COUNCIL  
AVRUPA  
OF EUROPE  
KONSEYĐ  
AKA-TÜRKİYE DAVASI*  
(107/1997/891/1103)  
Strazburg  
23 Eylül 1998  
USULİ İŞLEMLER  
1. Dava, 30 Ekim 1997 tarihinde, Sözleşmenin 47. Maddesi, ve 32. Maddesinin  
1. Fıkrası’nda öngörülen üç aylık süre içerisinde, Mahkeme tarafından Avrupa İnsan  
Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) sunulmuştur. Dava, Türk vatandaşı olan Sn  
Mevlüt Aka’nın 15 Ağustos 1991 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisy-  
on’a yapmış olduğu başvuruya (no. 19639/92) dayanmaktadır.  
Komisyon’un talebi 44. Madde ve 48. Maddenin (a) bendi ile Mahkeme A  
İçtüzüğünün 32. maddesine yöneliktir. Talebin amacı 1 no’lu Protokol’ün 1. Maddesi  
kapsamında muhatap Devletin yükümlülüklerini ihlal edip etmediğine dair bir karara  
varılmasını sağlamaktır.  
bendi  
2. Mahkemenin A İçtüzüğü’nün 33. maddesi’nin 3. Fıkrasının (d)  
uyarınca yapılan soruşturmaya cevaben, Ankara Baro’su üyesi ve başvuranın  
avukatı Sn. K. Berzeg, 28 Kasım 1997 tarihinde Sekreterya’ya Sn. Mevlüt Aka’nın  
vefat ettiğini ve dul eşi Sn. Şefika Aka ve çocuklarının takibatları onun adına  
sürdürmek ve Sn. Berzeg tarafından temsil edilmek istediklerini (Madde 30)  
bildirmiştir.  
3. 20 Ocak 1998 tarihinde Başkan tarafından Sn. Berzeg’e Mahkeme huzurunda  
yapılacak yazılı takibatlarda Türkçe’yi kullanma izni, başvurana ise yasal yardım  
verilmiştir (27. Maddenin 3. Fıkrası ve Ek’in 4. Maddesi).  
4. Oluşturulan heyet içerisinde Türk vatandaşı olan Sn. F. Gölcüklü  
(Sözleşmenin 43. Maddesi) ve mahkemenin o zamanki başkan yardımcısı Sn. R.  
Bernhardt (İçtüzük 21. madde 4. Fıkra (b) bendi) vardır. 31 Ocak 1998 tarihinde,  
Sekreter’in huzurunda, Sn. Bernhardt diğer yedi üyenin isimlerini kura ile  
belirlemiştir; bu üyeler şunlardır: Sn. F. Matscher, Sn. N. Valticos, Sn. A.N. Loizou,  
Sir John Freeland, Sn. A.B. Baka, Sn. K. Jungwiert ve Sn. V. Toumanov  
____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürğü  
tarafından yapılmıolup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiolması  
ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koulu ile Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları  
Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
(Sözleşmenin 43. Maddesi ve İçtüzük 21. Madde, 5. Fıkra).  
5. Heyet Başkanı olarak (İçtüzük 21. Madde, 6. Fıkra), Sn. Bernhardt,  
Sekreterya kanalıyla takibatların düzenlenmesi hususunda (İçtüzük 37. Madde, 1.  
Fıkra ve İçtüzük 38. Madde) Türk Hükümeti Temsilcisi’ne (“Hükümet”), başvuranın  
avukatına ve Komisyon Delegesi Sn. Ş. Gözübüyük’e danışmıştır. Sonuç olarak  
verilen talimatlar sonrasında, Sekreter başvuranın görüşünü ve ona bağlı ekleri 3, 6  
ve 28 Nisan 1998 tarihlerinde, Hükümet’in görüşünü ise 17 Nisan 1998 tarihinde  
almıştır. 15 Mayıs tarihinde başvuran, Hükümet’in görüşüne cevaben bir görüş  
sunmuştur.  
* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olup,  
gayrıresmî tercümedir.  
6. Daha sonra, Mahkeme Başkan Yardımcısı seçilen Sn. Thor Vilhjalmsson,  
Mahkeme Başkanı seçilen Sn. Bernhardt’ın yerini Heyet Başkanı olarak almıştır  
(İçtüzük 21 6. Fıkra ve İçtüzük 24. Madde 1. Fıkra).  
7. 1 Temmuz 1998 tarihinde, olağan usule ilişkin esasların tamamlandığı  
hususunda tatmin olarak davaya bir oturumla başlanmasına karar vermiştir (İçtüzük  
26. ve 38. Madde).  
DAVA ESASLARI  
I. DAVA KONUSU OLAYLAR  
8. Başvuran Türk vatandaşıdır ve 1930 doğumludur. Söz konusu zamanda  
Vezirköprü köyünde yaşamaktadır (Sinop ilinin - Durağan ilçesi).  
9. 1987 yılının Eylül ayı başlarında baraj inşaatından sorumlu Devlet kurumu  
Devlet Su İşleri (“DSİ”) başvuranın Gökdoğan köyündeki (Sinop) iki arsasını  
istimlak etmiştir.  
Kızılırmak vadisinde Altınkaya hidroelektrik santralının inşa edilmesinden  
sonra ürün yetiştirmek için kullanılan arsayı sel basmıştır; bu durumdan 3000’den  
fazla aile etkilenmiştir.  
10. Arsanın tapusu 4 Eylül 1987 tarihinde yetkililere devredildikten sonra, DSİ  
başvurana iki arsa için toplam 4.370.962 Türk Lirası ( sırasıyla 1.380.000 TL ve  
2.990.962 TL) ödemiştir.  
11. 2 Ekim 1987 tarihinde başvuran, her iki arsanın da istimlakine ilişkin  
olarak, Durağan Ceza Mahkemesi’nde artırılmış tazminat için dava açmıştır. Dava  
numaraları 87/2837 ve 87/2828’dir.  
12. Takibat sırasında, mahkeme istimlak yetkililerinin belirledikleri miktarların  
doğru olup olmadığının değerlendirilmesi için bilirkişiler tarafından iki tane yerinde  
inceleme yapılması emrini vermiştir. İki bilirkişi heyeti değerlendirmelerini  
yaparken 2942 Sayılı Kanun’da istimlak kurallarına ilişkin olarak öngörülen  
kriterleri göz önünde bulundurmuşlardır. Ancak aynı hesap yöntemlerini  
kullanmadıkları için sonuçlar değişik çıkmıştır; iki incelemenin sonucu da DSİ  
tarafından istimlak için ödenen miktardan yüksektir  
Taraflarca üçüncü bir değer biçmenin yapılmasına ilişkin olarak yapılan  
başvuru reddedilmiştir, çünkü Mahkeme yapılan incelemelerin yasalar tarafından  
belirlenmiş gerekliliklere uygun kriterlere dayandırıldığı ve davaya ilişkin karar  
verilmesi için yeterli materyalleri içerdiği kanaatindedir.  
13. Bir sonraki aşamada başvuran yazılı olarak, uzmanlar tarafından biçilen  
değerlerden düşük olanını kabul ettiğini bildirmiştir. Ceza mahkemesi bu hususu  
dikkate almış ve söz konusu tutarın başvurana verilmesi kararını vermiştir.  
14. 87/2837 sayılı davada, Mahkeme 22 Haziran 1989 tarihinde DSİ’nin  
istimlak için ek tazminat olarak 3.089.130 Türk Lirası ödemesine karar vermiştir.  
87/2828 sayılı davada ise 10 Mayıs 1990 tarihinde başvurana ek tazminat olarak  
3.895.692 TL ödenmesini kararlaştırmıştır. Bu tutarlar 4 Eylül 1987 tarihinden  
itibaren her yıl için, yasalar tarafından belirlenmiş %30 oranında gecikme faizini de  
içermektedir (bkz. yukarıda paragraf 10).  
15. Yargıtay, sırasıyla 17 Eylül 1990 ve 6 Eylül 1991 tarihlerinde bu kararları  
onaylamıştır.  
16. 87/2837 sayılı davada verilen ek tazminat 30 Ocak 1992 tarihinde  
başvurana ödenmiştir. Ödenen bu tazminat tutarı 7.097.276 TL olup, bunun  
4.008.114 TL’lık kısmı Aralık 1991’e kadar hesaplanan gecikme faizleridir.  
87/2828 sayılı davada başvuran 7 Ocak 1993 tarihinde 10.116.692 TL’sı  
almıştır, bu miktarın 6.221.000 TL’sı Aralık 1992 tarihine kadar olan gecikme  
faizidir.  
II. İLGİLİ İÇ HUKUK  
A. Anayasa  
17. Anayasa’nın istimlaklere ilişkin 46. Madde’sinin ilgili bölümleri şu  
hususları öngörmektedir:  
“…Kamulaştırma bedeli, nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak … Kanunun  
taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, … peşin ödenmeyen kısım Devlet  
borçları için öngörülen en yüksek faiz haddine bağlanır….  
Söz konusu tarihte, Devlete olan borçlar üzerinden ödenen gecikme faizi aylık  
%7’dir (yıllık %84) (Devlete olan borçların toplanmasına ilişkin 6183 Sayılı  
Kanun’un 51. Maddesi ve 89/14915 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı)  
B. 4 Aralık 1984 tarihli 3095 Sayılı Kanun  
18. 3095 Sayılı Kanun uyarınca vadesi geçmiş Devlet borçlarından alınacak faiz  
oranı yıllık %30’dur.  
C. Borçlar Kanunu  
19. Borçlar Kanunu’nun (BK) 105. Maddesi şunları öngörmektedir:  
“... Alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette  
borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi  
tazmin ile mükelleftir.  
Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken  
bu zararın miktarını dahi tayin edebilir.”  
Uygulamada, bu hüküm kapsamında tazminat talep edilebilecek kayıp, borcun  
ödenmesi gereken tarih ile ödendiği tarih arasında geçen zamandan dolayı ortaya  
çıkan kayıptır.  
D. Yargıtay İçtihatları  
20. 3 Haziran 1991 tarihinde istimlakler için tazminata ilişkin davalarda yetkili  
olan Yargıtay (Beşinci Hukuk Dairesi) aşağıdaki karara varmıştır:  
“Alacaklılar borcun geç ödenmesine ilişkin tazmin edilmeleri yasalarla  
belirlenmiş faizlerle yapılır. Alacaklılar, yürütme tedbirlerine başvururken,  
kendilerine ödenecek miktar artı faiz de talep edebilecekleri için başka bir tazminat  
talep etme hakları yoktur; buna bağlı olarak, enflasyon oranının yüksek olmasına  
dayanarak alacaklıların talebini verme kararı asılsızdır...”  
Hükümet, aynı daire tarafından verilen diğer bir karara da değinmiştir (22 Ekim  
1996 tarihli karar no. 96/13828); bu kararda Yargıtay Borçlar Kanunu’nun 105.  
Maddesi kapsamında tazminat başvurusu yapılmasına müsaade etmiştir. Karar,  
yetkililerin ödemeye yetkileri olmadığı bir tutarı ödemede gecikmelerinden doğan  
ek tazminat iddiasıyla ilgilidir. Ancak anılan davadaki talepler, davacının ödemekle  
yükümlü olduğu varsayılan miktarın ödenmesi için bir mevduat hesabını vadesinden  
önce kapatması ve böylece faiz kaybına maruz bırakılması gerçeğine dayanmaktadır.  
Bununla birlikte, Yargıtay’ın ve özellikle de on üçüncü Dairesinin (bkz. 95/267  
ve 96/9985 nolu kararlar) istimlakle ilgili olmayan davalardaki uygulamaları özel  
kişiler arasındaki uzlaşmazlıklarda Borçlar Kanunu’nun 105. Maddesi kapsamında  
bu tür kayıplar için tazminatlara müsaade etmektedir. Bu noktada, emsal davanın  
tutarlılığını sağlamaktan sorumlu Yargıtay başkanlık komitelerinin, farklı daireleri  
tarafından verilen kararlar arasındaki farklılıklara dayanarak temyiz başvurularını  
reddettiği göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü bu komiteler, bir dava hakkında  
karar verilirken ilgili gerçeklerin dikkate alındığı, bu sebepten dolayı da kararların  
birbirine uyumlu hale sokulmasının gerekmediği kanaatindedir.  
21. 23 Şubat 1994 tarihli bir kararda Yargıtay, aşağıdaki hususları kabul ederek  
ilk defa olarak enflasyonun ters etkileri üzerine karar vermiştir:  
“Ülkede enflasyon oranı %30’ların üstündeyken 3095 Sayılı Kanun onaylanmış  
ve yürürlüğe girmiştir. Bu gerçeğe rağmen, mevzuat gecikme faiz oranını %30  
olarak belirlemiştir. Mevcut davada, bu sebepten dolayı, banka mevduatları  
üzerinden ödenecek faizin kabul edilebileceği hatalı görüşünden hareketle, %30’u  
aşan bir faiz oranı vermek yasal olmamaktadır.”  
22. 16 Haziran 1996 tarihinde Yargıtay bir diğer kararında enflasyon oranı  
sonucunda ortaya çıkan kayıplara ilişkin taleplerde Borçlar Kanunu’nun 105.  
Maddesi’nin (bkz. yukarıda paragraf 19) uygulanabilirliği hususuna ilişkin olarak  
aşağıdaki kararı vermiştir:  
“... 3095 Sayılı Kanun’da öngörülen faiz oranı... kaybın kanıtlanmasına gerek  
duyulmaksızın zarar için götürü tazminat içermektedir... Temerrüt faizi (ödemede  
gecikme faizi) ülkenin yaşadığı ekonomik problemlerin (enflasyon, parasal  
erozyon...) ışığı altında yasalar tarafından belirlenir, aynı faktörleri (enflasyon,  
parasal erozyon...) Borçlar Kanunu’nun 105. Maddesi’nde öngörülen ek kayıplar  
için açık kanıt olarak göstermek veya ortaya çıkan dezavantajların görülen zararı da  
içerdiğini belirtmek imkansızdır. Aksi  
takdirde, yasama meclisinin dezavantajlara yönelik tazminatın %30 olması kararı  
herhangi bir anlam taşımayacaktır. Eğer yasama meclisi, tüm ekonomik problemlere  
ilişkin olarak, Anayasa tarafından kendisine verilen yasama gücünü kullanarak bu  
problemlerden doğan kayba yönelik tazminat oranını belirlemiş olsaydı, yasama  
meclisinin değerlendirmesinin asılsız olduğu görüşüne dayanılarak zarar için  
ödenecek tazminatın %30 yerine %60 veya %70 üzerinden ödenmesi kabul  
edilemezdi. ... Ülkenin şu andaki ekonomisi üzerinde önemli etkileri olan  
enflasyonun 3095 Sayılı Kanun’da ... öngörülen %30 oranını aştığını ve bunun  
sonucunda da alacaklının geç ödemeden doğan kaybının telafi edilmediği açıktır.  
Ancak, yasada öngörülen %30 oranını aştığı sürece, söz konusu kayıp Borçlar  
Kanunu’nun 105. Maddesi kapsamına alınamaz... Yasama gücünü kullandıktan  
sonra yasama meclisi kaybın %30’lara vardığı kanaatında olduğu için, enflasyonun  
%30’ları aştığı gerekçesiyle daha yüksek bir kayıp oranı uygulayan adli bir karar  
yasama meclisinin salahiyetine tecavüz etmek anlamına gelmektedir...”  
23. Uygulamada, söz konusu mahkemeler daha önce Yargıtay tarafından ele  
alınan benzer konularda karar verirken yukarıda bahsedilen kararları dikkate  
almalıdırlar.  
E. Ekonomik faktörler  
24. Ocak 1992 ve 1993’te ABD dolarının ortalama kur oranları, Türkiye  
Merkez Bankası tarafından belirlenen kur oranlarına göre, sırasıyla 5.332,59 TL ve  
8.771,80 TL’ydi.  
25. Türkiye’deki enflasyonun etkileri, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün  
yayınladığı perakende fiyat endeksi listesinde açıkça görülmektedir. Söz konusu  
listeye göre, Eylül ve Ekim 1987 ayları (istimlak edilen arsaların tapusu yetkililere  
devredildiğinde ve takibatlar Durağan Asliye Mahkemesi’nde başladığında - bkz.  
yukarıda paragraf 10-11) için taban endeks 100 olarak kabul edilirse, Ocak 1992  
(87/2837 nolu davada ek tazminatın ödendiği tarih - bkz. yukarıda paragraf 16)  
itibariyle enflasyon endeksi 1006,06’ya; Ocak 1993 itibariyle ise (87/2828 nolu  
davada ek tazminatın ödendiği tarih - bkz. yukarıda paragraf 16) 1783,48’e  
yükselmiştir.  
KOMİSYON HUZURUNDAKİ TAKİBATLAR  
26. Sn. Aka, Komisyon’a 15 Ağustos 1991 tarihinde başvurmuştur. Durağan  
Asliye Mahkemesi tarafından verilen ek tazminatın ve ona bağlı gecikme faizinin  
yeterli olmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olarak  
başvurusunu 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’ne dayandırmıştır. Ayrıca, mahkeme  
huzurundaki takibatların Sözleşme’nin 6. Maddesi’nin 1. Fıkrasında öngörülenden  
uzun sürmesi hususunda da şikayetçi olmuştur.  
27. 16 Ocak 1996’da Komisyon, takibatların uzunluğuna (Madde 6 Fıkra 1) ve  
verilen tazminatın yetersizliğine (1 No’lu Protokolün 1. Maddesi) ilişkin şikayetleri  
kabul etmediğini açıklamıştır.  
Ancak, 14 Ekim 1996 tarihinde 19639/92 no’lu başvuruyu kabul ettiğini  
ıklamıştır, çünkü bu başvuru ek tazminat ödemesindeki gecikme faizi oranının  
yetersizliğine ilişkindir. 9 Eylül 1997 (Madde 31) tarihli raporunda Komisyon, 1  
No’lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiğine ilişkin ortak görüşünü açıklamıştır.  
Komisyon’un görüşünün tam metni bu karara ek olarak sunulmuştur.  
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR  
28. Başvuran Mahkemeden 1 No’lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiğine  
ilişkin karar vermesini ve kendisine Sözleşme’nin 50. Maddesi uyarınca adil  
tazminat verilmesini talep eder.  
29. Hükümet dilekçesinde, ana sunum olarak, Mahkemeden iç hukuk yollarının  
tüketilmediğine ilişkin başvuruyu reddetmesini ve 1 No’lu Protokol’ün 1.  
Maddesi’nde garanti altına alınan hakların ihlal edilmediğine dair karar vermesini  
talep eder.  
HUKUK AÇISINDAN  
I. 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI  
30. Başvuran, istimlak için ek tazminat üzerinden ödenen gecikme faizi  
oranının çok düşük olmasından ve istimlak görevlilerinin söz konusu tutarları  
ödemede gecikmelerinden şikayetçi olmuştur. 1 No’lu Protokolün 1. Maddesinin  
ihlal edilmesi sonucunda mağdurun kendisi olduğunu belirtmiştir; bu madde şu  
hususları öngörmektedir:  
“Her yasal ya da tüzel kişi mülkiyetini dilediğince kullanma hakkına sahiptir.  
Kamu yararına ve kanunda veya uluslararası hukukta öngörülen şartlara tabi olma  
dışında, hiç kimsenin bu hakkı elinden alınamaz  
Ancak, yukarıdaki hüküm, hiç bir şekilde, Devlet’in mülkiyetin kullanımını  
kontrol etmek ve vergilerin ödenmesi veya diğer cezaların yerine getirilmesini  
garanti altına lamak için gerekli gördüğü durumlarda yasaları yürürlüğe sokma  
hakkına zarar vermez.”  
Hükümet bu görüşe itiraz etmiştir. Komisyon ise şikayeti kabul etmiştir.  
A. Hükümet’in ön itirazı  
31. Hükümet, başvuranın Borçlar Kanunu’nun 105. Maddesi (bkz. yukarıda  
paragraf 19) kapsamında tazminat talebinde bulunmadığını göz önünde  
bulundurarak iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasına karşı çıkmıştır.  
Yargıtay’ın 22 Ekim 1996 tarihli bir kararına (bkz. yukarıda paragraf 20)  
dayanarak, başvuranın “tazmin edilen gecikme faizinin üzerinde” zarar gördüğünü  
kanıtlaması durumunda ek tazminatın ödenmesindeki gecikmenin neden olduğu  
kayıp iddiası için tazminat alabileceğini ifade etmişlerdir. Hükümet’in sunumunda,  
enflasyonun şu andaki oranıyla yasalar tarafından belirlenmiş gecikme faizi oranı  
arasındaki fark 105. Madde kapsamında “ek tazminat için gerekçe  
oluşturmamaktadır”, ancak başvuran yine de eğer şikayetçi olduğu “ödeme  
gecikmesi ya da ödemenin yapılmaması sonucunda yaşadığı kişisel kaybı”  
kanıtlamış olsaydı bu hükümden yararlanabilirdi.  
32. Başvuran ise Yargıtay tarafından 23 Şubat 1994 ve 16 Haziran 1996  
tarihlerinde sunulan emsal dava kararlarının (bkz. yukarıda paragraf 21-22) ortaya  
çıkardığı durumun Devlet tarafından ödenecek borçlar söz konusu olduğunda  
paranın değer kaybetmesine ilişkin olarak tazminat talep etmenin boşuna olduğunu  
gösterdiğini ifade etmiştir.  
33. Komisyon, mevcut davada Hükümet tarafından önerilen çözümün başarı  
şansı olmayacağı kanaatindedir.  
34. Mahkeme, Sözleşmenin 26 maddesi uyarınca bir başvuranın anılan  
ihlallerin düzeltilmesi için yeterli ve etkin hukuk yollarına olanak tanıyan normal  
bir başvuru hakkının sağlanmış olması gerektiğini yinelemektedir. Anılan hukuk  
yollarının mevcut olduğu sadece teoride değil, aynı zamanda uygulamada da yeterli  
düzeyde kesinlik kazanması gerekmektedir ki bunun sağlanamadığı durumlarda  
başvuru ve yeterlilik ön koşulları yerine getirilmemiş olmaktadır. Bu açıdan iç  
hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin talebin Mahkeme nezdinde ıspatlanması  
Hükümet’in yükümlülüğündedir. (bkz, diğer otoritelerin yanı sıra, 16 Eylül 1996  
tarihli Akdivar ve Diğerleri - Türkiye kararı, Karar ve Hüküm Raporları 1996 -IV, s.  
1210, Madde 66 ve 68).  
35. Mahkeme, Yargıtay’ın yukarıda sözü geçen kararlarının Türk yasaları  
uyarınca Yargıtay’da karara bağlanan hususlara ilişkin olarak daha alt  
mahkemelerde yeterli ve bağlayıcı olduğuna dikkat çeker (bkz. yukarıda paragraf  
23).  
Bu bağlamda, Yargıtay, ilk olarak istisnalar olmaksızın 3095 Sayılı Kanun’da  
öngörülen yasalar tarafından belirlenmiş % 30 oranını (bkz. yukarıda paragraf 21)  
kabul ederek, mevcut davada ortaya çıkan hususa ilişkin olarak 16 Haziran 1996  
tarihinde diğer bir karara varmıştır. Bu kararda Yargıtay, mahkemelerin bu oranla  
enflasyon oranı arasındaki farkın Borçlar Kanunu’nun 105. Maddesi kapsamında bir  
kayba (bkz. yukarıda paragraf 19) neden olduğu hususunu dikkate alarak, 3095  
Sayılı Kanun’da (bkz. yukarıda paragraf 22) % 30 olarak belirlenen gecikme faizi  
oranını artırmaya karar vermeleri durumunda, yasama meclisinin ihtiyari gücüne  
tecavüz etmiş olacaklarını ifade etmiştir.  
36. Söz konusu kararlarda açıkça görülmektedir ki, Devlet’ten alacakları olan  
kişiler, kendilerine 3095 Sayılı Kanun kapsamında verilen gecikme faizini aşacak  
şekilde paranın değer kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan zararların telafi edilmesini  
sağlayacak ve Hükümet tarafından talep edilen tazminat yollarına başvuramazlar  
(bkz., mutatis mutandis, 8 Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargın - Türkiye kararı, A  
Serisi no. 319, s. 17, Madde 42). Ayrıca, Hükümet daha farklı bir sonuca götürecek  
mahkeme kararlarını ifade etmemiştir, çünkü Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi’nin 22  
Ekim 1996 tarihli kararı bu konu ile ilgili değildir (bkz. yukarıda paragraf 20).  
37. Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet’in Borçlar Kanunu’nun 105.  
Maddesi’nde öngörülen yolların yeterlilik ve etkinliğini oluşturamadığı kararına  
varmıştır (bkz. en yakın otorite olarak, 19 Şubat 1998 tarihli Dalia - Fransa kararı,  
Raporlar 1998-I, s. 87-88, Madde 38).  
Bu sebepten dolayı, ön itiraz reddedilmiştir.  
B. Esaslar  
1. Takibatlarda yer alanların görüşleri  
38. Başvuran, Hükümet’in hatalı davranarak mevcut dava ile Akkuş - Türkiye  
davası arasında benzerlik kurduğunu belirtmiş ve başvurusunun sadece Durağan  
Asliye Mahkemesi tarafından verilen ek tazminatın ödenmesindeki gecikmeye  
ilişkin değil; aynı zamanda, esas olarak, mahkemeye başvuru yaptığı tarih ile ilgili  
miktarları aldığı tarih arasında yaşadığı kayıplara ilişkin olduğunu vurgulamıştır. O  
süre içerisinde ek tazminat ödemesindeki gecikme faizi oranının yıllık sadece % 30  
iken, enflasyon oranının % 70 olduğuna dikkat çekmiştir.  
Sn. Aka arsaların istimlak edilmesinden beş ve altı yıl sonra ödemenin  
yapıldığını belirtmiş ve söz konusu gecikmelerin sonuçlarının o dönemde  
Türkiye’de görülen paranın büyük oranlarda değer kaybıyla birlikte çeşitli  
önlemlerin alındığı kamu yararı ile kendi kişisel yararları arasında adil olmayan bir  
dengesizlik yarattığını iddia etmiştir.  
39. Hükümet Mahkeme’nin emsal davasına işaret ederek 1 No’lu Protokol’ün 1.  
Maddesi’nin istimlakle ilgili tüm davalarda azami tazminatın ödenmesini  
gerektirmediğini ifade etmiştir. Devletlere azami tazminatı verme yükümlülüğü  
getirilmesi durumunda bu husus, devletlerin, mevcut davada da olduğu gibi, binlerce  
insanın çıkarı için büyük çapta planlara başlamasını engeller.  
Hükümet, 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’ne ilişkin olarak, toplumun genel  
talepleriyle birey haklarının korunma gerekliliği arasında adil bir dengenin  
kurulması gerektiğini kabul etmiştir. Ancak, Devletlerin, özellikle gecikme faizi  
oranlarını belirlerken ve “adil bir denge” kurmaya çalışırken geniş takdir marjları  
olduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden de, mevcut davada uygulanan yasanın soruna en  
tatmin edici çözümü sunup sunmadığına veya yasama meclisinin ihtiyari gücünü  
daha farklı kullanması gerektiği hususlarında karar vermek Mahkeme’nin işi  
değildir.  
Ayrıca, mevcut davada başvuranın “kişisel ve aşırı bir yük” taşıdığı kararına  
varmak da güçtür. Eğer başvuran şikayetlerini Borçlar Kanunu’nun 105. maddesi  
kapsamında sunmuş olsaydı “adil bir denge” kurulabilirdi. Söz konusu hüküm,  
mülkleri istimlak edilen kişilerde görülebilecek ters etkileri gidermek için öngörülen  
usulün esnekliği nedeniyle dengenin kurulmasında çok büyük rol oynamıştır.  
40. Komisyon, ek tazminatların başvurana istimlakten sırasıyla dört yıl üç ay ve  
beş yıl üç ay sonra ödendiğine dikkat çekmiştir. Komisyon’un görüşüne göre, 3095  
Sayılı Kanun kapsamında verilen gecikme faizi oranı, ortalama oranın % 67 olduğu  
dönemlerdeki paranın değer kaybetme seviyesiyle orantılı değildir. Eğer o  
dönemlerde enflasyon ulusal yetkililer tarafından dikkate alınmış olsaydı, Sn. Aka  
ilk arsası için 28.051.771 TL, ikinci arsası için ise 59.077.779 TL alacaktı (bkz.  
yukarıda paragraf 16 ve aşağıda paragraf 55).  
2. Mahkeme’nin değerlendirmesi  
41. Mahkeme, başvurana iki arsanın istimlaki için 4 Eylül 1987 tarihinde Devlet  
Su İşleri tarafından verilen tazminatın (bkz. yukarıda paragraf 10), istimlak  
tarihinde, sırasıyla, 1.380.000 TL ve 2.990.962 TL olduğunu ifade etmiştir.  
Başvuranın Durağan Asliye Mahkemesi’ne fazla tazminat (bkz. yukarıda paragraf  
11) için açtığı davalar başarılı olmuştur. Durağan Asliye Mahkemesinin 22 Haziran  
1989 ve 10 Mayıs 1990 tarihli kararlarında – ki bu kararlar Yargıtay’ın 17 Eylül  
1990 ve 6 Eylül 1991 tarihli kararları (bkz. yukarıda paragraf 15) sonucunda  
kesinleşmiştir – söz konusu miktarların yeterli olmadığına karar verilmiş ve DSİ’ye,  
arsalardan biri için 3.089.130 TL, diğeri için ise 3.895.692 TL ek tazminat ödemesi  
emri verilmiştir. 3095 Sayılı Kanun’u müteakiben, belirlenen miktarlar istimlak  
tarihi olan 4 Eylül 1987 itibariyle yıllık % 30 oranında gecikme faizi taşımaktadır  
(bkz. yukarıda paragraf 12-14)  
Ancak, DSİ 30 Ocak 1992 ve 7 Ocak 1993 tarihlerine kadar, yani Yargıtay’ın  
kararından on altı ay sonra ve ilk arsanın istimlakinden dört yıl üç ay ve ikinci  
arsanın istimlakinden beş yıl üç ay sonraya kadar (bkz. yukarıda paragraf 16) ek  
tazminatları ödememiştir.  
42. Dava bir bütün olarak göz önünde tutulduğunda, Mahkeme, başlangıçta,  
mevcut davadaki esaslar ve yasal durumla daha önce karara vardığı Akkuş davasının  
esasları ve yasal durumu arasında (bkz. 9 Temmuz 1997 tarihli karar, Raporlar  
1997-IV, s. 1303) kapsam olarak büyük değişiklik gösteren konular dışında herhangi  
bir farklılık olmadığı kanaatindedir.  
Sn. Aka’nın başvurusu, davanın Durağan Asliye Mahkemesi’nde başlamasıyla  
birlikte dört yıl iki ay ve beş yıl iki ay süresince ortaya çıkan paranın değer  
kaybetmesinin neden olduğu kaybın tazmin edilmesini amaçlayan ve yasalar  
tarafından belirlenmiş gecikme faizinin yetersizliğine ilişkindir (bkz. yukarıda  
paragraf 11 ve 38) ve bu dava Mahkeme tarafından belirlenen miktarların  
ödenmesiyle (bkz. yukarıda paragraf 16) sonuçlanmıştır. Diğer taraftan, yukarıda  
anılan Akkuş - Türkiye davasında söz konusu olan tek husus ek tazminatın  
ödenmesinde yetkililerin gecikmesidir (aynı yerde, s. 1309, Madde 28).  
43. Bu şekilde tanımlandıktan ve sınırlandırıldıktan sonra, başvuranın şikayetçi  
olduğu durum istimlaklere ilişkin olarak 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’nin ilk  
paragrafının ikinci cümlesine tekabül etmektedir.  
44. Mahkemenin içtihatına göre, büyük çaptaki kamu programlarının  
gerçekleştirilmesini garanti altına almak için yapılan istimlakler sonucunda ortaya  
çıkan müdahale, - Hükümet’in de dilekçesinde kabul ettiği üzere - toplumun genel  
talepleriyle  
bireyin  
temel  
haklarının  
korunması  
arasında  
“adil  
bir denge” kurmalıdır (bkz., diğer otoritelerin yanı sıra, 23 Ekim 1997 tarihli  
National & Provincial Building Society, Leeds Permanenet Building Society and  
Yorkshire Building Society - Birleşik Kraliyet kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2353,  
Madde 80).  
45. Böyle “bir adil dengenin” ilgili çıkarlar arasında korunup korunmadığını  
değerlendirmek için, Mahkeme iç mevzuat kapsamında tazminatın ödenebileceği  
şartları ve bu şartların başvuranın davasında nasıl uygulanmış olduğunu dikkate  
almalıdır (bkz. mutatis mutandis, 8 Temmuz 1986 tarihli Lithgow ve Diğerleri -  
Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi no. 102, s. 50, Madde 120 ve yukarıda anılan  
Akkuş kararı, s. 1309, Madde 27 ve 29).  
46. Mahkeme, ilk olarak, Durağan Mahkemesi tarafından istimlak için verilen  
tazminat tutarının (bkz. yukarıda paragraf 14) mevzu konusu olmadığına dikkat  
çeker. Bu sebepten dolayı da davanın bu yönünü değerlendirmek gereksizdir.  
47. İkinci olarak, Mahkeme, Hükümet’in gecikme faizi oranının belirlenmesinin  
geniş takdir marjı sınırları içerisinde olduğunu iddia ettiğini belirtmiştir ki bu takdir  
marjı Sözleşmeci Devletler tarafından istimlak sonrasında ödenecek tazminatın  
şartlarını belirlemekte kullanılmaktadır (bkz. yukarıda paragraf 39).  
Mahkeme ulusal yetkililerin takdir marjı olduğunun farkındadır; bu marj  
Devlet’in ödeyeceği borçların faiz miktarını kısıtlarken önemli rol oynayabilir.  
Ancak, bu marj genel taleplerle bireyin temel haklarının korunması arasında “adil  
dengenin” korunup korunmadığı hususu kanıtlayamaz (bkz. yukarıda paragraf 44).  
Bu yüzden de, Mahkeme, sorunu çözerken kullanılan yollarda izlenen amaç arasında  
belirli bir orantının sağlandığını ve mülkünden mahrum bırakılan kişi üzerine  
fazlasıyla yük bindirilmediğini garanti altına almalıdır (bkz. mutatis mutandis,  
yukarıda anılan Lithgow ve Diğerleri kararı, s. 50, Madde 120).  
48. Mahkeme, mevcut davadaki söz konusu süreler içerisine (bkz. yukarıda  
paragraf 42), Türkiye’de enflasyonun yılda %70’lere çıktığına dikkat çeker (bkz.  
yukarıda paragraf 25 ve Komisyon raporunun 49. paragrafı - ve, mutatis mutandis,  
yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 30). Ancak, 3095 Sayılı Kanun  
çerçevesinde, Sn. Aka’ya ödenecek miktar üzerinden alınan gecikme faizi oranı  
yıllık % 30’dur. Şu söylenmelidir ki, söz konusu istisnai durum Devlet’in yararına  
olmuştur; Devlet, yükümlülüklerini yerine getirirken alacaklılarının yasal olarak  
ondan bekleyebilecekleri kadar dikkatli olmayabilir; ancak bu durum gecikme  
faizlerini enflasyon oranına yakın bir oranda ödemeleri istenen Devlete borcu olan  
kişilerin  
durumuyla  
tezat  
oluşturmaktadır (bkz. yukarıda paragraf 17 ve Komisyon raporunun 52. paragrafı –  
ve yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 29; yukarıda anılan Lithgow ve  
Diğerleri kararı, s. 58-59, Madde 144-147).  
49. Mahkemenin daha önce Akkuş kararında da belirttiği üzere, istimlak  
tazminatının ödenmesindeki normal olmayan gecikmeler, özellikle belirli ülkelerde  
paranın değer kaybetmesi göz önünde tutulduğunda, arsası istimlak edilen kişiyi  
belirsizlik içinde bırakarak büyük oranlarda maddi kayıplara yol açmaktadır (bkz.  
yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 29). Aynı durum söz konusu  
tazminatın belirlendiği idari veya adli takibatlardaki normal olmayan gecikmeler  
için de geçerlidir; özellikle de arsası istimlak edilen kişinin hak ettiği tazminatı  
almak için bu tür takibatlara başvurması gerektiğinde (bkz. yukarıda paragraf 10-  
15).  
50. Mahkeme, Sn. Aka’nın arsalarının istimlak edildiği tarihte kendisine  
verilecek tutarla ödemenin yapıldığı zamanki tutar arasındaki farkın – ki bu farka  
tamamen istimlak yetkilileri sebep olmuştur – mülkiyet hakkının korunması ve genel  
talepler arasında olması gereken adil dengeyi alt üst ederek başvuran açısından,  
arsanın kaybıyla da ikiye katlanan çeşitli kayıplara neden olduğu kanaatındadır  
(bkz., mutatis mutandis, yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 30-31).  
51. Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi ihlal  
edilmiştir.  
II. SÖZLEŞME’NİN 50. MADDESİ’NİN UYGULANMASI  
52. Sözleşme’nin 50. maddesi şunları öngörmektedir:  
“Eğer Mahkeme, yasal bir otorite tarafından veya Yüksek Sözleşmeci Tarafın  
diğer bir otoritesi tarafından alınan bir karar ya da önlemin kısmen ya da tamamen  
Sözleşme’den doğan yükümlülüklerle çelişkili olduğuna karar verirse, ve eğer söz  
konusu Taraf’ın iç hukuku sadece bu karar ya da önlemin sonuçları için kısmi  
tazminata müsaade ediyorsa, Mahkeme’nin kararı, eğer gerekirse, mağdur tarafın  
adil tazminatını karşılar.”  
A. Maddi zarar  
53. Başvuran, Komisyon’un mevcut davaya ilişkin dönemlerde paranın değer  
kaybetmesine yönelik yeterli tazminat seviyesinin ne olacağı hususunda varmış  
olduğu sonuçları (bkz. yukarıda paragraf 40 ve aşağıda paragraf 55) kabul ettiğini  
ifade eder. Mahkeme’den kendisine maddi zarar için toplam 9.557 ABD doları  
verilmesini talep eder; bu miktar Komisyon’un Türk Lirası (“TRL”) olarak  
hesapladığı tutara eşittir.  
54. Hükümet, eğer Mahkeme adil tazminat olarak başvurana maddi zarar için  
tazminat ödemeye karar verdiyse, verilecek tutarın Akkuş kararında kullanılan  
yöntemle belirlenmesi gerektiğini ileri sürer. Söz konusu kararda izlenen yöntem  
göz önünde bulundurulduğunda, iddia edilen kaybın süresi Yargıtay’ın mevcut  
davaya ilişkin kararını ıklamasından sonra makul bir sürenin – Hükümet bu  
sürenin üç ay olması gerektiğini ifade etmiştir – sonu itibariyle hesaplanması  
gerekmektedir. Bu sebepten dolayı, dikkate alınması gereken süre 87/2873 no’lu  
takibatta belirlenen ödeme için on üç ay, 87/2828 no’lu takibatta belirlenen ödeme  
içinse on üç buçuk aydır (bkz. yukarıda paragraf 15-16). Hükümet bu dönemler  
içerisinde ortalama enflasyon oranının sırasıyla %58.5 ve %56.5 olduğunu  
belirtmiştir. Sn. Aka’nın toplam kayıp miktarını 4.350.347 TL olarak  
hesaplamışlardır.  
55. Komisyon, başvuranın maddi zararını değerlendirmek için gecikme faizi  
oranıyla (% 30) Ekim 1988 ve Aralık 1992 tarihleri arasındaki ortalama enflasyon  
oranı (yıllık % 67) arasındaki farkın göz önünde tutulması gerektiği kanaatindedir.  
Buna göre şu sonuca varmıştır; 87/2837 ve 87/2828 no’lu davalarda ek tazminat  
olarak ödenen 7.097.276 ve 10.116.692 TL (bkz. yukarıda paragraf 16) ilgili  
dönemlerdeki enflasyon oranı göz önüne alınmış olsaydı başvurana ödenmesi  
gereken miktarın – 28.051.771 ve 59.077.779 TL - sadece % 25,3 ve % 17,12’sine  
tekabül etmektedir (bkz. yukarıda paragraf 40 ve Komisyon raporunun 32. 33 ve 54.  
paragrafları).  
56. Mahkeme mevcut davada göz önünde tutulması gereken süre ve ihtilafın  
kapsamına ilişkin bulgularını dile getirmektedir (bkz. yukarıda paragraf 42).  
Yukarıda 48. ve 50. paragraflarda ifade edilen sonuçlara ilişkin olarak, Mahkeme,  
Komisyon’un değerlendirmesini kabul eder ve, Komisyon gibi, Sn. Aka’nın  
zararının 30 Ocak 1992 ve 7 Ocak 1993 tarihlerinde ödenen miktarlarla arsanın  
istimlak edildiği 4 Eylül 1993 tarihindeki paranın değer kaybı (bkz. yukarıda  
paragraf 40 ve , mutatis mutandis, yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1311, Madde 35)  
veya Durağan Asliye Mahkemesindeki takibatların başlama tarihi ve başvuranın  
ifade ettiği tarih olan 2 Ekim 1987 (bkz. yukarıda paragraf 38) dikkate alınarak ek  
tazminat düzenlenmiş olsaydı başvuranın alacağı miktar arasındaki farka eşit olduğu  
kararına varır.  
57. Mahkeme ilgili ekonomik verilerin ışığı altında kendi hesaplamalarını  
yaparak (bkz, yukarıda paragraf 24-25), Komisyon tarafından toplam maddi zarar  
miktarı olarak hesaplanan 69.915.582 TL’yi (bkz. yukarıda paragraf 40 ve 55) kabul  
edebileceği sonucuna varır.  
Ek tazminatın ödendiği tarihlerde Türkiye Merkez Bankası tarafından  
belirlenen ortalama kur oranları (bkz. yukarıda paragraf 24) göz önünde  
tutulduğunda, söz konusu miktar başvuran tarafından talep edilen 9.557 ABD  
dolarına tekabül etmektedir (bkz. yukarıda paragraf 53). Yukarıda ifade edilen  
istisnai durumları (bkz. paragraf 48) dikkate alarak Mahkeme, maddi zarar için söz  
konusu miktarın başvurana verilmesi kararına varır.  
B. Manevi zarar ve masraf ve harcamalar  
58. Başvuran, kendisi ve ailesinin tek geçim kaynakları olan arsalarının istimlak  
edilmesi sonrasında yeterli tazminatı almadıkları için katlandıkları yoksulluk ve  
güvencesizlik gibi manevi zararlar için 20.000 USD talep etmiştir.  
Ayrıca, çıkarlarını Türk Mahkemeleri ve Sözleşme kurumları huzurunda  
savunurken maruz kaldığı masraf ve harcamalar için de 10.000 USD talep etmiştir.  
59. Hükümet, bu tür zararlar için verilen tazminatın adil olmayan bir zenginliğe  
yol açacağını ifade etmiştir. Masraf ve harcamalara ilişkin olarak, sadece makul  
olanlar ve haklı sebebe dayandırılanlar tazmin edilebilir.  
60. Mahkeme, Aka ailesi üyelerinin Sözleşme’nin ihlalini teşkil eden bir dizi  
olayın sonucunda manevi zarara uğradıkları kanatindedir. 50. Madde çerçevesinde  
eşit temelde değerlendirme yaparak, Aka ailesine 1000 USD tazminat verilmesi  
kararına varır.  
Masraf ve harcamalara ilişkin olarak, Mahkeme başvuranın bu başlık altındaki  
iddialarını desteklemek için herhangi bir kanıt ileri sürmediğine dikkat çeker. Sonuç  
olarak, bu talepler kabul edilemez (bkz., mutatis mutandis, 3 Temmuz 1997 tarihli  
Pressos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri - Belçika kararı (Madde 50), Raporlar  
1997-IV, s. 1299, Madde 24).  
C. Temerrüt faizi  
61. Mahkeme, USD olarak verilen tutarların temerrüt faizini yıllık %5.5 olarak  
belirlemenin yerinde olacağı kanaatine varmıştır.  
YUKARIDAKİ  
GEREKÇELERE  
DAYANARAK  
MAHKEME  
OYBİRLİĞİYLE  
1. Hükümet’in ön itirazının reddine;  
2. 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi’nin ihlal edildiğinin kabulüne;  
3. (a) muhatap Devlet’in üç ay içerisinde başvuranın adına takibatları  
devam ettiren mirasçılarına, ödeme tarihinde geçerli olan oran üzerinden Türk  
Lirasına çevrilecek aşağıdaki tutarları ödemesinin:  
(i) maddi zarar için 9.557 (dokuz bin beş yüz elli yedi) ABD Doları; ve  
(ii)manevi zarar için 1000 (bin) ABD doları;  
(b) bu miktarlar için ödemeye kadarki üç ayın sona ermesinden  
itibaren yıllık % 5.5 faizin geçerli olmasının kabulüne;  
4.Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine; ilişkin alınan işbu karar  
İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 23 Eylül 1998 tarihinde Strazburg’da  
bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık oturumda tefhim edilmiştir.  
İmza: THOR VİLHJÁLMSSON  
Başkan  
İmza: HERBERT PETZOLD  
Sekreter  
Sekreterya Notu: Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece kararın baskılı  
sürümünde verilecek olup (1998 Karar ve Hükümleri Raporları), ancak Komisyon  
Raporunun bir sureti Sekreterya’dan temin edilebilecektir.