verdiği ifade Komisyon’a ya da Mahkeme’ye  
iletilmemitir fakat kararın içerdiği özete göre, Binbaı Topaloğlu kendisine Zülfü Akkum  
tarafından oğlu Mehmet Akkum’un ve bir köylünün kayıp olduğunun bildirildiğini  
belirtmitir. Daha sonra Binbaı Topaloğlu bir takım soruturmalar düzenlemive bölgede  
askeri bir operasyon yapıldığını ortaya çıkarmıtır. Đki cesedin Elazığ’daki morga  
götürülğünü ve içlerinden birinin Zülfü Akkum’un oğlu olduğunu doğrulamıtır.  
E. Sözlü Đfade  
1. Rabia Karakoç (ilk bavuran), DerviKarakoç’un annesi  
2. Güllü Güzel-Karakoç, DerviKarakoç’un ei  
3. Zeliha Karakoç, DerviKarakoç’un akrabası  
4. Hayriye Karaman, DerviKarakoç’un kız kardei  
10 Kasım 1992 tarihinde, sabahın erken saatlerinde, yukarıda kaydedilen dört görgü  
tanığı DerviKarakoç ve iki çocuğu ile birlikte, bir akrabalarını ziyaret etmek üzere Çevrecik  
Köyü’ne gitmek için KayaKöyü’ndeki evlerini terketmilerdir. Derviçocukları ile birlikte  
at üzerindedir ve kadınlar ardından yürümektedir. Yaklaık yarım saatlik bir yürüyüꢀ  
ardından, hayvanların otlamakta olduğu bir düzlüğe gelmiler ve kendilerine doğru komakta  
olan Hediye ve Hacire isimli iki kadın çobanı görmülerdir. Hediye ve Hacire gruba, her  
tarafta askerler olduğu için köye geri dönmelerini ve devam etmelerinin güvenli olmayacağını  
bildirmitir. Ancak Dervi, askerlerden korkacak bir eyi olmadığı söyleyerek devam etmek  
için ısrar etmitir.  
Yolculuklarına birkaç dakika devam ettikten sonra, yol tarafındaki çalılıklardan iki  
asker kendilerine doğru yaklave Dervi’ten atından inerek kimlik kartını göstermesini  
istemitir. Askerler daha sonra kadınların köye dönmesini istemitir. Daha sonra Dervi’i  
kollarından kavrayarak yavaça uzaklalardır. Dervi’in atını da yanlarında  
götürlerdir. Rabia Karakoç, askerlerin Dervi’i çalıların arkasına götürdüğünü ve bir  
tanesinin Dervi’e tüfeğinin dipçiği ile vurduğunu görmütür. Birkaç dakika sonra Rabia tek  
atılık bir silah sesi duymufakat boluğa mı, Dervi’e mi ateedildiğini anlayamamıtır.  
Daha sonra, alanın her yanından ateedilmeye balanmıve ormanın gerilerinden 500-600  
asker belirmitir. Rabia, bir atein Dervi’i karnının alt bölümünden vurduğunu görmütür.  
Sözkonusu olay, Kurunlu Köyü dıındaki düzlükte meydana gelmitir.  
Daha sonra görgü tanıkları iki çocukları ile birlikte köylerine geri dönmüve Dervi’in  
geri dönmesi için beklemeye balamılardır. Dervio gün köyüne dönmemive askeri  
operasyon devam etmekte olduğu için köylüler tanıklara gidip Dervi’i aramaları için yardım  
etmekten korkmulardır. Operasyon sırasında, makinalı tüfekler ve helikopterler de  
kullanıltır.  
Operasyon sona erdiğinde, Rabia Karakoç ve Kurunlu Köyü’nden bir grup köylü,  
birçok ölü hayvan gördükleri bölgeye gitmitir. Rabia oğlunu en son gördüğü noktaya  
ulağında, oğlunun ölü olan atı ve köpeğini görmütür. Atın ölüsünden 30-40 metre  
uzaklıkta, oğlunun göğsü ve kalçalarında birçok silah yarası bulunan cesediyle karılatır.  
Dervi’in ölümünden yaklaık bir yıl sonra, tanıkların köyü olan Kaya’a, askerler  
tarafından baskın yapılmıtır. Köylüler, eyalarını yanlarına almaktan korkarak köyü  
terketmitir. Köyü terketmeleri ardından, askerler tüm evleri yakmıtır.  
Dört görgü tanığının hiçbiri, Dervi’in öldürülmesi ile ilgili olarak soruturma yapan  
yetkili makamlar tarafından sorgulanmamıtır.  
5. Abdurrahman Karakoç, DerviKarakoç’un Kardei  
Olay zamanında Đstanbul’da yaamakta olduğu için tanık, 10 Kasım 1992 tarihinde  
gerçeklemiolan olan olayların hiçbirini görmemitir. O gün amcası kendisine 16.00’da  
telefon ettiği zaman olaylar hakkında bilgisi olmutur. Telefon konumasını müteakiben tanık,  
kendisine askerlerin kontrolü altında bulunduğu ve gitmesine izin verilmediği bildirilen  
Batman’a gitmitir. Birkaç gün sonra, nihayet köyüne gidebildiğinde, kardei Dervi’in  
öldürülolduğunu öğrenmitir. Tanık köye ulağında Derviçoktan gömülmütür. Hacire  
Ceylan tanığa, 10 Kasım 1992 tarihinde gerçekleen olayları anlatmıtır.  
Tanık, geçmite Dervi’ten sürekli köy korucusu olması istendiğini ve baskı nedeniyle  
Dervi’in köyü terketmek istediğini hatırlamıtır.  
7 Kasım 1993 tarihinde tanık, kardeinin ölümünün ilk yıl dönümü için bir toplantı  
düzenlemek üzere köyüne dönmütür. Ancak, helikopterler köye gelerek ateetmeye  
balamıtır. Açılan atesırasında kuzeni yaralanmıve tanık kuzenini tedavi amacı ile  
Diyarbakır’a götürmek durumunda kalmıtır. Köye döndüğünde, köyün boolduğunu  
görmütür. Askerler herkesi köyü terketmeye zorlamıtır.  
5. Hacire Ceylan  
Olayların gerçekletiği tarihte tanık, köy çobanı olarak Kurunlu Köyü’nde  
yaamaktadır.  
10 Kasım 1992 tarihinde 9.00’da tanık, Kurunlu Köyü’ndeki evini çoban Hediye  
Akelma Akodun ve hayvanları ile birlikte terketmitir. Hayvanlarını otlatmaya götüren  
Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ı takip etmilerdir. Yolda kendilerine köylerine geri  
dönmelerini söyleyen iki askerle karılalardır. Tanık hayvanlarını da yanında götürmek  
istediği halde askerler izin vermemive ısrar ettiği için tağa vurmulardır.  
Tanık ayrıca, Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’u ormanlık alana doğru götüren bazı  
askerler görmütür. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un bir grup askerin ortasında olduğunu  
görmüfakat göz bozukluğu nedeni ile askerlerin tam olarak ne yapmakta olduklarını  
görememitir. Askerler yüksek sesle bağırdıkları için neler olduğunu duyamamıtır.  
Eve dönüyolunda, tanık ve Hediye Akodun, Rabia Karakoç ve ailesi ile  
karılatır. Daha sonra DerviKarakoç’un, daha önce karılaoldukları iki asker  
tarafından atından indirildiğini görmütür. Askerlerin Dervi’i birkaç metre öteye  
götürğünü ve Dervi’in askerlere kimlik kartını gösterdiğini görmütür. Her iki yanında da  
birer asker vardır. Askerler kadınlara eve gitmelerini söylemitir. Dervi’in karısının  
bağırarak kocasına tüfek dipçiği ile vurulduğunu söylediğini duyduğunda, tanık Dervi’in  
halen askerlerin onu götürmüolduğu noktada durduğunu görmütür. Daha sonra, duyduğu  
tek bir silah atıı ardından sürekli ateedilmeye balanmıtır. Bazı atılar, tanığın da  
aralarında bulunduğu grubu hedef almıve sığınmak için bir kayanın arkasına komulardır.  
Rabia’nın çığlık attığını ve oğlunun öldürülmüolduğunu söylediğini duymutur.  
Atesona erdiğinde, herkes kendi köyüne dönmütür. Tanık köyüne döndüğünde,  
Mehmet Akkum’un babasına oğlunun askerler tarafından götürüldüğünü gördüğünü  
söylemitir. Cesetler bulunduktan sonra, tanık sözkonusu bölgeye gitmive Dervi’in  
cesedinin onu son gördüğü noktada yattığını görmütür.  
Yetkili makamlara tarafından tanığın ifadesi alınmıve kendisine Dervi’in ne zaman  
öldürülğü ve askerler tarafından kendisine vurulup vurulmadığı sorulmutur. Sabah mı  
akam mı öldürüldüğünü bilmediğini ve daha sonra onu son gördüğü noktada öldürülmüꢀ  
olduğunu gördüğünü belirtmitir. Ayrıca, askerlerin Dervi’e vurduklarını da belirtmitir.  
6. Hüseyin Yılmaz  
Tanık bir jandarma albayıdır ve olayın gerçekletiği tarihte Elazığ Đl Jandarma  
Komutanlığı’nda komutanlık yapmaktadır. Yukarıdaki paragraf 43’te değinilen askeri raporu  
imzalayanlardan biridir.  
1992 senesinin Kasım ayında komutanlığına, Elazığ Đli içersindeki Arıcak havalisi  
yakınlarındaki Payidar tepeleri denen bölgede 300 teröristin bulunduğu bildirilmitir.  
Teröristlerin sözkonusu bölgede barındığı bilinmektedir ve güvenlik güçleri, bölgede PKK  
mensupları ile yedi ya da sekiz silahlı çatımanın gerçekletiği birçok operasyon  
düzenlenmitir. Sözkonusu bilgi üzerine, bölgede askeri bir operasyon düzenleme kararı  
alınmıve tanık, operasyonu düzenleme görevini üstlenmitir.  
8 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon planı hazırlanmıtır ve operasyona Sancak-1  
ismi verilmitir. Operasyon planları, her bir askeri birimin üstleneceği pozisyonu göstermitir.  
Yedi ya da sekiz kilometre karelik alanı kaplayacak operasyonda yaklaık 250 asker görev  
alacaktır. Operasyon planı, operasyonda görev alacak askerlerin isimlerini içermektedir ve  
operasyona dahil olan askeri birimleri isimlendirmektedir. Plan, adli tahkikatın tamamlanması  
üzerine arive konulabilir.  
Tüm operasyonlar tam bir gizlilik içerisinde planlanmıtır ve sözkonusu bölgede  
yaayan köy sakinlerine önceden haber verilmemitir. Bununla beraber, jandarma için genel  
bir bilgi kaynağı olan bazı köy sakinleri, güvenlik güçlerinin operasyon düzenlediğini  
bilmektedir ve operasyonlar sırasında evlerinden ayrılmamıtır. Köy sakinlerine operasyonun  
gidiatı hakkında bilgi vermek baarıyı tehlikeye atmak olacaktır. Ancak, operasyon  
bölgesindeki askerler hiçbir sivilin bölgeye girmediğini garanti edecektir.  
Operasyon, 10 Kasım 1992 tarihinde gün doğarken Payidar tepelerinde balamıtır.  
Tanık operasyonu, operasyon alanının dıında kurulmuolan fakat alanı gören Erimli  
Jandarma Merkezi’nde kurulmuolan geçici kumanda biriminden gelen bir radyo bağlantısı  
yoluyla izlemitir.  
Terörist örgüt mensupları genellikle BKC adı verilen otomatik tüfekler ve askerler  
MG3 otomatik tüfekleri ve RPG kullanmaktadır. Operasyonda helikopter kullanılmamıtır.  
Operasyon kendi genel kumandası altında gerçekletirildiği halde, adli yükümlülüğü  
bulunmamaktadır. Bir askeri operasyon sırasında, itirak eden birimlerden sorumlu bölge  
jandarma komutanları adli yükümlülüğe sahiptir ve Cumhuriyet Basavcıları ile direkt temas  
halindedir. Sözkonusu durumda, bu komutanlar Palu ve Dicle bölge jandarma komutanlarıdır.  
Operasyonda görev alan komutanlar tarafından hazırlanan olay raporları yerel Cumhuriyet  
Savcısı’na ve ayrıca tanıklara sunulacaktır.  
Operasyonda görev alan askeri birimlerin sayısı ile ilgili askeri raporlar arasındaki  
tutarsızlıklar hakkında sorgulandığında, tanık bunların sadece masum eksiklikler olduğunu  
belirtmitir.  
Tanık hiçbir zaman DerviKarakoç’un askerler tarafından öldürülmüolduğu  
iddiasından haberdar edilmemitir. DerviKarakoç’un akrabaları ikayetlerini, iki günden  
fazla süren operasyon sırasında bölgede olan askeri birimlerin komutanlarına ya da adli  
makamlara sunmadıkları için iddiaların asılsız olduğunu düünmütür. DerviKarakoç’un  
öldürülmesinden haberdar olmaması nedeni ile, durumu soruturmatır.  
Anılan son iki kiinin ölümü, Đçileri Bakanlığı’na verdiği raporunda belirtilmemitir,  
zira, bu kiilere ait cesetler, raporun hazırlanması sonlanana dek bulunamamıtır. Ancak, tüm  
operasyonu daha detaylı olarak ortaya koyan “nihai rapor” veya “detaylı operasyon raporu”  
isimli ayrı bir rapor olacaktı. Bu rapor, operasyona ilikin diğer bütün belgelerle birlikte  
Ankara’daki Jandarma Komutanlıklarına gönderilecekti. Bu belge gizli olacak ve yargı  
makamlarına iletilmeyecekti. Operasyon raporlarını incelemek suretiyle, hangi askeri birimin  
hangi bölgeden sorumlu olduğunu tespit etmek mümkün olacaktı.  
Tanığın, emri altındaki ve iddiaya göre sorumlu olduğu operasyon esnasında, birkaç  
askerin üç kiiyi öldürmüolma üphesiyle yargılandığı hakkında herhangi bir bilgisi yoktu.  
Kanıt sunması için mahkemeye çağrılmave durumaya katılması talebinde  
bulunulmamıtı.  
Tanığa göre, Sancak-1 baarılı bir operasyon olarak görülebilirdi. Bir operasyonun  
baarılı olmasının ölçütü, terör örgütüne verilmiolan zarar idi. Bu operasyonda, güvenlik  
güçleri herhangi bir zayiat vermemitir. Tanık, operasyon esnasında öldürülen vatandaların  
masum olup olmadığını bilmediğini belirtmive her operasyonun risk taıdığını ifade etmitir.  
Hiç kimse, bir askeri operasyon esnasında sıradan vatandaların öldürülmesini istemez.  
Tanığa göre, bu operasyonda riski azaltmak amacıyla her türlü tedbir alınmıtır.  
8. Dr. Alaattin Aydın  
9. Dr. Koray Türkan  
Olayların olduğu tarihte, tanıklar, sırasıyla Palu ve Dicle’de görev yapmakta idiler.  
Adli tıp uzmanlığı eğitimi almamılardı, fakat dımuayene ve otopsi yakmakla  
sorumluydular, çünkü görev yaptıkları ilçelerde adli tıp uzmanı bulunmamaktaydı.  
Dr. Aydın, Mehmet Akkum’un cesedi üzerinde, Dr. Türkan ise Mehmet Akan ve  
DerviKarakoç’un cesetleri üzerinde muayene yapmıtır.  
Dr. Aydın, Dr. Vanezis tarafından hazırlanan rapordaki bulgulara mutabakat etmitir.  
Dr. Vanezis tarafından Mehmet Akkum’un bedeninde tespit edilen yara ve hasarlara,  
kendi raporunda neden değinilmediği sorulduğunda, Dr. Aydın kendi yaptığı muayenede bu  
tür yaralara rastlamadığını ifade etmitir.  
Dr. Aydın, ilk olarak, Mehmet Akkum’un kulaklarının arapnel parçaları sebebiyle  
yaralanmıolabileceğini öne sürmü, ancak daha sonra, kulaklarının öldükten sonra kesilmiꢀ  
olması gerektiğini, zira o bölgede hiç kanama olmadığını belirtmitir. Ancak, bunun ölüm  
sebebiyle bir ilikisi olmadığından, raporuna bu bilgiyi dahil etmeyi önem arz eder  
görmemitir.  
Her iki tanık da, tam otopsi yapmanın gereği olmadığını, çünkü cesetler üzerinde  
yaptıkları muayenelerin, ölüm sebebini belirlemelerini sağladığını ileri sürmülerdir. Dr.  
Türkan, Mehmet Akan’ın ne kadar mesafeden vurulduğunu kesin olarak ifade edememitir.  
DerviKarakoç’un cesedinde yaptığı muayeneye ilikin olarak, Dr. Türkan, her girideliğine  
ait bir çıkıdeliği tespit ettiğinden, daha fazla kurun, kurun izi veya vücut içinde  
kalabilecek herhangi farklı bir kanıt olacağını düünmemitir.  
10. Nihat Turan  
Olayların olduğu tarihte Palu’da Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan tanık,  
Mehmet Akkum’un cesedinin incelenmesinde bulunmutur. Kulakların bulunmadığını fark  
etmiancak, vücuttan nasıl kesildiğinin tespitini kendi görevi olarak görmemitir. Jandarma  
tarafından verilen bilgiye dayanarak Mehmet Akkum’un terörist olduğu sonucuna varmıtır.  
Bu nedenle, bu ölümü soruturmak için yetkisinin bulunmadığına karar vermive davayı  
teamüle uygun olarak Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na  
göndermitir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri daha fazla bilgi talebinde bulunsa idi, soruturma  
yürütecek olan bölge savcısına bunu bildirirdi.  
Soruturmasında, askeri operasyonun tarihi olarak sürekli 9 Kasım 1992’ye atıfta  
bulunmutur, zira, bir jandarma telefonla kendisine operasyonun bu tarihte olduğu bilgisini  
vermitir.  
Yaklaık olarak Aralık 1993’te, DerviKarakoç ve Mehmet Akan’ın öldürülmesine  
ilikin soruturma da, sözkonusu ahıslar, Palu’ya ait Arıcak ilçesinde öldürüldüğünden, Nihat  
Turan’ın bulunduğu savcılığa intikal etmitir. 1993’ün sonlarında, tanık baka bir göreve  
atantır, dolayısıyla ahısların öldürülmesine ilikin operasyonun sonucu hakkında bilgi  
temin etmesi mümkün olmamıtır. Ancak, tanık, Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un  
öldürülmesine ilikin soruturma dosyasının da, soruturmayı özetleyen bir fezleke ile birlikte  
Palu Cumhuriyet Savcılığı tarafından Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderildiğini  
doğrulamıtır. Akabinde, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi, “PKK ile bağlantılı unsurlar”  
taımadığı gerekçesiyle dosyayı geri göndermive Palu Cumhuriyet Savcılığı soruturmayı  
sürdürme yetkisine sahip olmutur. Palu Cumhuriyet Savcılığı daha sonra dosyayı Elazığ Ağır  
Ceza Mahkemesi’ne göndermitir ve yedi jandarmaya yönelik suçlamada bulunulmutur.  
Tanık, hiçbir askeri sorgulamamıtır, zira, ölümler silahlı çatıma esnasında meydana  
gelmitir ve ayrıca bu operasyonda hangi askeri birimlerin yer aldığı hakkında tanığın bilgisi  
yoktu. Her halükarda, öldürmenin bir silahlı çatıma esnasında olup olmadığına kesinlik  
kazandırmak mümkün olamayacaktı.  
11. Ömer Faruk Köksal  
Olayların meydana geldiği tarihte Elazığ Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan  
tanık, üç ahsın ölümüne ilikin soruturmaya dahil değildi. Elazığ Cumhuriyet Savcılığı,  
yalnızca, Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’nce talep edildiği üzere, ölen ahısların akrabalarına  
ve diğer muhtemel görgü tanıklarına ulamaya çalıtır.  
Öldürülen ahısların akrabalarının ikayetlerini bildirdikleri Cumhuriyet Savcısı’nın  
görevlerine ilikin bir soruya cevaben, tanık, böyle bir durumda, Savcı’nın öncelikle  
akrabaları sorguya çekmesi gerektiğini belirtmitir. Buna ek olarak, Savcı, ön soruturma  
esnasında bütün kanıtları toplamalı ve ancak bundan sonra, ayet gerekliyse, içtihattan  
ayrılmaya yönelik bir karar vermelidir.  
12. Hüseyin Bakır  
Tanık, jandarma subayıdır, olayların meydana geldiği tarihte ise Dicle jandarma  
Komando Bölüğü komutanıydı.  
Sancak-1 Operasyonu’nu anımsamıtır, ancak kendi askeri birimi operasyona dahil  
olmadığından, operasyon sırasında tam olarak nelerin meydana geldiği hakkında bilgisi  
olmamıtır. Askeri raporda kendi biriminin de operasyonda yer almıolduğu eklinde adının  
geçmesinin açıklaması olarak, tanık, bunun, muhtemelen kendi biriminin, operasyondan bir  
gün sonra teröristlerin bölgeden kaçmasını önlemek için bölgeye gönderilmesinden  
kaynaklandığını ifade etmitir.  
Kendisi o bölgedeyken herhangi bir çatıma olmamıve silah sesi duymamıtır.  
Kendisinin operasyonla ilgisini izah eden bir rapor hazırlamamıtır.  
Ölümlerden, operasyon bittikten dört-begün sonrasına kadar haberi olmamıtır.  
Ancak, operasyon devam ederken, Zülfü Akkum’un, kendisine, köyden iki çobanın kayıp  
olduğunu bildirdiğini doğrulamıtır.  
Kurunlu ovasının yaklaık iki kilometre uzunluğunda ve 600-800 metre geniliğinde  
olduğunu söylemitir. Düz, seyrek ağaçlı ve tamamen dağlarla çevrili bir alan olduğunu ifade  
etmitir. Ormanlık alanda ise mee ağaçları, çalılar ve kayalıklar bulunmaktadır. Mehmet  
Akan ve DerviKarakoç’un cesetlerinin bulunduğu, Kurunlu Ovası’nda yer alan bölgeyi,  
gösterilen iki fotoğraftan tespit etmitir. Kendisine gösterilen üçüncü bir fotoğrafın da, eğimli  
alana doğru uzanan yerin fotoğrafı olduğu ihtimalini de göz ardı etmemitir.  
13. Đkinci bavuran ve Mehmet Akan’ın erkek kardei olan Hüseyin Akan  
10 Kasım 1992 tarihinde yaklaık olarak sabah 6’da, Mehmet Akan ve arkadaı  
Mehmet Akkum, hayvanları çayıra götürmek için köyden ayrılmıtır. Onlar köyden  
ayrıldıktan sonra, iki köy çobanı olan Hacire ve Hediye de hayvanlarını dıarı çıkarmıtır.  
Sabah saat 9 civarında, tanık, köyün üzerinden ovanın doğusuna doğru uçan bir  
helikopter görmütür. Bundan sonra, silah sesleri duymuve yarım saat sonra hayvanların  
bazıları yaralı halde köye gelmitir. Hacire, yaklaık olarak öğle vaktinde köye dönmütür.  
Köylülere, helikopterin indiğini ve içindeki askerlerin kadınları köye geri dönmeye  
zorladığını anlatmıtır. Ancak, Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un tutuklandığını görmüꢀ  
ve etrafı askerlerle çevrilmiolan Mehmet Akan’ın sesini duymutur.  
Mehmet Akan ve Mehmet Akkum akam köye dönmediğinden, tanık, ertesi sabah  
bilgi almak amacıyla köy muhtarı Zülfü Akkum ile Dicle’ye gitmitir. Önce Bölge Valiliği’ne  
gitmiler daha sonra da jandarma kılasına gönderilmilerdir. Kıladaki bir jandarma binbaı,  
endielenmemelerini ve iki çobanın yakında döneceğini söylemitir.  
Ertesi gün kılaya tekrar gitmiler ve kendilerine sözkonusu iki ahsın Palu  
Jandarması’nca tutuklandığı söylenmitir. O gün, bavuran köye dönmemive Dicle’de  
kalmıtır. Ertesi sabah kendisine, erkek kardeinin ve DerviKarakoç’un cesetlerinin  
bulunduğu bildirilmitir. Bavuranın bu durumu Cumhuriyet Savcısı’na bildirmesine rağmen,  
Cumhuriyet Savcısı olay yerine gitmeyi reddetmitir.  
14. Ersan Topaloğlu  
Tanık, jandarma subayıdır. Olayların meydana geldiği tarihte, Dicle Jandarma  
Komutanlığı komutanı ve Hüseyin Bakır’ın üstü konumunda idi.  
Tanık, Kasım 1992’de meydana gelen olayları net olarak anımsayamamıtır, zira,  
operasyonda yer almamıtır. Ancak, bir operasyonun yapıldığını ve telsizden silahlı bir  
çatıma olduğunu duyduğunu hatırlamıtır. Operasyonda yer almadıkları halde, neden kendi  
birimlerinin adının operasyon raporlarında geçtiği sorulduğunda, tanık, kendi görevlerinin,  
teröristlerin kaçmasını engellemek amacıyla, operasyon bölgesinde kendi taraflarını kapatmak  
ile sınırlı olduğunu belirtmitir. Ancak, operasyon esnasında faaliyetlerin kaydını tutmak  
komando birimlerinin bir uygulaması değildi, dolayısıyla, bu operasyonda yer almalarına  
ilikin hiçbir rapor bulunmamıtır.  
Aralık 1995’te, tanık, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne kanıtlarını sunmutur. Bu  
mahkemeye verdiği ifadesinde, Kurunlu Muhtarı Zülfü Akkum’un köyden kaybolan iki kii  
hakkında soruturma yapmasını istemesi üzerine, telsizle operasyon güçleri ile irtibata  
geçtiğini doğrulamıtır. Telsizden gelen yanıt ise, bir teröristin ölü bulunduğu yönünde  
olmutur. Tanık, daha sonra, ölü teröristin Zülfü Akkum’un oğlu olabileceği düüncesiyle,  
Zülfü Akkum’u Elazığ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermitir. Akabinde ise, cesedin Zülfü  
Akkum’un oğluna ait olduğu ortaya çıkmıtır.  
15. Mürit Yılmaz  
Tanık, jandarma subayıdır; Kasım 1992 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanı idi.  
Tanık, sözkonusu operasyona bizzat katılmıtır. Çatıma yaklaık olarak sabah saat  
6’da, Kurunlu’nun kuzeyinde ve Palu’nun güneyinde kalan Payidar tepelerinde balamıtır.  
Tanığın bölüğü, teröristler kendilerine ateaçtığında, bölgede inceleme yapmakta idi.  
Teröristler, yükseltili bölgedeki çalılar nedeniyle görüün kısıtlı olduğu genibir alana  
yayılidi. Sayıları yüze yakındı. Çatımada askerler zayiat vermemitir. Çatıma bütün gün  
ve ertesi gün aralıklarla devam etmitir.  
Çatıma, köylülerin gitmeyeceği, hatta hayvanlarını otlatmak için dahi gitmeyeceği,  
genibir alanda meydana gelmitir. Bir insanın, sürekli atein olduğu bir silahlı çatımanın  
yakınına gideceğine inanmak mantık dııdır.  
Tanığa, çatıma sırasında bir teröristin ölü ele geçirildiği bildirilmitir. Ceset, otopsi  
yapma imkanı bulunduğundan Palu Jandarma Karakolu’na getirilmitir.  
Tanığa, olaydan üç – dört gün sonra, çapraz atete iki kiinin daha öldüğü  
bildirilmitir. Tanık, cesetleri bizzat görmemitir.  
Operasyonda helikopter veya uçak kullanılmamıtır. Büyük çaplı bir operasyon  
olmamasına rağmen, bu operasyonda çeitli birimler görev almıtır.  
Tanığın, üç köylünün ölümü ile bağlantılı olarak askerlerinden kovuturulan olup  
olmadığına dair bilgisi olmamıtır.  
16. Muhammed Özdemir  
Tanık, komando subaydır; olayların meydana geldiği tarihte ise Arıcak Komando  
Bölüğü’nden sorumlu idi.  
Sancak-1 Operasyonu’na katılmıtır. Terör örgütüne mensup kiilerin bölgede  
saklanğı ve kıı orada geçireceği yönündeki istihbaratı takiben operasyon planlanmıtır.  
Teröristlerin varlığı, bölgedeki güvenlik güçleri ve jandarma karakolları için büyük tehdit  
oluturmaktaydı, dolayısıyla, operasyonun amacı bu tehdidi bertaraf etmek idi. Tanığın birimi  
ise, teröristlerin operasyon bölgesinden kaçmasını engellemek amacıyla yolları kapatmakla  
sorumlu idi.  
10 Kasım 1992 tarihinde yaklaık olarak 5:45’te, tanığa, telsizle, kendi emrindeki iki  
grup askere Payidar Tepelikleri’ne ilerlerken ateaçıldığı ve sonrasında bir çatımanın  
baladığı haberi gelmitir. Saat 14:00 civarında tanık ve emrindeki gruplar alana yaklatır.  
Teröristlerle kendi ekibi arasında 40-50 metre mesafe bulunmaktaydı. Teröristler, tanık ve  
emrindeki askerlere ateetmeye balamıve çıkan çatıma saat 16:00’ya kadar devam  
etmitir. Operasyonda Cobra helikopteri ya da uçak kullanılmamıtır.  
Güvenlik güçleri herhangi bir kayıp vermemitir. Đkinci gün, tanık, tepelik alanın  
arkasında bir teröristin öldürüldüğünü duymutur. Tanık, cesedi almak için Tuncer Arpacı’nın  
emrinde bir grup askeri bölgeye göndermitir. Ceset, daha sonra, helikopterle Palu’ya  
getirilmitir. Tanık, bizzat cesedi görmemive cesetten kulakların kesilmiolduğu bilgisi  
kendisine bildirilmemitir. Operasyon esnasında, tanığa, Kurunlu Ovası’nda iki köylünün ölü  
bulunduğu bildirilmemitir.  
Tanığa, yakın tarihte, üç kiinin öldürülmesinden ötürü yedi jandarmanın yargılandığı  
bildirilmitir. Kendisine Askeri Mahkeme’de ifade vermesine ilikin bir çağrı yapılmamıtır.  
17. Tuncer Arpacı  
Tanık, Arıcak Jandarma Karakolu komutanıydı. Bavuranın akrabalarının  
öldürülmesinden yargılanıp beraat eden yedi jandarmadan biridir.  
Sancak-1 Operasyonu’nu anımsamıtır. Operasyon, PKK teröristlerinin Payidar  
Tepelikleri olarak bilinen bölgede bulunduğu yönündeki istihbarat temelinde planlanmıtır.  
Tanığın emrindeki birim, operasyona katılmıve yolları kapatmakla  
görevlendirilmitir. Birim, Payidar tepeliklerinin kuzeydoğusuna yaklatıkça teröristler ateꢀ  
etmive çatıma balamıtır. Tanık, 5:30’dan 9:00’a kadar devam eden çatıma esnasında  
kendi birimindeki askerlerin teröristleri öldürüp öldürmediğini hatırlayamamıtır. 10 Kasımı,  
11 Kasım’a bağlayan gece boyunca tanık bölgede kalmıtır.  
Arıcak’taki karakolun komutanı olarak, tanığın bazı yasal yükümlülükleri  
bulunmaktaydı. Çatımayla ilgili olay raporunu ve olay haritasını hazırlamıve bunlar  
Cumhuriyet Savcısı’na gönderilmitir. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporu ve Askeri  
Mahkeme’ye verdiği ifade arasındaki çelikilere izahat getirmive durumada çok  
heyecanlandığını ve kafasının karığını, dolayısıyla, üç kiiye ait cesedi bulduğunu  
yanlılıkla belirtmitir. Ancak, aslen, olay yeri inceleme raporunda belirttiği gibi, yalnızca bir  
ceset bulunmutur.  
Tanığa, Muhammed Özdemir tarafından telsizle bir cesedin bulunduğu bildirilmitir.  
Yasal sorumluluğu bulunduğundan, tanık, bölgeye gönderilmitir. Kimlik bulmak amacıyla  
ceset üzerinde arama yapmıtır. Cesedi incelememesine rağmen, cesette iki kulağın da  
bulunmadığını fark etmitir. Ceset yakınlarında ateli silah bulunup bulunmadığını  
hatırlayamamıtır. Çatıma sahasında bulunduğundan, cesedin bir PKK teröristine ait olduğu  
sonucuna varmıtır. Operasyon devam ederken sıradan bir köylü, bu alana girmezdi.  
Tanığın Askeri Mahkeme’de verdiği ifadenin aksine, operasyonda helikopter  
kullanılmamıtı. Tanık, Kurunlu Ovası’ndan hangi birimin sorumlu olduğunu bilmiyordu,  
ancak bu, operasyon öncesinde hazırlanan operasyon emrinin incelenmesi ile kesinliğe  
kavuabilir.  
18. Murat Koç  
Tanık, olayların meydana geldiği tarihte Arıcak Komando biriminde astsubaydı.  
Bavuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanan ve beraat eden yedi  
jandarmadan biridir.  
Palu’da görevli askeri birimlerle ortak bir operasyona katılmıve bir noktada  
teröristlerin saldırısına uğramılardır. Tanık, askerleriyle bütün gece boyunca bölgede kalmıꢀ  
ve ertesi sabah bölgede inceleme çalımalarında bulunmulardır.  
Bu çalımalarda bir terörist barınağı ve teçhizat bulmular fakat cesede  
rastlanmamıtır. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporunu imzalamıtır fakat, tanığın, bu  
raporda atıfta bulunulan cesede dair bilgisi yoktu. Đmzalamadan önce raporun içeriğinin  
doğruluğunu sınamayı gerekli görmemitir.  
Tanık, Kurunlu Ovası’nı biliyordu ancak, operasyonun oraya kadar uzanıp  
uzanmağına dair bilgisi yoktu. Tanık, olay yeri raporunun, operasyonun henüz gerçekletiği  
alanda hazırlandığını ve dolayısıyla, o kargaa ortamında kimi unsurların rapora  
alınmamasının mümkün olduğunu söyleyerek iki askeri rapor arasındaki tutarsızlıklara izahat  
getirmitir.  
19. Ramazan Dal  
Olayların meydana geldiği tarihte tanık, Arıcak komando takımlarından birinin  
komutanıydı. Kendisi, bavuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanıp beraat  
eden yedi jandarmadan biridir.  
Kasım 1992’de tanığın komutanı, tanığa, emrinde bulunan askerlerin bir operasyona  
katılacağını bildirmive kendisi ile askerlerinin görevleri hakkında talimat vermitir. Takım  
komutanından alınan talimatlar doğrultusunda tanığın emrindeki ekip, operasyon bölgesine  
doğru yol almaya balamıtır. Ekip, saat 6 civarında Payidar tepeliklerine ulağında,  
teröristler ateetmive çatıma balamıve aralıklarla 21:00’e kadar devam etmitir.  
Ertesi sabah operasyon bölgesinde inceleme yapmılardır. Murat Koç’un emrindeki  
dördüncü ekip, içinde yiyecek, arjör, sırt çantası ve diğer teçhizat olan bir sığınak  
bulmulardır. Tanığın ekibindeki askerlere komutanları tarafından telsizle, Brektepe-Ulatepe  
yönünde bir ceset bulunduğu haberi verilmive tanığa, Karakol Komutanı Tuncer Arpacı ile  
sözkonusu bölgeye intikal etmesi emri verilmitir. Operasyon alanı içinde kalan, cesedin  
bulunduğu yere ulatıklarında, Karakol Komutanı, tüm bulgulara ilikin bir rapor  
hazırlatır. Tanık da raporu imzalamıtır. Cesedin bulunduğu nokta, yaklaık olarak  
Kurunlu köyünden dört - bekilometre uzaklıktaydı. Tanık, cesedi inceleme yetkisi  
olmamasına rağmen, ölü ahsın kulaklarının kesildiğini fark etmitir. Ardından kendisine  
cesedi Çevrecik köyüne götürmesi emri verilmitir. Daha sonra ise, ceset Palu Cumhuriyet  
Savcılığı’na nakledilmitir.  
II. ĐLGĐLĐ ĐÇ HUKUK  
Đlgili iç hukuka ilikin açıklama Ergi – Türkiye davasında bulunabilir (28 Temmuz  
1998, Raporlar 1998-IV, ss. 1767-68, §§ 46-52).  
HUKUK  
1.HÜKÜMET’ĐN ÖN ĐTĐRAZI  
Hükümet, Komisyon’a sunduğu ek görüünde, bavuranların iç hukuk yollarını  
tüketmediğine dair iddiası üzerinde daha ayrıntılı durmutur. Bu bağlamda, özellikle idari  
yollar olmak üzere, birkaç yolun açık olduğuna iaret etmitir.  
AĐHM, konunun, kabuledilebilirlik kararında Komisyon tarafından yeterince incelendiğini not  
ederek tekrar incelenmesini gerekli bulmamıtır. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını  
reddeder.  
II.AĐHM’NĐN KANIT DEĞERLENDĐRMESĐ ĐLE OLAYLARI BELĐRLEMESĐ  
A.Tarafların iddiaları  
1.Bavuranlar  
Birinci ve ikinci bavuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın, son olarak, çok  
sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü öne sürmülerdir. Kanıtlar, sözkonusu  
ahısların güvenlik güçlerince çok yakın mesafeden öldürüldüğünü göstermektedir. Birinci  
bavuran Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının öldükten sonra kesildiğini ileri  
sürmütür.  
Birinci ve ikinci bavurana göre, Komisyon’un görgü tanıklarından kanıt alması  
mümkün olmamıtır, çünkü, öldürülme artlarından ötürü, iki Mehmet’in öldürüldüğünü  
gören tanıklara çağrı yapmaları mümkün olmamıtır. Ancak bu, sözkonusu kiilerin  
ölümünden doğan sorumluluğun belirlenememesi anlamına gelmemektedir. Bu tür bir yorum,  
bavuranlara göre, ayet bir Devlet görevlisinin elinde silah bulunmazsa, bir Devlet’in, adam  
öldürmeden asla sorumlu olmayacağı demek olacak, bu da, AĐHS’nin 2. maddesine aykırı  
olacaktır.  
Birinci ve ikinci bavuranlar ayrıca, dava artları çerçevesinde, Hükümet’in, iki  
Mehmet’in nasıl öldürüldüğüne dair makul açıklama getirmesi gerektiğini ileri sürmülerdir.  
Bunu desteklemek için de, Inter-Amerikan Đnsan Hakları Mahkemesi’nin Godinez –  
Honduras kararına atıfta bulunmutur (20 Ocak 1989 kararı, Đnter-Am Đ. H. M. Ser. C No. 5, §  
141). Bu davada, mahkeme, “insan hakları ihlallerini belirleme safhasında, Devlet’in,  
ikayetçinin, Devlet’in ibirliği olmadığı takdirde elde edilemeyecek kanıtları sunmadığı  
eklinde bir savunma yapamayacağına” hükmetmitir. Ayrıca, Đnsan Hakları Komitesi de bu  
yönde bir yaklaımı benimsemitir. Bu bağlamda bavuranlar, Barbado – Uruguay davasına  
atıfta bulunmulardır (Đnsan Hakları Komitesi Tebliği No. 84, 1981, § 9.6). Bu davada, “kanıt  
sunma zorunluluğuna ilikin olarak, Komite, halihazırda geçmidavalarda, özellikle ikayetçi  
tarafın ve Taraf Devlet’in her zaman kanıtlara ulama imkanının eit olmadığını ve daha çok  
Taraf Devlet’in ilgili bilgilere ulama imkanının olduğunu göz önüne alarak, sözkonusu  
zorunluluğun yalnızca ikayetçi tarafa ait olamayacağı” kanısına varılmıtır.  
Son olarak, üçüncü bavuran, DerviKarakoç’un, sorumlu Hükümet’in güvenlik  
güçleri tarafından çok kısa mesafeden vurulduğunu ileri sürmütür. Ayrıca, Karakoç’un atı ve  
köpeğinin de vurularak öldürüldüğünü ileri sürmütür.  
2. Hükümet  
Hükümet, yapılan operasyonun olağan nitelikte olduğunu ve operasyon bölgesine  
girmemeleri için civar köy sakinlerine önceden bilgi verildiğini ifade etmitir. Operasyon,  
köylüleri cezalandırmak veya korkutmak amacıyla değil, daha önceden büyük çaplı bir PKK  
yuvasının yok edildiği bölgede PKK’nın yeniden yapılanmasını önlemek amacıyla  
yapıltır.  
Meydana gelen üç ölüme, güvenlik güçleri tarafından sebebiyet verildiğine ilikin  
kanıt bulunmamıtır. Olayların aratırılması, yedi kiiyi yargılayan yargı organı tarafından  
gereğince yürütülmütür.  
Hükümete göre, bavuranların ve tanıkların sözlü ifadeleri, bavuranların iddialarının  
doğruluğunu üpheye yer bırakmayacak ekilde kesinletirmek için yeterli olmamıtır. Bunun  
aksine, jandarmaların ifadesi tutarlı ve sözkonusu olaylara ıık tutar nitelikteydi.  
B.Madde 38 § 1 (a) ve bu bağlamda AĐHM’ce çıkarılan sonuçlar  
Kanıtları incelemeye geçmeden önce, AĐHM, daha önce de yaptığı gibi, AĐHS’nin 34.  
maddesi ile öngörülen bireysel bavuru sisteminin etkin olarak yürütülmesi için Devletlerin,  
bavuruların, düzgün ve etkili bir biçimde incelenmesinin sağlanması için her türlü yolu  
olanaklı kılması gerektiğinin çok büyük önem arz ettiğinin altını çizer (bkz. Tanrıkulu –  
Türkiye [BD], no. 23763/94, § 70 1999-IV). Bu tür davalara ilikin ilemlerin bir özelliği,  
bireysel bir bavuranın, Devlet’i, kendisinin AĐHS’den kaynaklanan haklarını ihlal etmekle  
suçlağı durumlarda, bazı davalarda, yalnızca sorumlu Hükümet’in bu iddiaları  
doğrulayabilecek veya reddedecek bilgilere ulama imkanının olduğudur. Hükümet’in, sadece  
kendi tasarrufunda bulunan bu tür bilgileri tatmin edici bir açıklama yapmayarak vermemesi,  
sadece bavuranın iddialarının temeli olduğu çıkarımlarına götürmez aynı zamanda sorumlu  
Devlet’in AĐHS’nin 38 § 1 (a) maddesinden kaynaklanan yükümlülüğüne bağlı kalmasının  
derecesi hakkında olumsuzluk yansıtır (bkz. Timurta– Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70,  
AĐHM 2000-VI).  
Bu bağlamda, AĐHM, Hükümet’in, Komisyon’un bilgi ve belge taleplerine verdiği  
yanıta ilikin bazı hususları önemle not eder. Belirli belgeler için yapılan bireysel talepler  
hariç, Hükümet’ten ayrıca, 1997 yılında Ankara’daki duruma esnasında da olmak üzere,  
birkaç defa, 10 Kasım 1992’deki askeri operasyona ve bavuranın akrabalarının  
öldürülmesine dair tüm belgeleri Komisyon’a ve akabinde AĐHM’ye sunması talep edilmitir.  
Bu belgelere ilikin olarak, AĐHM öncelikle, kıdemli bir jandarma olan Albay Hüseyin  
Yılmaz’ın ifadesine göre, tüm operasyonu detaylarıyla anlatan bir “nihai rapor/detaylı  
operasyon raporu”nun bulunması gerektiğini gözlemler. Komisyon, 21 Mart 1997 ve 5  
Haziran 1997 tarihlerinde Hükümet’ten bu belgenin kopyasını talep etmitir. ayet bu belgeyi  
gönderme durumunda değil ise, Hükümet, bu belgenin verilmesini engelleyen milli güvenlik  
çıkarlarının yazılı bir açıklamasını temin etmeye davet edilmitir. Bu taleplere bir yanıt  
alınamamıtır.  
Đkinci olarak, Askeri Mahkeme’nin kararı ve 11 Kasım 1992 olay raporu dahil olmak  
üzere birkaç belgeden, Sancak-1 Operasyon Planı’nın 8 Kasım 1992’de hazırlandığı  
görülmektedir. Bu belge de Hükümet tarafından sunulmamıtır. Bu iki önemli belgenin  
sunulmamasına, kararın ilerleyen paragraflarında değinilecektir, ancak, u aamada dahi,  
AĐHM, sözkonusu belgelerin, davanın olaylarının ortaya konması açısından ifadeleri faydalı  
olabilecek tanıkları belirlemede Komisyon için yararlı olabileceğinin altını çizer. Bu  
bağlamda, AĐHM, Albay Yılmaz’a göre, Kovancılar ve Alacakaya’daki askeri birimlerin,  
cesetlerin bulunduğu Kurunlu Ovası’ndan sorumlu olduğunu not eder. Ancak, Hükümet  
tarafından ahitliği sunulan jandarma tanıkların hiçbiri bu birimlere ait değildi.  
Son olarak, AĐHS ilemleri esnasında Hükümet tarafından sunulan belgelerin bazıları  
da, AĐHS kurumlarına ulatırılmayan ve soruturmayla ilgili ve potansiyel olarak önemli diğer  
belgelere atıfta bulunmaktadır. Bu belgeler unları içermektedir:  
(a)Palu Cumhuriyet Savcısı Sn.Turan tarafından hazırlanan ve Kayseri Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’ne gönderilen, DerviKarakoç ve Mehmet Akan’ın öldürülmesine  
ilikin soruturmayı özetleyen fezleke;  
(b) Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, Palu Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilen cevabı;  
(c) yedi jandarma hakkında suçlamaları içeren 19 Ağustos 1994 tarihli iddianame;  
(d) 22 Haziran 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınmıꢀ  
görevsizlik kararı;  
(e) yargılama süresince bazı jandarma personelince verilen ifadeler.  
Hükümet, yukarıda anılan belgeleri temin etmemekle ilgili herhangi bir açıklama  
getirmemitir. Sorumlu bir Hükümet’in, yukarıda değinildiği gibi, AĐHS ilemleri süresince  
ibirliği yapmasının önemine atıfta bulunarak, AĐHM, bu davada, sorumlu Devlet’in,  
AĐHS’nin 38 § 1 (a) maddesindeki olaylar ve olguları ortaya koymada Komisyon ve  
AĐHM’ne gerekli tüm kolaylıkları sağlaması yükümlülüğünü yerine getirmediğini tespit  
etmitir.  
C. AĐHM’nin olayları değerlendirmesi  
1. DerviKarakoç’un öldürülmesi  
Üçüncü bavuran Rabia Karakoç’a göre, oğlu DerviKarakoç, 10 Kasım 1992  
tarihinde askerler tarafından çok kısa mesafeden vurulmutur. Hükümet bunu reddetmitir.  
AĐHM, üçüncü bavuranın köyü yakınında 10 Kasım 1992 tarihinde, bir askeri  
operasyon olduğunun ve dokuz kurunla vurulmuolan oğlu Dervi’in cesedinin operasyon  
sonunda bulunduğunun tartıma konusu olmadığını not eder. Tartıma konusu olan, Sn.  
Karakoç’un, üçüncü bavuranın iddia ettiği gibi askerlerce öldürülüp öldürülmediğidir.  
Asıl meydana gelen olaylara ilikin çelien ve çatıan iddiaların olduğu bu tip bir  
davada, AĐHM, kapsamlı yerel adli soruturma ve belge nitelikli kanıtların bulunmaması  
hususunda esef duyar. Belgesel kanıtların bulunmaması bağlamında, AĐHM, yukarıda ayrıntılı  
olarak değinilen belgeler ve özellikle 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planı ile “nihai  
rapor/detaylı operasyon raporu”nun Hükümet’in tasarrufunda tutulduğunu ve bunların,  
davanın olayları ve olgularını doğru bir biçimde ve tam olarak belirlemede vazgeçilmez  
olduğunu not eder. AĐHM, bu belgelerin, kendisine, hangi askeri birimlerin aslında  
operasyonda yer aldığını ve operasyon esnasındaki yerlerine dair daha kesin bilgi  
sağlayacağını ümit eder. Bu belgelerin yokluğunda, AĐHM, tespitlerini, AĐHS kurumlarında  
süren ilemlerde dosyalanan sınırlı sayıda diğer bazı belgeler ve Komisyon temsilcilerine  
verilen sözlü kanıtlar temelinde yapmak zorunda kalmıtır.  
DerviKarakoç’un öldürülmesi soruturmasıyla ilgili belgelere ilikin olarak AĐHM,  
balangıçta Sn. Karakoç’un cesedinin operasyondan sonra askerler tarafından bulunmuꢀ  
olmasına rağmen, bu gerçeğin, AĐHM’ye sunulan operasyon raporlarında kaydedilmediğini  
not eder. Sn. Karakoç’un cesedi, cesedi bulan askerler tarafından değil, operasyon sona  
erdikten sonra, kendisini aramaya çıkan annesi ve bazı Kurunlu köyü sakinleri tarafından  
götürülmütür. Ceset üzerinde inceleme, ancak Zülfü Akkum cesedi Dicle’ye götürdüğünde  
yapıltır.  
Temin edilen 11 Kasım 1992 tarihli operasyon raporlarına ilikin olarak, AĐHM,  
bunların eksiklikler ve çelikilerle dolu olduğu sonucuna varmaktan baka seçeneği yoktur.  
Bu kusurların ciddi niteliğine istinaden, AĐHM, Murat Koç’un iddia ettiği üzere raporların  
askeri operasyonun hemen sonrasındaki “kargaa ortamı”nda hazırlanması veya Albay  
Yılmaz’ın öne sürdüğü gibi “masum eksiklikler” olduğu eklinde açıklanması hususunda ikna  
olmamıtır. Buna ek olarak, operasyonda görev alan bazı birimlerin faaliyetlerine ilikin  
hiçbir kayıt tutulmamıtır. Binbaı Ersan Topaloğlu’nun verdiği ifadeye göre, operasyondaki  
faaliyetlerin kaydını tutmak komando birimlerinin uygulaması değildi, dolayısıyla  
operasyonda kendi emrindeki komando birimlerinin faaliyetlerine ilikin rapor  
hazırlanmamıtır.  
Sn. Karakoç’un cesedinin muayene raporuna ilikin olarak, AĐHM, bu raporun  
yalnızca, vücutta tespit edilen kurun girive çıkıdeliklerinin sayısından ibaret olduğunu not  
eder. Muayeneyi yapan Dr. Türkan tarafından, kurun izlerinin veya baka kanıtların hala  
ceset üzerinde olabileceği ihtimaline değinilmemitir. Ateedilme mesafesi ya da kullanılan  
silah veya silahların belirlenmesine çalıılmamıtır. Ölümün silah atıından kaynaklanan  
yaralanmadan olduğunun tespiti, Dr. Türkan ve Cumhuriyet Savcısı Đbrahim Engin’in tam  
otopsi raporunun gerekli olmadığı sonucuna varmaları için yeterli olmutur. Dolayısıyla bu  
rapor, ölüme sebebiyet verenlerin belirlenmesine yardımcı olabilecek ipuçları ortaya atmaya  
muktedir değildir.  
Yazılı kanıtlara istinaden AĐHM son olarak, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turan’ın 3  
Aralık 1993 tarihli yazısında Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un ölümünde ilikin  
soruturmanın devam etmekte olduğunu iddia etmesine rağmen, ilgili belgelerin mevcut  
olmasına karın, soruturmaya ilikin hiçbir belgenin Askeri Mahkeme’ye ya da AĐHS  
kurumlarına iletilmediğini not eder.  
Sözlü kanıtlara ilikin olarak, AĐHM, - DerviKararkoç’u hayattayken gören son  
kiiler olan - Rabia Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman ve  
Hacire Ceylan isimli bekadının Komisyon temsilcilerine anlattıklarının detay bakımından  
ikna edici nitelikte, tutarlı ve birbirini doğrulayıcı olduğu kanısındadır. Rabia Karakoç, Güllü  
Güzel-Karakoç ve Zeliha Karakoç ve Hayriye Karaman, temsilcilere sabah erken saatte  
köyden nasıl çıktıklarını ve kendilerine daha uzağa gitmemelerini, zira bir operasyon  
yapıldığını söyleyen Hacire Ceylan ve Hediye Akodun isimli çobanlara nasıl rastladıklarını  
anlatlardır. Ayrıca, Rabia Karakoç, tek el silah sesini duyduğunu ve ardından gelen sürekli  
atei anlatmıtır. Olayların bu ekilde anlatımını – yine olayların bir diğer tanığı olan – Hacire  
Ceylan da temsilcilere verdiği ifadede doğrulamıtır. Ayrıca, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ  
Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadede Bn. Ceylan da 10 Kasım 1992 tarihinde bir  
operasyon yapıldığını ve askerlerin kendisine eve gitmesini söylediğini doğrulamıtır. Bu  
anlatılanlar ıığında, AĐHM, Hediye Akodun’un Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir operasyon  
yapılmadığı eklindeki ifadesini ilgili bulmamıtır. Buna ek olarak, Bn. Ceylan da temsilciler  
huzurunda DerviKarakoç’un öldürülmesiyle ilgili olarak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından  
sorgulandığını ileri sürmütür, ancak görüldüğü kadarıyla bu, ifadesine kaydedilmemitir.  
Ayrıca, Rabia Karakoç’un ifadesi de Đnsan Hakları Derneği’ne verdiği ifadelerle ve  
bavuru formunda ortaya konduğu ekliyle olayların anlatımı ile büyük ölçüde tutarlı  
niteliktedir.  
Diğer taraftan, AĐHM, jandarmaların, temsilcilere verdiği ifadeleri çelikili ve çoğu  
zaman açıksözlülükten uzak bulmaktadır. Bu bağlamda öncelikle, Askeri Mahkeme’de cezai  
ilemlerdeki sanıklardan biri olan Tuncer Arpacı’nın ifadesine atıfta bulunur. Bu ilemler  
devam ederken, Sn. Arpacı, bizzat üç ceset bulduğunu ve bunu operasyon raporuna  
kaydettiğini beyan etmitir. Ayrıca, operasyonda Cobra helikopterlerinin kullanıldığını ifade  
etmitir. Ancak, tarafları temsil eden temsilciler ve avukatlar tarafından ifadesi alınırken, Sn.  
Arpacı, operasyondan sonra yalnızca bir ceset bulunduğunu ve helikopter kullanılmadığını  
ifade etmitir. Sn. Arpacı’nın üç cesede ve bunların bulunduğu yere ilikin olarak Askeri  
Mahkeme’ye verdiği tam ve detaylı tarif karısında AĐHM, Arpacı’nın ifadelerindeki  
çelikilere ilikin verdiği izahat hususunda, yani Askeri Mahkeme’ye verdiği ifadede  
aırdığını ifade etmesi hususunda, ikna olmamıtır. Bu nedenle, Sn. Arpacı’nın güvenilir bir  
tanık olmadığı kanısındadır.  
Đkinci olarak, AĐHM, Askeri Mahkeme’ye çıkarılan bir diğer tanık jandarma Murat  
Koç tarafından temsilcilere verilen ifadenin benzeri çelikiler içerdiğini gözlemler. Askeri  
Mahkeme’ye verdiği ifadede, Sn. Koç, operasyon esnasında birkaç teröristin öldürüldüğünü  
duyduğunu söylemitir. Ancak, delegelere, operasyon sonrasında hiç ceset bulunmadığını  
belirtmitir. Aslında bir cesedin bulunduğunun belirtildiği operasyon raporunu imzalamadan  
önce olayların doğruluğunu tetkik etmeyi gerekli görmemitir.  
Albay Hüseyin Yılmaz’ın delegelere sunduğu kanıtlara ilikin olarak ise AĐHM,  
Yılmaz’ın, askeri raporlar arasındaki çelikileri “masum eksiklikler” olarak nitelendirmesi  
karısında akınlığa dütür. AĐHM, bu tür bir izahatın, profesyonel ve kıdemli bir ordu  
mensubundan beklenen standartlarla uyumadığı kanısındadır. Ayrıca, Albay Yılmaz’ın  
operasyonu bizzat planlamıve idare etmiolduğu gerçeği dikkate alındığında, AĐHM,  
Yılmaz’ın, DerviKarakoç’un öldürülmesine dair bilgiden gerçekten yoksun olduğu  
hususunda ikna olmamıtır. Bunun ötesinde, kendi emrinde olan bir operasyonda yer alan  
yedi jandarmanın, bu operasyon esnasında meydana gelen ölümlerden ötürü  
kovuturulduğundan haberdar olmadığı hususunda da ikna olmamıtır. Aynı durum,  
kendisinin de yer aldığı askeri operasyon esnasında, iddia edilen davranılarından ötürü  
kovuturulan personelin sayısını bilmediğini öne süren Arıcak Jandarma Komutanı Mürit  
Yılmaz’ın ifadesi için de geçerlidir.  
Dolayısıyla AĐHM, Devlet yetkililerince davanın olaylarına ilikin olarak verilen  
bilginin yalnızca çelikili olmasıyla kalmayıp bu görevlilerin bazıları tarafından verilen  
ifadelerin doğru kabul edilemeyeceği bir durumla karı karıyadır. Tatmin edici bir açıklama  
öyle dursun, herhangi bir açıklamanın bulunmadığı bu durumda, mevcut artlarda ve diğer  
tanıkların verdiği yazılı ve sözlü ifadelere dair değerlendirmesini dikkate alarak AĐHM, bu  
davada, üçüncü bavuranın iddialarının temeli olduğuna dair çıkarımlar yapmanın yerinde  
olduğu kanısındadır.  
Yukarıda anlatılanlar ıığında AĐHM, DerviKarakoç’un, kendisine ait atın ve  
köpeğin, üçüncü bavuran tarafından öne sürülen olaylar çerçevesinde askerler tarafından  
öldürülğünün belirlendiğini tespit etmitir.  
2. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesi  
Birinci ve ikinci bavuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın, hayatta iken son  
olarak, fazla sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü ve sonrasında güvenlik  
güçlerince öldürüldüğünü öne sürmülerdir. Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının  
öldükten sonra tahrip edildiğini ileri sürmütür.  
Hükümet, bu iki ahsın aslında öldüğünü kabul etmi, ancak bunun, askerler ve PKK  
mensupları arasındaki çapraz atete gerçekletiğini ve bu ahısları aslen kimin öldürdüğünü  
belirlemenin mümkün olmadığını ileri sürmütür.  
Dolayısıyla AĐHM, 10 Kasım 1992 tarihinde Sancak-1 Operasyonu’nun yapıldığı  
alanda Mehmet Akan ve DerviKarakoç’un cesetlerinin bulunduğu konusunda taraflar  
arasında herhangi bir anlamazlık bulunmamaktadır. Mehmet Akkum’un kulaklarının tahrip  
edildiği hususunda da görüayrılığı bulunmamaktadır. Ancak üzerinde anlamazlık bulunan  
konu, nasıl öldükleridir.  
AĐHM, iddialarını kanıtlamak için, birinci ve ikinci bavuranların, gerçekçi ve  
mantıksal olarak kendilerinden beklenen her eyi yaptıkları kanısındadır. Oğlunun askerlerce  
öldürülmesine sebep olan olayları gören tanıkları bulunan üçüncü bavuran Rabia Karakoç’un  
aksine, birinci ve ikinci bavuranların Hacire Ceylan’dan baka bir görgü tanığı yoktu.  
Yukarıda da anıldığı üzere, Hükümet’in 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planını ve – Albay  
Yılmaz’a göre bir bölgeden sorumlu birimleri belirlemeyi mümkün kılacak – “nihai  
rapor/detaylı operasyon raporu”nu sunamaması, bavuranların tanıklık yapamadığı ve  
Komisyon’un sözkonusu bölgede ne olduğuna dair birebir bilgisi bulunan askeri personele  
çağrı yapamadığı anlamına gelmektedir. AĐHM ayrıca, “nihai rapor/detaylı operasyon  
raporu”nun yerel soruturma makamlarına ve hatta Askeri Mahkeme’ye dahi sunulmamıgibi  
gözükğüne iaret eder. Bu artlar çerçevesinde, bavuranların ve AĐHS kurumlarının da,  
Hükümet’in ibirliği olmadan bu belgelere ulama imkanı olmamıtır.  
Bu davanın olayları çerçevesinde, kanıtların Sorumlu Hükümet’in elinde bulunduğu  
durumda, AĐHM, bavuranların iddialarını destekleyecek yeterli kanıt sunamadığı sonucuna  
varmanın uygun olmayacağı kanısındadır. Bu safhada, AĐHM, bir bavuran tarafından öne  
sürülen iddiaları doğrulayacak veya reddedecek bilgiye ulama imkanı olan tarafın yalnızca  
sorumlu Hükümet olması halinde, - tatminkar bir açıklama yapmaksızın - Hükümet’in bu tür  
bilgileri vermemesinin, bavuranın iddialarının dayanağı olduğu doğrultusunda çıkarımlar  
yapılmasına sebep olabileceğini bir kez daha tekrarlar.  
Buna ek olarak, AĐHM daha önce de, sözkonusu olayların tamamen veya büyük bir  
kısmının makamların kendi bilgileri dahilinde olduğu hallerde – bu makamların denetiminde  
gözaltında tutulan insanların durumunda olduğu gibi – bu gözaltı durumları esnasında  
meydana gelen yaralanmalar ve ölümlere ilikin kuvvetli karineler doğuracağını belirtmitir.  
Dolayısıyla, bireyin sağlıklı halde gözaltına alındığı fakat serbest kaldığı tarihte yaralanmıꢀ  
olduğu durumlarda, Devlet, bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir  
açıklama getirmekle yükümlüdür, aksi takdirde, AĐHS’nin 3. maddesi bağlamında bu bir  
problem tekil eder (bkz. Tomasi – Fransa, 27 Ağustos 1992 kararı, Seri A no. 241-A, ss. 40-  
41, §§ 108-111; Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 kararı, Seri A no. 336, ss. 25-26, § 34; ve  
Selmouni – Fransa [BD], no. 25803/94, § 87 AĐHM 1999-V). Bu gibi durumlarda, kanıt  
yükümlülüğünün makamlara ait olduğu düünülebilir (bkz. diğerlerinin yan sıra, Salman –  
Türkiye [BD], no. 21986/93, § 100, AĐHM 2000-VII).  
AĐHM, sağlıklarından Devlet’in sorumlu olduğu, gözaltında tutulan kiilerin durumları  
ile, Devlet makamlarının denetiminde olan bölgelerde yaralı veya ölü bulunan kiilerin  
durumları arasında bir paralellik görmenin meru olduğu kanısındadır. Bu tür bir paralellik,  
her iki durumun da tamamen veya büyük bir kısmının, makamların bilgisi dahinde olduğu  
gerçeğine dayandırılmıtır. Dolayısıyla, bu tür davalarda olduğu gibi baka davalarda da,  
Hükümet’in elinde bulunan kritik belgeleri sunmadığı, ki bunun da AĐHM’nin olayları kesin  
olarak belirlemesini engellediği durumlarda, bu belgelerin neden bavuranların iddialarını  
doğrulamada faydası olmadığına veya sözkonusu olayların nasıl meydana geldiğine dair  
tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirmek görevi Hükümet’e dümektedir, aksi ise  
AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddesi bağlamında bir problem ortaya koyacaktır.  
Hükümet, kendisi tarafından tutulan belgelerin, bavuranların iddialarına dair bir bilgi  
taımadığı sonucunun çıkarılabileceği herhangi bir görüsunamamıtır. Dolayısıyla, AĐHM,  
Hükümet’in, bavuranların iki akrabasının öldürülmesi ve Mehmet Akkum’un vücudundaki  
tahribi açıklama yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği inceleyecektir. Bunu yaparken ise,  
AĐHM, temsilciler huzurunda verilen sözlü ifadeyi değerlendirmeye alacak ve yerel düzeyde  
yürütülen soruturmaya özellikle ağırlık verecektir, bunun amacı, bu soruturmanın  
sorumluların tespit edilip cezalandırılması için yeterli olup olmadığını kesinliğe  
kavuturmaktır (bkz. mutatis mutandis Đpek – Türkiye, no. 25760/94, § 170, AĐHM 2004-…  
(bölümler) ve içinde anılan kararlar).  
Bavuranların, iki akrabalarının son olarak askerlerin elinde gördükleri eklindeki  
iddialarını desteklemek amaçlı sunabildiği tek kanıt, Hacire Ceylan’ın görgü tanıklığı yapması  
olmutur. AĐHM, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği  
ifadesinde, Hacire Ceylan sözkonusu tarihte, askerlerin kendisine bir operasyon yapılacağını  
ve evine dönmesini söylediğinde, kendisinin köy dıında hayvanlarını otlattığını belirtmitir.  
Askerleri, Mehmet Akan’ı veya baka bir kiiyi döverken görmemitir. Bu ifadeden, Ceylan,  
askerlerin her iki Mehmet’i de aldığını gördüğüne yönelik sorgulanmıgibi görünmemektedir.  
Ceylan’ın Komisyon delegelerine verdiği ifade ile ilgili olarak, AĐHM, bu ifadenin  
gayet inandırıcı olduğunu tespit etmitir. Ceylan, Komisyon temsilcilerinin, bavuranların  
temsilcilerinin sorgulaması ve Hükümet temsilcilerinin çapraz sorgusu esnasında olayları aynı  
ekilde anlatmıtır. 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadede olduğu gibi, kendisine köye  
dönmesini söyleyen askerleri gördüğünü doğrulamıtır. Gözlerinin iyi görmemesinden dolayı  
askerlerin iki Mehmet’e ne yaptığını göremediğini, ancak ikisinin de askerlerin elinde olduğu  
hakkında üphesi olmadığını belirtmitir.  
Đkinci bavuran Hüseyin Akan da, temsilcilere ifadesinde, Ceylan’ın köye döndüğünde  
kendisine ve diğer köylülere iki Mehmet’i askerlerin elinde gördüğü bilgisini verdiğini  
doğrulamıtır.  
Hükümet’in göstermiolduğu jandarma tanıklarının ifadeleri söz konusu olduğunda,  
AĐHM, bu tanıkların hiçbirinin operasyon sırasında cesetlerin bulunduğu alandan sorumlu  
olan askeri birimlere ait olmadığını belirtmitir. AĐHM her durumda, jandarma tanıklarının  
DerviKarakoç’un öldürülmesiyle ilgili (Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un  
öldürülmesiyle ilgili olayları da ilgilendiren) yukarıda yer alan ifadelerinin değerlendirmesine  
bavurabilirdi.  
AĐHM, sözlü kanıtın bavuranların iddialarının temelsiz olduğu sonucuna götürdüğü  
ya da söz konusu olayların nasıl ortaya çıktığı hakkında Hükümet tarafından yeterli ve ikna  
edici bir açıklama oluturduğunun söylenemeyeceğini dikkate almaktadır.  
Yerel düzeyde gerçekletirilen aratırmayla ilgili olarak, AĐHM’nin Derviꢀ  
Karakoç’un cesedinin incelenmesine ilikin gözlemleri, aynı ekilde Mehmet Akkum ve  
Mehmet Akan’ın cesetlerinin incelenmesi açısından da geçerlidir. Bunun sonucu olarak, bu  
incelemelerin raporları yalnızca kurunun girip çıktığı deliklerin sayısını kaydetmitir; kurun  
ve arapnel izlerinin vücuda yerleme ihtimalinine hiçbir ekilde yer verilmemitir (bununla  
beraber, Dr. Aydın bazı yaralanmaların arapnelden kaynaklanmıolabileceği sonucuna  
varmıtır); kurunların atıldığı mesafeyi ya da kullanılan ateli silahın tipini belirlemek için  
hiçbir giriimde bulunulmamıtır. Aynı zamanda, bu ölümlerle ilgili olarak, Dr. Türkan ve  
Cumhuriyet Savcısı Sn. Engin ölenlerin silah atııyla yaralandıkları ve bu nedenle tam bir  
otopsi yapılmasının gerekli olmadığı sonucuna varmılardır. Ayrıca, ölen kiilerin bir  
çatımada yer alıp almadığını ya da ateli bir silah kullanıp kullanmadıklarını belirlemek için  
hiçbir denetim yapılmamıtır; böyle denetlemeler, barut izleri için cesetlerin parmak uçlarının  
incelenmesini gerektirebilirdi.  
AĐHM ayrıca, cesetlerin bulunduğu yerin balistik incelemesinin yapılmadığını da  
belirtmitir. Nitekim, Mehmet Akan ve DerviKarakoç davasında cesetleri alan ve  
incelenmek üzere Dicle’ye götüren köylülerdi.  
AĐHM, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turan’ın yaptığı soruturmaya eletirel bir  
biçimde değinmektedir. Örneğin, Turan soruturmanın hemen baında - kendisine getirilen  
askeri belgelerin hiçbirinde ölenlerle ilgili böyle bir bilgi olmamasına rağmen - Mehmet  
Akkum’un terörist olduğu sonucuna varmıtır ve bu yüzden de ölümü soruturmak için yargı  
yetkisinin olmadığını belirtmitir. Ayrıca, askeri bir operasyon içindeki silahlı bir çatımada  
suç ilenip ilenmediğini belirlemenin, bu operasyona hangi askeri birimlerin katıldığına dair  
bilgiye sahip olmadan mümkün olmadığına inandığı için, operasyonda yer alan jandarmaların  
hiçbirini sorgulamak için giriimde bulunmamıtır. Ancak, AĐHM, Nihat Turan’ın ölümleri  
sorgulamak için yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden bir ay önce, 20 Kasım 1992  
tarihinde, askeri raporlara ulağını belirtmektedir. Bununla beraber, bu durum Nihat Turan’ı  
operasyonda yer alan jandarmaları ölümler hakkında bilgileri olup olmadığı konusunda  
sorgulamaya götürmemitir. Nihat Turan yine 23 Aralık 1992’de, Mehmet Akkum’un  
cesedinden bir teröristin cesedi olarak bahsetmitir; bu da Turan’ın Zülfü Akkum’un 16  
Kasım 1992’de oğlunun cesedini tehis ettiğini belirten belgeyi kabul etmediğini  
göstermektedir. Ayrıca, Turan’ın 30 Mart 1993’te askeri raporları yalnızca Kayseri Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’ne göndermesi, yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce bu  
raporların içeriklerine gerçekten dikkat edip etmediği üphelerini daha da arttırmaktadır.  
Aynı zamanda, ölenlerin yakınlarının ölümlerin askerler tarafından gerçekletirildiğine  
dair Palu ve Dicle savcılıklarına resmi ikayette bulunmasına rağmen, Nihat Turan o esnada  
ölenlerin yakınlarını sorgulamamıtır. Turan ilk olarak, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk  
ve Dıꢀ Đlikiler Müdürlüğü’nün kendisini Komisyon’a yapılan bavurudan haberdar ettiği ve  
kendisine ölümlerle ilgili soruturmanın nasıl ilerlediğini sorduğu 22 Ekim 1993’te ve 3  
Kasım 1993’te - ölümlerden yaklaık bir yıl sonra - ölenlerin yakınlarını sorgulamayı  
ünmütür.  
Bu nedenle, Turan’ın yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce yaptığı “ilk  
aratırma”, Mehmet Akkum’un cesedinin incelenmesine katılımıydı.  
AĐHM, Turan’ın 9 Kasım 1992’den sürekli olarak askeri operasyonun yapıldığı tarih  
olarak bahsetmesini aırtıcı bulmaktadır, çünkü Turan’ın savcılığına gönderilen bütün  
belgeler bu tarihi 10 Kasım 1992 olarak gösteriyordu. Turan’ın 9 Kasım’ın operasyonun  
yapıldığı tarih olduğu konusunda ısrarlı olması, soruturmanın büyük önem taıyan ilk  
safhalarında birçok yanlıanlaılmaya ve dolayısıyla gecikmeye neden olmutur.  
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı’nın ölen Mehmet Akkum hakkında cezai  
takibat balatmama sonucuna vardığı 21 Mayıs 1993 tarihli karar, yerel makamların  
bavuranların yakınlarının ölümlerini soruturma görevlerini ciddiye almadıklarını  
göstermektedir. Bu savcıdan, Mehmet Akkum hakkında cezai takibat balatması değil, onun  
ölümünü soruturması istendiğini bilmek gerekir. Ancak, 22 Ekim 1993’te Adalet Bakanlığı  
Uluslararası Hukuk ve Dıꢀ Đlikiler Müdürlüğü kendisini Komisyon’a yapılan bavurudan  
haberdar ettiğinde ve kendisine ölümlerle ilgili soruturmanın nasıl ilerlediğini sorduğunda,  
verdiği 25 Kasım 1993 tarihli cevabında, cezai takibat balatmama kararının soruturmayı  
sonlandırdığını ve dosya tanıkların isimlerini içermediğinden tanıkları sorgulamanın mümkün  
olmadığını belirtmitir. Bu durum, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının operasyona katılan  
askeri birimlerin isimlerini listeleyen askeri kayıtları gözardı ettiğini göstermektedir.  
AĐHM, Askeri Mahkeme’de yapılan yedi jandarmanın durumasıyla ilgili olarak,  
birçok davalı ve görgü tanığının iddianame ve ifadelerini içeren ve bu takibatlarla ilgili olan  
birçok önemli belgenin Komisyon’a ya da AĐHM’ye ulatırılmağını yinelemitir. Bu yedi  
jandarmanın suçlanmasının tek sebebi, bu kiilerin 11 Kasım 1992 tarihli raporun yazarları  
olmalarıdır. Bu jandarmalardan biri olan aban Bozkurt’un operasyona bile katılmamıꢀ  
olması, yetkililerin onu da suçlamasını önlememitir.  
AĐHM’nin aırtıcı bulduğu bir diğer konu ise, bütün davalıların Askeri Mahkeme  
huzuruna çıkmamasının mazur görülmesiydi. Sonuç olarak, davalılar kendileri tarafından  
imzalanan 11 Kasım 1992 tarihli rapor ile daha sonra kendilerinin verdiği ifadeler arasındaki  
ciddi aykırılıklar için, özellikle de operasyondan sonra bulunduğu belirtilen cesetlerin  
sayısındaki tutarsızlıklar için hesap vermeleri istenmemitir. Bu bağlamda, AĐHM, Askeri  
Mahkeme’nin yedi jandarmanın açıklamalarında tutarlı olduklarını düünmesini hayretle  
karılamaktadır.  
Ayrıca, Askeri Mahkeme’nin “nihai rapor/ayrıntılı operasyon raporu”nun varlığından  
haberdar edilmediği görülmektedir. Dolayısıyla, Askeri Mahkeme cesetlerin bulunduğu  
alanlardan hangi askeri birimlerin sorumlu olduğu ya da operasyonun diğer ayrıntıları  
hakkında bilgi edinmemitir.  
Askeri Mahkeme’nin davalıların beraati için verdiği kararda, Hacire Ceylan ve Hediye  
Akodun’un ifadelerine güvenmesiyle ilgili olarak, AĐHM Hediye Akodun’un birey  
gördüğünü inkar etmesine rağmen, Hacire Ceylan’ın gerçekten bir operasyon gerçekletiğini  
onaylağını belirtmektedir. Ancak, Hacire Ceylan’dan askerlerin Mehmet Akkum ve  
Mehmet Akan’ı götürdüklerini görüp görmediğini söylemesi istenmemitir. Ceylan yalnızca  
askerleri Mehmet Akan’ı ya da diğer herhangi bir köylüyü döverken görmediğini ifade  
etmitir.  
Askeri Mahkeme’nin operasyon alanında bavuranların yakınlarını öldürmekten  
sorumlu olabilecek herhangi bir teröristin varlığını doğrulamayı gerekli bulmadığı  
görülmektedir. Bununla beraber, AĐHM Sancak-1’in çok sayıda teröriste ateeden yüzlerce  
askeri kapsayan büyük çaplı bir operasyon olduğunun belirtilmesine rağmen, hiç terörist  
cesedi bulunmadığını ve hiçbir askerin yaralanmadığını ya da ölmediğini ifade etmektedir.  
Gerçekten de, Askeri Mahkeme’ye göre silahlı kuvvetlerin kullandığı tipte olmayan  
kullanıltüfek fiekleri dıında, operasyonda PKK’nın yer aldığına dair hiçbir kanıt yoktur.  
Her durumda, bu BKC tipi tüfek fieklerini ölümlerle eletiren adli tıp muayenesi ya da tam  
bir otopsi olmadığı sürece, AĐHM bunlara kanıt değeri vermek istememektedir.  
Mehmet Akkum’un cesedinin parçalanmasıyla ilgili olarak, AĐHM yerel makamların  
bu konuya ciddi önem verdiğini gösteren hiçbir belgenin Komisyon’a ya da AĐHM’ye  
sunulmağını belirtmektedir. Aksine, AĐHM, Nihat Turan’ın temsilciler önünde cesedin nasıl  
bu ekilde parçalandığını aratırmanın kendi görevi olmadığını söylediğini ifade etmektedir.  
Son olarak, Askeri Mahkeme’de yapılan durumalar süresince, davalıların hiçbiri bu konuyla  
ilgili olarak sorgulanmamıtır.  
Askeri Mahkeme’de yapılan cezai takibatları ve yerel soruturmayı incelemesine  
dayanarak AĐHM, ilk olarak Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın ölümleriyle ve Mehmet  
Akkum’un cesedinin parçalanmasıyla, ikinci olarak da sorumluların belirlenmesi ve  
cezalandırılmasıyla ilgili gerçekleri saptatabilecek hiçbir anlamlı soruturmanın yerel düzeyde  
gerçekletirilmediğini belirtmektedir.  
Yukarıda bahsedilenlerin ıığında, Hükümet’in Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın  
ölümlerinin ve Mehmet Akkum’un cesedinin parçalanmasının hesabını vermediği ortaya  
çıkmaktadır.  
III. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
AĐHS’nin 2. Maddesi öyledir:  
“ 1. Herkesin yaam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile  
cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine  
getirilmesi dıında hiç kimse kasten öldürülemez  
2. Öldürme, aağıdaki durumlardan birinde kuvvete bavurmanın kesin zorunluluk  
haline gelmesi sonucunda meydana gelmise, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmıꢀ  
sayılmaz:  
a) Bir kimsenin yasadıı iddete karı korunması için  
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu  
bulunan bir kiinin kaçmasını önlemek için  
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”  
A. DerviKarakoç’un Öldürülmesi  
1. Tarafların ifadeleri  
Üçüncü bavuran, oğlu DerviKarakoç’un AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilerek  
Kurunlu düzlüğünde askerler tarafından öldürüldüğünü ileri sürmütür. Karakoç’un silahsız  
olduğunu ve güvenlik kuvvetleri için hiçbir tehdit oluturmağını belirtmitir. Karakoç’un  
AĐHS’de yer alan nedenlerin hiçbiri için öldürülmediğini ve öldürülmesinin gerekmediğini  
ifade etmitir.  
Hükümet, Karakoç’un üçüncü bavuranın iddia ettiği ekilde öldürüldüğünün  
saptanmadığını ileri sürmütür.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
Yaam hakkını koruma altına alan ve yaam hakkının alınmasının haklı sayılabileceği  
koulları belirleyen 2.madde, AĐHS’nin ihlali hiçbir ekilde kabul edilmeyen en temel  
hükümleri içinde yer almaktadır. 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluturan  
demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluturmaktadır. Bu nedenle, yaam  
hakkının alınmasının haklı sayılabileceği koullar tam anlamıyla yorumlanmalıdır. Bireylerin  
korunması amacıyla oluturulmubir belge olan AĐHS’nin amacı, 2. madde’nin teminatlarının  
yararlı ve etkili olabilmesi için, bu maddenin yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir  
(bkz. McCann ve Diğerleri / Đngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A Serisi no. 324, s. 45-46,  
§§ 146-147).  
2. madde bütünüyle okunduğunda, yalnızca kasıtlı öldürmeyi değil, aynı zamanda  
kasıtsız bir sonuç olan yaam hakkının alınmasına yol açabilecek “güç kullanımına” izin  
veren durumları kapsadığı görülmektedir. Bununla beraber, öldürücü gücün kasıtlı kullanımı,  
bunun gerekliliğini değerlendirirken dikkate alınacak faktörlerden yalnızca biridir. Güç  
kullanımı, (a) ve (c) alt paragraflarında belirtilen bir ya da daha fazla amacın elde edilmesi  
için “kesinlikle gerekli” olmalıdır. Bu koul, “Devlet” eyleminin AĐHS’nin 8’den 11’e kadar  
olan maddelerinin 2. paragraflarına göre “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını”  
belirlerken, genelde uygulanan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir testin yapılması  
gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak, kullanılan güç, belirtilen amaçların elde edilmesiyle  
tam anlamıyla orantılı olmalıdır (ibid., s. 46, §§ 148-149).  
2. madde’de korumaya verilen önemin ıığında, AĐHM yaam hakkından mahrum  
etmeyi, yalnızca Devlet ajanlarının eylemlerini değil, aynı zamanda çevreleyen bütün  
koulları göz önüne alarak en dikkatli biçimde incelemeye almalıdır. 2. maddenin 2.  
paragrafında belirtilen amaçlardan biri için Devlet ajanları tarafından güç kullanılması, o  
sırada geçerli olan iyi sebepler olarak algılanan fakat daha sonra yanılma olduğu ortaya çıkan  
dürüst bir inanca dayandığı zaman haklı görülebilir (ibid., s. 58-59, § 200).  
AĐHM, DerviKarakoç’un 10 Kasım 1992’de askerler tarafından öldürüldüğünü  
saptatır. Davalı Hükümet, balangıçta üç kiinin terörle mücadelede kendini savunan  
güvenlik kuvvetleri ile yapılan silahlı bir çatımada öldürüldüğünü iddia etmitir. Hükümet  
daha sonra, DerviKarakoç’u askerlerin öldürdüğünü inkar etmitir; güç kullanımının  
AĐHS’nin 2. maddesinin 2. paragrafında belirtilen meru amaçlardan daha farklı bir ey  
olmadığını ileri sürme yoluna gitmemitir. Bu durumun Hükümet’in ileri götürmesi gereken  
bir konu olduğunu düünerek AĐHM, DerviKarakoç’un öldürülmesinin AĐHS’nin 2 § 2  
maddesine göre haklı görülüp görülmeyeceğini aratırmayı gerekli görmemektedir.  
DerviKarakoç’un öldürülmesiyle ilgili olarak, 2. maddenin ihlal edildiği  
görülmektedir.  
B. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın Öldürülmesi  
1. Tarafların ifadeleri  
Birinci ve ikinci bavuran, yakınları Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın AĐHS’nin  
ikinci maddesi ihlal edilerek ve kanuna aykırı bir biçimde öldürüldüklerini iddia etmilerdir.  
Hükümet, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın bavuranların iddia ettiği biçimde  
öldürülğünü kanıtlamak için yeterli delil olmadığını belirtmitir.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, Hükümet’in Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesini  
açıklayamadığını saptamıtır. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesiyle ilgili  
olarak, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği görülmektedir.  
C. Operasyonun planlanmasında ve kontrolünde dikkatsizlik iddiası  
Bavuranlar, Hükümet’in yakınlarının yaam hakkını korumadığını ileri sürmülerdir.  
Bu bağlamda, bavuranlar özellikle Devlet’in yakınlarının yaam riskini en aza indirecek  
ekilde Sancak-1 operasyonunu planlayıp yönetmediğini; yakınlarının ölümüyle ilgili titiz bir  
aratırma yapmadığını; ve son olarak, bu ölümlerin sorumlularının kanuna uygun biçimde  
hareket edip etmediklerini belirlemek için gerçek yasal ilemler balatmağını iddia  
etmilerdir.  
Hükümet, bu konuya özellikle değinmemitir.  
AĐHM, yukarıdaki AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği bulgularına dayanarak, bu  
dava koulları içinde, bu konuyla ilgili ayrı bir bulgu elde etmeyi gerekli görmemektedir.  
D. Soruturmanın yetersiz olduğu iddiası  
Bavuranlar, yaam hakkı pratikte anlamlı olacaksa, o zaman yaam hakkının  
alınmasının yasaya uygun olup olmadığını belirlemek için yasal ilemlerin balatılmasının –  
yasaya aykırı olduğu düünüldüğünde ceza uygulanmaktadır- ve etkin bir soruturmanın  
gerekli olduğunu belirtmilerdir. Bu bağlamda, bavuranlar, bu davadaki soruturmanın ve  
cezai takibatın etkin olmanın aksine adaleti saptıracak kadar eksik olduğunu ileri  
sürmülerdir.  
Hükümet bu iddiaları reddetmive yetkililerin ölümleri soruturmak için cezai  
kovuturma dahil gerekli bütün adımları attıklarını belirtmitir.  
AĐHM, AĐHS’nin 1. maddesi uyarınca Devlet’in genel bir ödevi olan “kendi yetki  
alanları içinde bulunan herkese bu Sözleme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve  
özgürlükleri tanımak”la birlikte ele alınan 2. maddede yer alan yaam hakkını koruma  
zorunluluğunun, güç kullanımı sonucu kiiler öldürüldüğünde etkin ve resmi bir tür  
soruturmayı gerekli kıldığını yinelemektedir (bkz., mutatis mutandis, McCann ve Diğerleri,  
yukarıda değinilmi, s. 49, § 161; ve Kaya / Türkiye, 19 ubat 1998 tarihli karar, Raporlar  
1998-I, s. 329, § 105).  
AĐHM, davalı Hükümet’in birinci ve ikinci bavuranların yakınlarının ölümlerininin  
nedenini açıklayıp açıklamadığı sorusu bağlamında yedi jandarmanın soruturmasını ve  
durumasını incelemive yetkililerin ölümlerle ilgili gerçekleri saptayabilecek anlamlı bir  
soruturma yürütmediği sonucuna varmıtır. AĐHM, bu soruturmanın DerviKarakoç’un  
ölümüyle ilgili olarak yapılan soruturmayla aynı olduğunu belirtmektedir. Yukarıda  
bahsedilen incelemede belirlediği eksikliklerin ıığında AĐHM, yerel makamların AĐHS’nin 2.  
maddesinin gerektirdiği gibi, bavuranların üç yakınının ölümüyle ilgili yeterli ve etkin bir  
soruturma yürütmediği sonucuna varmıtır.  
Bu nedenle AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermitir.  
IV. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Birinci bavuran Zülfü Akkum, oğlunun kulaklarının ölümden sonra askerler  
tarafından kesildiğini belirtmitir. Bu bavuran, uluslararası anlamazlıklarda uygulanabilir  
olan 1949 Cenova Sözlemesi I’e ve ayrıca uluslararası olmayan anlamazlıklarda  
uygulanabilir olan 1949 tarihli dört Cenova Sözlemesi’nin 3. maddelerine gönderme  
yaparak, savazamanında bile ölülerin yağmalanmaması ve kesilip bozulmaması gerektiğini  
ifade et  
mitir. 3. madde’nin ihlalleri, evrensel müsamahakar hukuk suçlarıdır.  
Birinci bavuran ayrıca, oğlu Mehmet Akkum’un parçalanmasının AĐHS’nin 3.  
maddesine aykırı olan insanlık dıı muameleyi gösterdiğini, ve tam olmayan ve bozulmubir  
ceset gömmek zorunda kaldığı için, cesedin parçalanmasının bir Müslüman için saldırganca  
olduğunu ileri sürmütür.  
AĐHS’nin 3. maddesi öyledir:  
“Hiç kimse ikenceye, insanlık dıı ya da onur kırıcı ceza veya ilemlere tabi  
tutulamaz.”  
Hükümet, bu konuya değinmemitir.  
AĐHM balangıçta, AĐHS’nin 3. maddesinin demokratik toplumun en temel  
değerlerinden birini içerdiğini yinelemektedir. Bu madde ikenceyi, insanlık dıı ya da onur  
kırıcı ceza veya ilemleri koullar ve mağdurun davranıı ne olursa olsun kesinlikle  
yasaklamaktadır (bkz., örneğin, Labita / Đtalya [GC], no 26772/95, § 119, AĐHM 2000-IV).  
Bir ceza ya da ilemin “insanlık dıı” ya da “onur kırıcı” olması için, buradaki eziyet  
ya da küçük düürmenin her durumda, meru ilem ya da cezanın belli bir ekliyle bağlantılı  
olan eziyet ve küçük görmenin kaçınılmaz unsurunu aması gerekmektedir (bkz. V./ Đngiltere  
[GC], no 24888/94, § 71, AĐHM 1999-IX). Đꢀlemin amacının mağduru aağılamak ya da  
küçük düürmek olup olmadığı sorusu göz önüne alınması gereken ayrı bir faktördür, ancak  
böyle bir amacın olmaması sonuç olarak 3. maddenin ihlalini yok sayamaz (bkz., örneğin,  
Peers / Yunanistan, no. 28524/95, § 74, AĐHM 2001-III, ve Kalashnikov / Rusya, no.  
47095/99, § 101, AĐHM 2002-VI).  
AĐHM, “ortadan kaybolan kiinin” ailesinden birinin 3. maddeye aykırı bir ilemin  
mağduru olup olmadığı sorusunun, bavuranın acısına ciddi bir insan hakları ihlali  
mağdurunun yakınlarının kaçınılmaz olarak duygusal baskı altında olmasından ayrı bir boyut  
ve karakter veren özel faktörlerin varlığına bağlı olacağına karar vermitir (bkz. Çakıcı /  
Türkiye [GC], no. 23657/94, § 98, AĐHM 1999-IV). Đlgili unsurlar, aile bağının yakınlığını –  
bu bağlamda ebeveyn-çocuk bağına belli bir ağırlık verilecektir – ilikinin özel koullarını,  
aile üyesinin söz konusu olaya ne kadar ahit olduğunu, aile üyesinin ortadan kaybolan kii  
hakkında bilgi elde etmek için gösterdiği çabayı ve yetkililerin bu soruturmalara nasıl  
karılık verdiğini kapsamaktadır. Çakıcı davasında AĐHM, böyle bir ihlalin özünün aile  
üyesinin “ortadan kaybolması” gerçeğinde yatmadığını, yetkililerin bu durum dikkatlerine  
sunulduğunda duruma karı tepkileri ve tavırlarıyla ilgili olduğunu vurgulamıtır. Özellikle bu  
ikinci durumda, ortadan kaybolan kiinin bir yakını yetkililerin davranıının mağduru  
olduğunu iddia edebilir (bkz. ayrıca Timurta, yukarıda değinilmi, §§ 96-98).  
Aynı ekilde, AĐHM oğlunun parçalanmıcesediyle karılaan bir baba olarak Zülfü  
Akkum’un, AĐHS’nin 34. maddesi uyarınca yasal bir biçimde mağdur olduğunu iddia  
edebileceğini düünmektedir.Ayrıca, oğlunun cesedinin parçalanması sonucu Zülfü  
Akkum’un çektiği acının, AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olan onur kırıcı ileme edeğer  
olduğu konusunda AĐHM’nin üphesi yoktur. Birinci bavuran Zülfü Akkum’la ilgili olarak,  
AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmaktadır.  
V. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’nin 13. maddesi kapsamında etkin bir hukuk yolu olmadığından  
ikayetçi olmulardır. AĐHS’nin 13. maddesi öyledir:  
“Bu Sözleme’de tanınmıolan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi  
görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmıda olsa, ulusal bir makama  
etkili bir bavuru yapabilme hakkına sahiptir.”  
Hükümet, söz konusu olaylarla ilgili kapsamlı bir aratırma yapıldığını ve bunun  
sonucunda yedi jandarmanın suçlu bulunduğunu ifade etmitir. Bununla beraber, bavuranlar  
cezai kovuturmaya katılmamıtır.  
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, yerel yasal düzenlemede hangi biçimde güvenlik  
altına alınmıolursa olsun, Sözleme’de tanınmıolan hak ve özgürlüklerin özünü uygulamak  
için ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlamayı teminat altına aldığını yinelemektedir. Bu  
nedenle, 13. maddenin anlamı, AĐHS uyarınca “savunulabilir bir ikayetin” aslıyla ilgilenecek  
bir iç hukuk yolunun hükmünü gerektirmekte ve Sözlemeyi Đmzalayan Devletlere,  
sözlemenin bu hükmünde yer alan zorunluluklara uyma ekliyle ilgili bir takdir yetkisi  
verilmise de, uygun hukuk yolunu belirtmektedir. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı,  
bavuranın AĐHS uyarınca yaptığı ikayetin niteliğine göre değiiklik göstermektedir.  
Bununla beraber, 13. maddenin gerektirdiği hukuk yolu kanunda olduğu gibi pratikte de  
“etkin” olmalıdır, özellikle de davalı Devlet’in yetkililerinin eylemleri ve ihmalleri tarafından  
uygulamanın haksız bir biçimde engellenmemesi anlamında “etkin” olmalıdır (bkz. Aksoy /  
Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-VI, s. 2286, § 95);  
Aydın / Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96, § 103; ve Kaya,  
yukarıda kaydedilmi, s. 329-30, § 106).  
Yaamın korunması hakkına büyük önem veren 13. madde, uygun görülen yerde  
tazminat ödenmesine ek olarak, yaam hakkının alınmasından sorumlu olanların  
belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve ikayette bulunan kiinin soruturma  
ilemlerine kolayca ulaabileceği kapsamlı ve etkin bir soruturmayı gerekli kılmaktadır (bkz.  
Kaya, yukarıda kaydedilmi, s. 330-31, § 107).  
Bu davada ileri sürülen kanıta dayanarak, AĐHM, AĐHS’nin 2. ve 3. maddeleri  
uyarınca davalı Hükümet’in bavuranların yakınlarının ölümünden ve birinci bavuranın  
gördüğü onur kırıcı muameleden sorumlu olduğunu saptamıtır. Bu bakımdan, bavuranların  
ikayetleri 13. maddenin amaçları dahilinde “savunulabilir” ikayetlerdir (bkz. Salman,  
yukarıda kaydedilmi, § 122, ve burada değinilen yetkililer).  
Bu nedenle yetkililer, bavuranların yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkum’un  
cesedinin parçalanmasıyla ilgili etkin bir soruturma yürütmek zorundaydılar. Yukarıda  
belirtilen nedenlerden dolayı, hiçbir cezai soruturmanın, artları 2. maddede öngörülen  
soruturma zorunluluğundan daha genikapsamlı olabilen 13. maddeye uygun olarak  
yürütülmüolduğu düünülemez (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilmi, s. 330-331, § 107). Bu  
nedenle AĐHM, bavuranlara yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkum’un cesedinin  
parçalanmasına ilikin etkin bir hukuk yolu sağlanmadığını ve bavuranların böylece tazminat  
talebi dahil olmak üzere diğer bütün hukuk yollarına ulaımının engellendiğini saptamıtır.  
Sonuç olarak, AĐHS’nin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.  
VI. YETKĐLĐLERĐN AĐHS’NĐN 2. VE 13. MADDELERĐNĐ ĐHLAL ETTĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’nin 2. maddesine dayanarak, Devlet ajanlarının dahil olduğu  
ünülen Türkiye’nin güneydoğusundaki kiilerin öldürülmesiyle ilgili soruturmaların  
yetersiz olduğunu ve sorumluların cezalandırılmadığını ileri sürmülerdir. Bu iddia,  
Komisyon’un ve AĐHM’nin Türkiye’deki yetkililerin etkin soruturmalar yürütmemesini  
saptamasıyla birlikte birçok durumda kanıtlanmıtır. Bavuranlar ayrıca, AĐHS’nin 13.  
maddesi uyarınca, etkin hukuk yollarının sağlanmadığını iddia etmilerdir.  
AĐHM, 2. ve 13. maddelerle ilgili yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu  
davada belirlenen eksikliklerin yetkililerin benimsediği uygulamanın bir parçası olup  
olmadığını bulmayı gerekli görmemektedir.  
VII. AĐHS’NĐN 2. VE 13. MADDELERĐYLE BĐRLĐKTE 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL  
EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar, Kürt kökenli olmalarından dolayı, kendilerinin ve ölen yakınlarının  
AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa maruz  
bırakıldıklarını ileri sürmülerdir. 14. madde öyledir:  
“Bu Sözlemede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil,  
din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk,  
servet, doğum veya herhangi baka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan  
sağlanır.”  
Bavuranlar özellikle, Kürt kökenli köylüler olarak yakınlarına Kürt kökenli olmayan  
bir kiiden daha az yaam hakkı tanındığını iddia etmilerdir.  
AĐHM 2. ve 13. maddelerin ihlalleriyle ilgili saptamalarını göz önüne alarak, bu  
ikayetlerin ayrıca 14. madde’yle birlikte ele alınmasını gerekli görmemitir.  
VIII. AĐHS’NĐN 18. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
Bavuranlar ayrıca, Mehmet Akkum’un öldürülmesinin örtbas edilmesi ve yasal  
ilemlerin güvenlik güçlerinin haklı olduğunu ispat etmek ve gerçeğin ortaya çıkmasını  
engellemek amacıyla yapılacak kadar hatalı olması nedeniyle AĐHS’nin 18. maddesi’nin ihlal  
edildiğini ileri sürmülerdir. AĐHS’nin 18. Maddesi öyledir:  
“Bu Sözlemenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen  
sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”  
AĐHM yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu ikayeti ayrıca ele almayı  
gerekli görmemektedir.  
IX. AĐHS’NĐN 1 NO.LU PROTOKOLÜ’NÜN 1. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ  
ĐDDĐASI  
Bavuranlar, AĐHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. maddesi uyarınca, askerlerin  
yakınlarının öldürülmesinin yanısıra, çiftlik hayvanlarının ve özellikle DerviKarakoç’a ait at  
ve köpeğin öldürülmesinden de sorumlu olduklarını belirtmilerdir. AĐHS’nin 1 No.lu  
Protokolü’nün 1. maddesinin ilgili kısmı öyledir:  
“Her gerçek ve tüzel kiinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini  
isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen  
koullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun  
bırakılabilir.  
...”  
Hükümet, bu konuya bu ekilde değinmemitir.  
AĐHM, askerlerin DerviKarakoç’a ait köpek ve atı öldürdüğünü saptamıtır. AĐHM,  
atın ve köpeğin öldürülmesinin, DerviKarakoç’un mal ve mülk dokunulmazlığına haksız bir  
müdahale oluturduğunu düünmektedir. Bu nedenle AĐHM, atın ve köpeğin öldürülmesiyle  
ilgili olarak, AĐHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıtır.  
Çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak AĐHM, Mehmet Akkum ve Mehmet  
Akan’ın Kurunlu köylülerine ait olan ve operasyon bölgesinde ölü bulunan hayvanlara  
çobanlık ettiğini belirtmitir. Bavuranlar, operasyon boyunca 89 koyunun öldürüldüğünü  
iddia etmilerdir. Bununla beraber AĐHM, bavuranların kendilerine ait olan ölen hayvanların  
sayısıyla ilgili olarak hiçbir kanıt göstermediğini belirtmive bu hayvanların hangi koullarda  
öldüğünü saptayamamıtır. Bu artlar altında, AĐHM bu konuyla ilgili olarak bir ihlal söz  
konusu olduğunu saptamamıtır.  
X. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI  
AĐHS’nin 41. maddesi öyledir:  
“Mahkeme ibu Sözleme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili  
Yüksek Sözlemeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme,  
gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
A. Maddi Tazminat  
Zülfü Akkum, oğlunun tahmini kazanç kaybı olarak 47,877.45 Sterlin (GBP)’lik bir  
miktar talep etmitir. Akkum ayrıca, operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyun için  
4,045.05 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talep etmitir. Hüseyin Akan, kardeinin tahmini kazanç  
kaybı olarak 10,211.04 GBP’lik bir miktar talep etmitir. Son olarak, Rabia Karakoç oğlunun  
tahmini kazanç kaybı olarak 40,073.59 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talebinde bulunmutur. O  
dönemde Türkiye’deki ortalama ömür uzunluğu göz önüne alındığında, aktüarya cetveline  
göre yapılan hesaplamalar sonucu yukarıda belirtilen miktarlar bulunmutur.  
Hükümet, Đngiltere’de kullanılmak üzere hazırlanan aktüarya cetvelinin bavuranlar  
tarafından kullanılmasına itiraz etmitir. Hükümet ayrıca, talep edilen miktarları aırı ve  
asılsız bulmutur. Hükümet son olarak, AĐHM’nin karar verdiği miktarların haksız servet  
edinmeye yol açmaması gerektiğini belirtmitir.  
Bavuranların kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak, AĐHM içtihat hukukunda,  
bavuranın talep ettiği tazminatla AĐHS’nin ihlali arasında kesin bir nedensel bağlantı olması  
gerektiği ve bunun uygun durumlarda kazanç kaybıyla ilgili tazminatı da kapsayabileceği  
belirtilmektedir (bkz., diğer makamlar arasında, Barbera, Messegué ve Jabardo / Đspanya  
(Madde 50), 13 Haziran 1994 tarihli karar, A Serisi no. 285-C, s. 57-58, §§ 16-20, ve Çakıcı,  
yukarıda kaydedilmi, § 127).  
Birinci bavuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, dava dosyasında  
Mehmet Akkum’un ölen oğlunun evli ya da çocuklarının olup olmadığıyla ilgili hiçbir bilgi  
olmadığını belirtmitir. Ayrıca, birinci bavuran hiçbir ekilde oğluna bağlı olduğunu iddia  
etmemitir. Bu nedenle AĐHM, birinci bavurana tazminat ödenmesini uygun bulmamaktadır.  
Birinci bavuranın operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyuna ilikin talebiyle  
ilgili olarak AĐHM, böyle bir ihlal saptamadığını ifade etmitir. Bu nedenle AĐHM, koyunlarla  
ilgili olarak hiçbir tazminat ödenemeyeceği sonucuna varmıtır.  
Đkinci bavuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, bavuranın ölen  
kardeinin dört çocuğu olduğunu belirtmitir. Bununla beraber, ikinci bavuran, Mehmet  
Akan’ın çocuklarının babalarına bağlı olduklarını ileri sürmemitir. AĐHM, Mehmet Akan’ın  
öldürülğü zaman 70 yaında olmasını göz önüne alarak, çocukların maddi yönden Mehmet  
Akan’a bağlı olmasını olası görmemitir. Bu bakımdan, ikinci bavurana da hiçbir tazminat  
ödenmemesi sonucuna varılmıtır.  
Üçüncü bavuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, ölen oğlu Derviꢀ  
Karakoç’un öldürüldüğü sırada 33 yaında, evli ve maddi bakımdan kendisine bağlı iki  
çocuğu olduğunu belirtmitir. AĐHM ayrıca, AĐHS’nin 2. maddesi uyarınca, Derviꢀ  
Karakoç’un ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunun saptandığını belirtmitir. Bu durumda,  
2. maddenin ihlaliyle DerviKarakoç’un ailesinin bu kii tarafından sağlanan maddi destekten  
yoksun bırakılması arasında doğrudan bir nedensel bağ bulunmaktaydı.  
Bu nedenle, üçüncü bavuranın oğlunun ölümü sonucu gelir kaybını yansıtan uygun  
bir miktarın hesaplanması için aktüeryada kabul edilen bazla ilgili ayrıntılı ifadelerini göz  
önüne alarak AĐHM, oğlunun tahmini kazanç kaybı olan ve 40,073 Sterlin (GBP)’ye tekabül  
eden 57,300 EURO’luk miktarın DerviKarakoç’un ei ve çocukları için elinde tutmak üzere  
Rabia Karakoç’a ödenmesine karar vermitir. AĐHM, bu miktarın ödemenin yapılacağı  
tarihte, karılığı olan Türk Lirası üzerinden yapılmasına karar vermitir.  
B. Manevi Tazminat  
Bavuranlar, ölen kiilerin maruz bırakıldığı ihlallere ilikin, mirasçılarının adına her  
mağdur için 40,000 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talep etmilerdir. Zülfü Akkum ayrıca,  
AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlallerine ilikin olarak 10,000 GBP, Hüseyin Akan ve  
Rabia Karakoç da AĐHS’nin 13. Maddesi’nin ihlaline ilikin olarak ayrı ayrı 2,500 GBP talep  
etmilerdir.  
Hükümet, herhangi bir ihlal saptandığında bunun yeterli tazminatı sağlayacağını  
ündüğü için, manevi tazminat ödenmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmütür.  
AĐHM, bavuranların yakınlarının ölümünden ve Mehmet Akkum’un cesedinin  
parçalanmasından yetkililerin sorumlu olduğunu saptadığını belirtmitir. 2. ve 3. maddelerinin  
ihlallerine ek olarak, AĐHM ayrıca, yetkililerin AĐHS’nin 2. maddesindeki usul hukuku  
zorunluluklarına karı gelerek ve AĐHS’nin 13. maddesini ihlal ederek etkin bir soruturma ve  
hukuk yolu sağlamadıklarını saptamıtır. Bu koulları ve karılatırılabilir davalardaki  
tazminatları göz önüne alarak AĐHM, tarafsız bir ekilde, 14,000 Sterlin (GBP)’ye tekabül  
eden 20,000 EURO’luk manevi tazminatın ölen yakınlarının mirasçıları için ellerinde  
bulundurmak üzere ikinci ve üçüncü bavuranların her birine ödenmesine karar vermitir.  
AĐHM, birinci bavuran Zülfü Akkum’a, kendisi ve ölen oğlu Mehmet Akkum’un diğer  
mirasçıları için, 20,000 EURO’luk manevi tazminat ödenmesine karar vermitir. AĐHM son  
olarak, kiisel olarak katlandıkları manevi zarar için, birinci bavuran Zülfü Akkum’a 9,800  
GBP’ye tekabül eden 14,000 EURO, kalan diğer iki bavuranın her biri için 2,450 Sterlin  
(GBP)’ye tekabül eden 3,500 EURO’luk manevi tazminat ödenmesine karar vermitir.  
C. Masraf ve Harcamalar  
Bavuranlar, Avrupa Konseyi’nden yapılan yasal yardım aracılığıyla alınan miktarlar  
hariç, bavuruda bulunurken verilen ücretler ve yapılan masraflar için toplam 29,219.40  
Sterlin (GBP) talep etmilerdir. Bu miktar, Ankara’daki durumada Komisyon delegeleri  
huzurunda ifade alınmasına katılımda ve Strazburg’ta bulunan AĐHM huzurunda yapılan  
durumaya katılımda ödenen ücretleri ve yapılan masrafları kapsamaktadır. Bavuranların  
talebi unlardan olumaktadır:  
(a) Đngiltere’deki avukatlarının ücretleri için 12,470 Sterlin (GBP);  
(b) Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 12,870 Sterlin (GBP);  
(c) Đngiltere’deki avukatların yaptığı idari harcamalar için 121.40 Sterlin (GBP);  
(d) Türkiye’deki avukatların yaptığı idari harcamalar için 853 Sterlin (GBP);  
(e) Kürt Đnsan Hakları Projesi (KHRP) tarafından yapılan idari harcamalar için 370  
Sterlin (GBP);  
(f) KHRP’nin yaptığı çeviri harcamaları için 2,535 Sterlin (GBP).  
Hükümet, Türkiye’deki avukatlar için talep edilen ücretin Türkiye Barolar Birliği’nin  
belirlediği oranlardan sapmıolduğunu ileri sürmektedir. Bavuranlar ve avukatları bu  
ücretler üzerinde anlaolsalar bile, böyle bir anlama hükümeti bağlamamaktadır.  
Hükümet ayrıca, iddia edilen masrafların belgelenmediğini ifade etmektedir.  
AĐHM, bu davanın Ankara’daki tanıkların ifadesini almak dahil, olaylara ve hukuka  
yönelik ayrıntılı inceleme gerektiren karmaık sorunlar içerdiğini belirtmektedir. Bununla  
beraber AĐHM, KHRP’nin yaptığı masrafların gerekli ve mantıklı olduğuna ikna olmamıtır;  
çünkü kendi gider tablosunda da belirtildiği gibi, bu derneğin yaptığı i, Türkiye’deki ve  
Đngiltere’deki avukatların yaptığı etkinlikleri büyük ölçüde ikiye katlamıolduğu  
görünmektedir. AĐHM ayrıca, Türkiye’deki avukatların talep ettiği 12,870 Sterlin (GBP)’lik  
miktarı çok yüksek bulmaktadır.  
AĐHM, edindiği bilgiler üzerinden kendi tahmini yaparak, Avrupa Konseyi’nden yasal  
yardım olarak alınan ve 19,595 Fransız Frangı’na tekabül eden 3,000 EURO ve katma değer  
vergisi hariç, bavuranlara 14,000 Sterlin (GBP)’ye tekabül eden 20,000 EURO ödenmesine  
karar vermitir. Bu net ücret bavuranların isteği üzerine, bavuranların temsilcilerinin  
Đngiltere’deki hesaplarına Sterlin olarak ödenecektir.  
D. Gecikme Faizi  
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç  
puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesinin uygun olduğu kanısındadır.  
YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE  
1) Hükümet’in ilk itirazını reddetmitir,  
2) Davalı Devlet’in AĐHS’nin 38. maddesi uyarınca, gerçekleri saptama görevlerinde  
Komisyon’a ve AĐHM’ye gerekli imkanları sağlama yükümlülüğünü yerine  
getirmediğine,  
3) Hükümet’in AĐHS’nin 2. maddesini ihlal ederek bavuranların üç yakının ölümünden  
sorumlu olduğuna,  
4) Operasyonun planlanmasında ve uygulanmasında iddia edilen dikkatsizlikle ilgili  
olarak, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlalinin söz konusu olup olmadığını belirlemenin  
gerekli olmadığına,  
5) Davalı Devlet’e ait makamların üç kiinin öldürülmesiyle ilgili olarak etkin bir  
soruturma yürütmemeleri nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesini ihlal ettiklerine,  
6) Birinci bavuranla ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine,  
7) AĐHS’nin 13. Maddesi’nin ihlal edildiğine,  
8) Yetkililerin AĐHS’nin 2. ve 13. maddelerini ihlal eden uygulamaları olup olmadığını  
belirlemenin gerekli olmadığına,  
9) AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesinin ihlal edilip edilmediğini  
belirlemenin gerekli olmadığına,  
10) AĐHS’nin 18. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına,  
11) DerviKarakoç’un atının ve köpeğinin öldürülmesi nedeniyle AĐHS’nin 1 No’lu  
Protokolü’nün 1. maddesinin ihlal edildiğine,  
12) Kurunlu köylülerine ait çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak, AĐHS’nin 1  
No’lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığına,  
13) (a) davalı Devlet’in üçüncü bavuran Rabia Karakoç’a maddi tazminat olarak,  
AĐHS’nin 44 § 2 maddesine göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde,  
tabi tutulabilecek vergiyle beraber 57,300 EURO (elli yedi bin üç yüz euro)  
ödemesine, bu miktarın ödeme tarihinde Türk Lirası’na çevrilerek ödenmesine ve  
DerviKarakoç’un ei ve çocukları için Rabia Karakoç’un elinde bulundurulmasına,  
(b)davalı Devlet’in bavuranlara manevi tazminat olarak, AĐHS’nin 44 § 2 maddesine  
göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde Türk  
Lirası’na çevrilecek ekilde aağıdaki miktarları ödemesine:  
(i)  
Zülfü Akkum’a kendisi ve oğlu Mehmet Akkum’un diğer varisleri  
için 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiisel olarak ise 14,000 EURO  
(on dört bin euro);  
(ii)  
Hüseyin Akan’a kardei Mehmet Akan’ın varisleri için elinde  
tutmak üzere 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiisel olarak ise  
3,500 EURO (üç bin beyüz euro);  
(iii) Rabia Karakoç’a oğlu DerviKarakoç’un ei ve çocukları için  
elinde tutmak üzere 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiisel olarak  
ise 3,500 EURO (üç bin beyüz euro);  
(iv)  
yukarıdaki miktarların üzerine tabi tutulacak bütün vergiler;  
(c) davalı Devlet’in Avrupa Konseyi’nden yasal yardım olarak alınan 3,000 EURO (üç  
bin euro) hariç, masraf ve harcamalar için bavuranlara, Đngiltere’deki kendilerinin  
belirdiği banka hesabına tabi tutulabilecek katma değer vergisi ile beraber, bu kararın  
verildiği tarihin döviz kuru üzerinden Sterline çevrilmek üzere 20,000 EURO ödemesine,  
(d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için  
Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde  
edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına,  
karar vermitir.  
14)Bavuranların yalnızca tatmin olmak amacıyla yaptıkları geri kalan talebi  
reddetmitir.  
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıolup 24 Mart 2005 tarihinde, Đçtüzüğün 77.  
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
Soren NIELSEN  
Sekreter  
Christos ROZAKIS  
Bakan