CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÜÇÜNCÜ DAĐRE  
ABDULKADĐR AKTA-TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no:38851/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
31 Ocak 2008  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (38851/02) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaı  
Adbulkadir Akta’ın (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 16 Ekim 2002 tarihinde  
Temel Đnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa Đnsan Hakları  
Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Adli yardımdan yararlanan bavuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Özbekli  
tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran, 1980 yılı doğumludur. Bavuran, halen Elazığ E Tipi Cezaevinde tutuklu  
bulunmaktadır.  
A. Bavuranın yakalanması  
6 Ekim 2002 tarihinde, saat 00.35’e doğru, olağanüstü hal döneminde Dicle Emniyet  
Müdürğü Terörle Mücadele ubesi, kimliğini açıklamayan bir ahıstan, bavuranın da  
aralarında bulunduğu silahlı örgüt Hizbullah militanlarının olası adresini veren bir ihbar  
almıtır.  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Basavcısı tarafından derhal bir arama ekibi  
gönderilmitir.  
Saat 2.15’e doğru otuz bir polis memurlu müdahale ekibi baskın gerçekletirmitir. Polis  
memurları, operasyona yakın yerlerde oturanları önceden bilgilendirmive tedbirlerini  
almılardır.  
Ardından, polis memurları, belirlenen binanın kapısını birçok kez çalıp dıarı çıkmaları  
çağrısında bulunmuancak cevap alamamılardır. Ardından polis memurları, ıık projektörleri  
pencerelere doğru yöneltmi, megafonla binanın numarasını anons etmive teslim olmaları  
çağrısında bulunmulardır. Cevap gelmemesi üzerine, polis memurları, içeride bulunanlara  
göz yaartıcı bomba atacakları ihtarında bulunmulardır. Sonuçsuz birkaç ihtarın ardından,  
göz yaartıcı bomba atılmıtır.  
O esnada bavuran balkona çıkmıve teslim olma isteğini beyan etmitir. Bavuran, iki kadın  
ve dört çocuğun çıkmasına izin vermive ardından balkon kapsını tekrar kapatmıtır.  
Sözkonusu iki kadın ve dört çocuğun Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne sevk edilmesinin  
ardından polis memurları bavurana yönelik ihtarlarına devam etmitir. Saat 7.15’e doğru  
bavuran, silahsız olduğunu ifade ederek polis memurlarının ihtarlarına uymaya karar  
vermitir. Kapıyı açtığında, silahlı olduğu üphesiyle polis memurları zor kullanarak  
bavuranı etkisiz hale getirmilerdir.  
Bavuran, polis memurlarına, Selami Akalın adına düzenlenen sahte evraklar sunmutur.  
On bedakika sonra bavuran, Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne sevk edilmitir.  
Hastane tarafından Selami Akalın adına düzenlenen 10748 no’lu adli tıp raporunda, boynun  
sol tarafından sıyrık ve eritem, vücutta muhtelif lezyonlar ve morluklar, doku kaybından  
kaynaklanan lezyonlar ve topukların iç kısımlarında eritemler ile testislerde, sol elin dıꢀ  
yüzeyinde ve burun ekstremitesinde kızarıklıklar saptanmıtır.  
Kurtarılan kadın ve çocuklar ile ilgili olarak ise sağlık raporlarında yalnızca A.K’nin geniz ve  
solunum yollarında yanma hissi olduğu ancak sağlık durumunun iyi olduğu belirtilmitir.  
B. Gözaltı süresinin uzatılması ve tutuklanması  
Đlk bata, Savcı, bavuranın gözaltı süresini iki gün olarak belirlemitir. Ancak, Dicle Emniyet  
Müdürğü, 2845 sayılı yasanın 16. maddesi uyarınca, sözkonusu sürenin üç gün uzatılmasını  
talep etmitir. Dosyanın hassasiyetini göz önüne alarak Devlet Güvenlik Mahkemesi,  
bavuranın, avukatları ve yakınları ile yapacağı tüm görümelerin nöbetçi hakim nezaretinde  
yapılması gerektiğine karar vermitir.  
8 Ekim tarihinde sorgusu yapılan bavuran, sesiz kalma hakkını kullanmıve Özbekli’yi  
avukat tayin etmitir.  
Ertesi gün saat 13.20’ye doğru bavuran, Diyarbakır’da bulunan Bağlar Sağlık Merkezi’ne  
sevk edilmitir. Burada bavuranın sol ayak dıyüzeyinde yaklaık bir hafta öncesine dayanan  
kabuklabir yara tespit edildiği ancak darp veya cebir izine rastlanmadığı belirtilmitir.  
Aynı gün Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulanan bavuran, Hizbullah ile ilgili ayrıntılı itiraflar  
ve açık beyanlar içeren ifadesini imzalamıtır. Saat 14.55’e doğru bavuran, baka bir sağlık  
merkezine sevk edilmiburada önceki sağlık merkezinde tespit edilen yaranın saptandığı bir  
rapor verilmitir.  
Yine 9 Ekim günü bavuran, gözaltının sürdürülmesi hususunda karar vermek üzere Devlet  
Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi karısına çıkarılmıtır. Bavuranın itirazlarına rağmen,  
nöbetçi hakim, gözaltının iki gün uzatılmasına karar vermitir.  
Ertesi gün sabah, bavuran, Hizbullah adına 24 Ocak 2001 tarihinde ilenen bir cinayetle ilgili  
olarak ek bir ifade imzalamıtır.  
Saat 11’e doğru bavuran, Sağlık Merkezi’nde görev yapan bir doktor tarafından yeniden  
muayeneden geçirilmive doktor “sol ayağının dıyüzeyinde yaklaık on günlük kabuklaꢀ  
bir yara olduğu ancak darp ve cebir izine rastlanmadığını” tespit etmitir. Ardından bavuran  
Savcı karısına çıkarılmıtır. Bavuran, avukatı ile birlikte hakim karısına çıkana kadar  
sessizliğini koruma kararı almıtır.  
11 Ekim tarihinde, bavuran, nöbetçi hakim karısına çıkarılmıtır. Avukatı ile görümesinin  
ardından cevap verme hakkını saklı tutarak bavuran, suçlamalara cevap vermeyi  
reddetmitir. Hakim bavuranın tutuklanmasına karar vermitir. Bavuran, Diyarbakır F Tipi  
Cezaevine nakledilmitir. Saat 16.40’a doğru bavuran, cezaevi doktoru tarafından muayene  
edilmitir. Rapora göre bavuranın vücudunda hiçbir darp ve cebir izine rastlanmamıtır.  
Bu süre zarfında Diyarbakır Olağanüstü Hal Valisi, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname  
uyarınca, Savcıdan, bavuranın ek sorgulanmasının tamamlanması amacıyla Emniyet  
Müdürğü’ne getirilmesi için on günlük süre talep etmitir. 12 Ekim 2002 tarihinde, Savcı,  
bu talebi 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimine iletmitir. Nöbetçi hakim,  
sözkonusu talebi kabul etmitir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun, 298. maddesi  
uyarınca sözkonusu karara itiraz etme imkanı bulunmaktaydı.  
Aynı gün bavuran, bir doktor tarafından muayene edilmitir. Doktor, bavuranın karnında  
eski iki yara izi, sol kalçasında yüzeysel bir kanama ve 3–5 günlük kabuklama saptamıꢀ  
ancak “hiçbir darp ve yara izine” rastlamamıtır. Ardından bavuran, sorgulanmasının  
tamamlanması için Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilmitir. Bavuran, itiraflarda bulunmuꢀ  
ve saklanan cephanelerin yerini söylemitir.  
13 Ekim saat 15. 45’e doğru, polis memurları bavuranla birlikte bavuranın gösterdiği yere  
gitmiler ve burada sahte evraklar, dört el bombası, iki tabanca, beꢀ ꢀarjör, elli iki fiek ve  
altmıbemermi bulmulardır.  
16 Ekim tarihinde, bavuranın avukatı, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca  
alınan karara, itiraz etmitir.  
2 No’lu DGM savcılığın görüünü aldıktan sonra ‘yedek hakim tarafından izin verilen ek  
gözetim süresinin’ yasaya uygun olduğu gerekçesiyle 18 Ekim 2002 tarihinde avukat  
Özbekli’nin itirazını reddetmitir.  
Ertesi gün bavuran adli tabip tarafından muayene edilmi, muayene sonucunda ‘sağ kaval  
kemiği üzerinde iyilemekte olan 0,5 cm.’lik eski bir lezyon haricinde bavuranın vücudunda  
hiçbir iddet izine’ rastlanmamıtır.  
Bavuran, on günlük ek gözaltı süresinin sonunda dört sayfalık üçüncü bir ifade daha  
imzalatır.  
Bavuran 21 Ekim’de cezaevine dönmeden önce Diyarbakır Devlet Hastanesi’nden bir  
doktora muayene ettirilmesi yönünde talepte bulunmutur. Bavuranın bu talebi kabul  
edilmitir.  
Saat 18 sularında bavuranı muayene eden doktor ‘bavuranın bedeninde hiçbir darp ya da  
iddet izi olmadığını; sol topuğunda eski bir lezyondan kaynaklanan bir kesik bulunduğunu’  
belirtmitir.  
Saat 18:30 sularında bavuran cezaevi doktoru tarafından muayene edilmitir. Cezaevi  
doktoru meslektaının gözlemlerini teyit ederek bavuranın cezaevine kabulüne izin vermitir.  
Avukat Özbekli 23 Ekim’de bavuranla görütür. Bavuran bu görümede mide bulantısı,  
bave karın ağrılarından ikayet etmive gözaltında tutulduğu süre boyunca kendisine  
ikence edildiğini belirtmitir. Bavuran, polislerin kendisini tekrar emniyete götürerek  
aylarca sorgulayabileceklerini söylemeleri nedeniyle korktuğunu ifade etmitir.  
Cezaevi doktoru, karın ağrılarından ikayeti olan bavuranı 25 Ekim günü saat 19:00’da  
yeniden muayene etmitir.  
Aynı tarihte ağabeyi cezaevine gitmiancak o gün görügünü olmadığı için bavuranla  
görüememitir.  
Bavuran 28 Ekim’den itibaren yakınlarıyla görümeye balamıtır. Ziyaret listesine göre  
bavuran 11 Aralık 2002 tarihine kadar 28 kez ziyaret edilmitir.  
Savcılık Türk Ceza Kanununun Türkiye’deki anayasal rejimin ortadan kaldırılmasına yönelik  
her türlü eylemi yasaklayan 146/1 maddesi uyarınca 31 Ekim 2002 tarihinde bavuran  
hakkında ithamda bulunmutur. Bu yargılama sürecinin akıbeti hakkında AĐHM’ye bilgi  
verilmemitir.  
C. Bavurana ikence yaptıkları öne sürülen kiiler hakkındaki suç duyurusu  
Avukat Özbekli 1 Kasım 2002 tarihinde müvekkilini sorgulayanlar hakkında Diyarbakır  
Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmutur. Özbekli bavurana yapılan tıbbi  
muayenelerin uygunluğu konusunu gündeme getirmeksizin, müvekkiline uygulanan hürriyeti  
bağlayıcı tedbirlerden ve bata itiraf almak için ‘elektrik verilmesi, hayaların burulması,  
saatlerce çıplak olarak ayakta bekletme, tazyikli soğuk suya tutma, aç bırakma vs.’ olmak  
üzere birtakım kötü muamelelerden ikayetçi olmutur.  
Özbekli müvekkiline ekografi ve idrar yolları için sintigrafi testleri uygulanmasını talep  
etmitir.  
Bavuran 5 Kasım 2002 tarihinde cezaevi doktoru tarafından karnındaki ağrılar ve ağrılı idrar  
rahatsızlıkları için muayene edilmitir. Doktor bavurana ilaç tedavisi yazarak bu konu  
hakkında savcılığa bilgi vermitir.  
Savcı 6 Kasım’da bavuranın ifadesini almıtır. Bavuran yakalandığı sırada hiçbir arbede  
yaanmadığını belirtmitir.  
Buna karın, bavuran gözaltında tutulduğu sırada on kadar polis tarafından kendisine ikence  
edildiğini ancak sürekli gözleri bağlı halde tutulduğu için bunları tehis edemeyeceğini  
belirtmitir. Bavuran gözaltının ilk gününde, klimanın önünde ıslak zemine oturmaya  
zorlanğını ve akam emniyet müdürlüğüne döndüğünde kendisine elektrik verildiğini iddia  
etmitir. Bavuran ayrıca, ‘geceleri cezaevinin ısıtılmaması nedeniyle’ üüdüğünü bu nedenle  
de karın ağrısı çektiğini belirtmitir.  
Vücudunda gözle görülür hiçbir yara bulunmayan bavuran tutuklu bulunduğu sırada  
doktorlara bir ey söyleyemediğini beyan etmitir.  
Savcılık memurin muhakematı hakkındaki kanun uyarınca aleyhlerinde ithamda bulunulan  
polisler hakkında suç duyurusunda bulunabilmek için Diyarbakır Valiliği’nden izin talebinde  
bulunmutur.  
Müfettibavuranın ve farklı birimlerde görev yapan otuz kadar polisin ifadesini almıtır.  
Bavuran, polislerin olay günü nedensiz yere göz yaartıcı bomba attıklarını ve evini kurun  
yağmuruna tuttuklarını, akabinde de silahlı olmadığı halde ‘yumruk ve tekme atarak ve sol  
ayağından yaralamak suretiyle’ gereksiz iddete bavurduklarını beyan etmitir. Bavuran  
gözaltındayken ‘hayalarının burulduğunu’ ‘soğuk su sıkıldığını, elektrik verildiğini,  
öldürmekle ve karısına ikence etmekle tehdit edildiğini’ iddia etmitir.  
Konuyla ilgili olarak sorgulanan polisler ise bavuranın suçlamalarını reddederek bavuranı  
yakalamak için kuvvete bavurmaya mecbur kaldıklarını zira bavuranın teslim olmayı  
reddettiğini ve silahsız olduğunu gösteren herhangi bir unsur da bulunmadığını belirtmilerdir.  
Ayrıca sorgu altındaki kiilerin ifade verip vermeme konusunda serbest olmaları sebebiyle  
polisin bu kiilere karı zorlayıcı tedbir uygulamayacağını beyan etmilerdir. Bavuran gibi  
yasaı örgüt militanlarının polisi yıldırmak kastıyla yaygın olarak haksız suçlamalarda  
bulunduklarını ifade etmilerdir.  
Alınan ifadeleri ve bavurana ilikin muhtelif tıbbi raporları göz önünde bulunduran müfettiꢀ  
takibata yer olmadığı, bavuranın vücudunda gözlenen yaraların gözaltında tutulduğu sırada  
kendisine uygulanan kötü muamelelere bağlı olduğunu gösteren herhangi bir unsur  
bulunmadığı ve bunların daha önceki tarihlerde ya da yakalandığı esnada meydana gelmiꢀ  
olabileceği yönünde görübildirmitir.  
30 Kasım 2002 tarihinde Diyarbakır Đli’nde olağanüstü hal uygulamasına son verilerek 430  
sayılı kanun hükmünde kararname yürürlükten kaldırılmıtır.  
Valilik 5 Mart 2003 tarihinde müfettiraporlarını benimseyerek haklarında suçlamada  
bulunulan polisler hakkında konuyla ilgili olarak takibat yapılmasına gerek olmadığına karar  
vermitir. Bölge idare mahkemesi önünde itiraz yolu açık olan bu karar bavurana 8 Nisan  
2003 tarihinde tebliğ edilmiancak avukatına tebliğ edilmemitir.  
Sözkonusu mahkeme kalemi 6 ubat 2004 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı’na  
bavuran tarafından bu karara hiçbir itirazda bulunulmadığı bilgisini vermitir.  
Buna istinaden savcılık 1 Ekim 2004 tarihinde bavuranın ikayetine ilikin olarak takipsizlik  
kararı vermitir. Bu karar avukat Özbekli’ye gereğince tebliğ edilmi, adıgeçen de Siverek  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde karara itiraz etmitir. Avukata göre, bavuranın polise  
mukavemet etmediği konusunda bir ihtilaf mevcut olmadığından devletin 10748 sayı ve 6  
Ekim 2002 tarihli adli tıp raporunda sıralanan yaraların kaynağı hakkında izahat vermesi  
gerekmekteydi.  
Mahkeme 1 Nisan 2005 tarihinde aldığı kararla sözkonusu bavuruyu reddetmitir.  
HUKUK  
I. ĐHTĐLAF KONUSU  
Bavurusunda ve ek layihalarında, özellikle 16 Ekim 2002 tarihli layihasında bavuran,  
AĐHS’nin 3. maddesinin ve 5. maddesinin 3’den 5. paragrafa kadar olan kısmını göz önüne  
alarak, yakalanma ve gözaltı koullarını dile getirmitir. Bavuran özü itibariyle AĐHS’nin 5/1  
maddesine riayet edilmemesinden de ikayetçidir.  
25 Ekim ve 5 Kasım 2002 tarihlerinde AĐHM’ye gönderdiği mektuplarında Özbekli,  
AĐHS’nin herhangi bir maddesine atıfta bulunmaksızın bir dizi yeni iddia ileri sürmütür.  
Sözkonusu mektuplarda, avukat Özbekli, gözaltı süresince bavuranla görüemediğini,  
cezaevi personelinin müvekkillinin kardeinin müvekkillini ziyaretine engel olunduğunu ve  
aynı durumun bavuranın ailesinin diğer mensupları için de geçerli olduğunu ileri  
sürmektedir. Özbekli ayrıca, bavuran hakkında balatılan ceza soruturmasına ilikin  
belgelerin bir nüshasını da alamadığını belirtmitir.  
II. ÖN ĐTĐRAZLAR HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
AĐHS’nin 5. maddesi uyarınca, Hükümet, 16 Ekim 2002 tarihinde, yani Devlet Güvenlik  
Mahkemesi Bakanının, Özbekli’nin müvekkillinin 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname  
uyarınca sorguya çekilmesine izin verilmesine itiraz bavurusunu incelemesinden önce  
bavuruda bulunulmuolmasından dolayı iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir.  
AĐHS’nin 3. maddesi kapsamında Hükümet, bavuranı, ikayetine ilikin olarak valiliğin  
verdiği ret kararına itirazda bulunmamakla suçlamaktadır.  
Yeni iddialara ilikin olarak ise Hükümet, bavuranın avukatının ve yakınlarının cezaevine  
ziyarette bulunmalarının engellenmesi hakkındaki iddianın asılsız olduğunu, soruturma  
dosyasının ulaılamazlığına ilikin olarak yapılan ikayette ise iç hukuk yollarının  
tüketilmediğini zira Özbekli’nin bu konuda hiçbir talepte bulunmadığını savunmaktadır.  
Öte yandan bavuran, AĐHS’nin 3. maddesi ile ilgili olarak mevcut bulunan hukuki yolları  
kullanğı kanısındadır.  
Yeni ikayetlerine ilikin olarak ise, bavuran, terörle mücadele yasasının gözaltı sırasında  
sanıkların avukatları ile tüm iletiimlerini yasaklamasından dolayı avukatı ile ancak 23 Ekim  
2002 tarihinde görüebildiğini hatırlatmakla yetinmektedir.  
B. AĐHM’nin takdiri  
1. Đlk ikayetlere ilikin olarak  
Đlk ön itiraza ilikin olarak AĐHM, kurallara uygun olarak bavuruda bulunulduğunda,  
AĐHM’nin, yargılama esnasında ortaya çıkabilecek olaya veya hukuka ilikin tüm sorunlar  
hakkında değerlendirmede bulunabileceğini hatırlatmaktadır (Guerra ve diğerleri-Đtalya, 19  
ubat 1998 tarihli karar). Mevcut davada, bavurunun yapıldığı sırada devam eden yargılama  
18 Ekim 2002 tarihinde yani AĐHM’nin sözkonusu ikayetlerin kabuledilebilirliği hakkında  
karara varmadan önce bir ret kararıyla sonuçlanmıtır. Sonuç olarak, konudan yoksun hale  
gelen itirazın bu kısmı kabuledilemeyecektir.  
AĐHM’nin bu kararı, Hükümetin bavuranı kullanmamakla suçladığı itiraz yolunun AĐHS’nin  
5/4 maddesi anlamında bavuranın ikayetlerine cevap verecek nitelikte olup olmadığı  
hususunda  
varacağı kanaatı etkilememektedir, zira sözkonusu ikayetlerin  
kabuledilebilirliğine karar vermek için AĐHM, bu ikayetlerin esasını değerlendirmez, geçici  
bir süre ve çalıma hipotezi olarak bu ikayetlerin yerinde olduğunu varsayar (Van  
Oosterwijck-Belçika, 6 Kasım 1980 tarihli karar).  
Hükümet tarafından belirtilen ikinci itiraza ilikin olarak ise 15 Mart 2005 tarihinde,  
bavuranın avukatının, 1 Ekim 2004 tarihinde Savcılık tarafından verilen takipsizlik kararına  
15 Mart 2005 tarihinde itiraz ettiğini gözlemlemek yeterli olacaktır. Bu durumda bavuranın  
avukatı, ilgili ve Güneydoğu Anadolu’daki görevliler de dahil olmak üzere devlet görevlileri  
hakkında kovuturma balatmaya imkan tanıyan uygun bir hukuk yolu izlemitir (Bkz.  
örneğin, Kanlıba-Türkiye, bavuru no: 32444/96, 28 Nisan 2005; Fidan-Türkiye, bavuru no:  
24209/94, 29 ubat 2000).  
Kukusuz ki bu süreç mevcut davada sonuçsuz kalmıtır. Bununla birlikte, bavurunun  
konusu ve amacı aynı olacağı cihetle 15 Mart 2005 tarihinden önce bir bavuru yapılmıꢀ  
olsaydı Bölge Đdare Mahkemesi’nin ne karar verebileceği hususunda spekülasyon yapmaya  
gerek yoktur.  
Bu durumda AĐHM, AĐHS’nin 3. ve 5. maddeleri kapsamındaki ikayetler ile ilgili olarak  
Hükümet’in itirazlarını reddetmektedir. Ayrıca AĐHM, AĐHS’nin 35. maddesi uyarınca baka  
hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını belirtmektedir.  
2. Yeni ikayetlere ilikin olarak  
AĐHM, bavuranın yeni ikayetlerinin ayrı olarak incelense bile AĐHS bağlamında hiçbir  
sorunu ortaya koymadığı kanaatindedir.  
Öncelikle gözaltı sırasında avukatı ile görüme imkanı tanınmadığı iddiasına ilikin olarak,  
bavuranın, bu durumun, cezai yargılamasının adil niteliğini tehlikeye düürme olasılığı  
bulunduğunu hiçbir zaman ileri sürmemiolması muvacehesinde, bütünü içinde  
ünüldüğünde AĐHS’nin 6/1 ve 6/3 maddesi uyarınca bu durumdan hiçbir sonuç  
çıkarılmamaktadır; ayrıca, AĐHM, sözkonusu yargılamanın sonucu hakkında  
bilgilendirilmediğinden bunun ötesinde takdirde bulunamaz.  
Cezaevi ziyaretlerine engel olunması iddiası ile ilgili olarak ise, sözkonusu iddia, 5 Kasım  
2002 tarihinde dile getirilmi, ancak sürdürülmemitir. Her ne nedenden olursa olsun  
bavuranın kardei 25 Ekim 2002 tarihinde bavuranı görememiolsa bile 28 Ekim -11 Aralık  
tarihleri arasında bavurana en azından yirmi sekiz ziyarette bulunulmutu.  
Bu durumda, AĐHM, iki iddianın da hukuki mesnedinin bulunmadığı ve AĐHS’nin 35/3  
maddesi uyarınca dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.  
Kasım 2002 tarihinde Özbekli’nin bavuranın soruturma dosyasına eriememesine ilikin  
olarak ise AĐHS katibinin 31 Ekim 2002 tarihinde bavurana yolladığı mektuba cevaben  
verilen mevcut bir açıklamanın sözkonusu olduğunu gözlemlemek yeterlidir.  
3. Sonuç  
Yukarıda söylenenlerin ıığında, AĐHM, bavurunun, AĐHS’nin 3. ve 5. maddeleri ile ilgili  
kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının ise 35/4 maddesi uyarınca kabuledilemez  
olduğuna karar vermektedir.  
III. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
Bavuran, özgürlüğünden yoksun bırakan ve serbest bırakılmasına imkan tanımayan  
koulların özü itibariye AĐHS’nin 5. maddesinin birinci ve üçten bee kadar olan  
paragraflarını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.  
Bavuran, 11 Ekim 2002 tarihine kadar yeterince sorgulanması ve kapsamlı ifade vermesi  
nedeniyle 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca gözaltının uzatılmasının hiçbir  
ekilde meru olmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca 21 Ekim tarihli sözde “sorgu” yalnızca  
Savcı nezdinde gözaltı süresinin uzatılmasını haklı çıkarmak amacını taımaktaydı.  
Bavuran, ayrıca mevcut dava koullarında, AĐHS’nin 5/5 maddesi uyarınca, gözaltı  
süresinden kaynaklanan zararın tazmini için 466 sayılı yasadan hiçbir ekilde yararlanma  
imkanı olmadığını ileri sürmütür.  
Hükümet, yürürlükten kaldırılmıolan 430 sayılı yasa uyarınca öngörülen tedbirin kesinlikle  
istisnai bir niteliği olduğunu, ancak yeni bir gözaltı olarak değerlendirilemeyeceğini ileri  
sürmektedir. Bu durum yasaldı ve önceden hükmedilmitutuklulukla bağlantılıydı.  
Hükümet, ayrıca bavuranın birçok suikastın kaynağı olan terörist eylemlerle suçlanmasından  
dolayı ikayet konusu sıkıntıların davanın hassasiyetinden meydana geldiğini belirtmektedir.  
B. AĐHM’nin takdiri  
1. AĐHS’nin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendi ve 3 paragrafı  
AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafı, cezai bir suç ilediği üphesiyle yakalanan ve tutuklu  
bulunan kiilere, keyfi olarak ya da haksız yere özgürlükten yoksun bırakmaya karı  
güvenceler sunmaktadır; bu bağlamda AĐHS’nin 5/3 maddesi, AĐHS’nin 5. maddesinin 1.  
paragrafının c) bendi ile bir bütünlük oluturmaktadır (Aquilina-Malta, bavuru no: 25642/94  
ve Wassink-Hollanda, 27 Eylül 1990 tarihli karar).  
Mevcut davada, bavuran, yakalandığı tarih olan 6 Ekim 2002 tarihinden, 430 sayılı Kanunun  
Hükmünde Kararname uyarınca uzatılan gözaltı süresinin bitimi olan 21 Ekim 2002 tarihine  
kadar gözaltında tutulmutur. 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi yasaya uygun olduğunu  
belirtmek için gözaltı süresini “ek gözaltı” olarak nitelendirmitir.  
Ayrıca hiçbir ey, ibu davanın koullarını Karagöz-Türkiye bavurusunda ihlal kararına  
neden olan koullardan ayrı tutma imkanı tanımamakta ve Hükümet’in argümanları, mevcut  
davada önceki kararda ulaılan sonuçlardan farklı bir sonuca ulaılmasını sağlamamaktadır  
(bavuru no: 78027/01).  
Özellikle mevcut davada yürürlükte olan yasanın istisnai bir yasa olduğu ve bu bağlamda  
Anayasa Mahkemesi tarafından ortaya konan sorunlar göz önüne alındığında özgürlükten  
yoksun bırakmanın yasaya uygun olması yeterli değildir. Bavuranın özgürlükten yoksun  
bırakılması, “gerekli” ve “kiiyi keyfilikten koruyan” AĐHS’nin 5 maddesinin amacına uygun  
olmalıydı (N.C-Đtalya, bavuru no: 24952/94, 11 Ocak 2001).  
Oysa, bavuranın tutuklanmasının hemen ardından polise teslim edilmesi, daha çok, gözaltı  
süresine ilikin genel hukuk kurallarına (Karagöz) ve tutuklu bulunan kiinin hukuki  
statüsüne karı hile yapmak olarak değerlendirilebilir ki bu durum hukukun üstünlüğünü  
benimsemiolan demokratik toplumlarda AĐHS’nin 5/1 maddesinde bulunan “meruluk”  
kavramı ile bağdamamaktadır (N.C; Musial-Polonya; bavuru no: 24557/94).  
Bu durumda, bavuran veya bir bakası hakkındaki iddianamenin daha güçlü bir biçimde  
desteklenmesi amacıyla bavuranın, bu tür sorgulamalara ilikin güvencelerden masun olarak  
yeni sorgulamalara maruz kalması AĐHS’nin 5. maddesinin 1. paragrafının c) bendine  
aykırıdır (Karagöz).  
Sözkonusu tespitten sonra AĐHM, bavuranın tutukluluk süresinin AĐHS’nin 5/3 maddesine  
uygunluğu açısından ayrıca karar vermeye gerek görmemektedir.  
2. AĐHS’nin 5/4 maddesi  
Gözaltı süresinin 11 Ekim 2002 tarihinde sona eren ilk safhasında, bavuranın özgürlüğünden  
yoksun bırakılması her türlü adli denetimin dıında kalmakta ve sözkonusu tarihte nöbetçi  
hakimin müdahalesinin, AĐHS’nin 5/4 maddesinde ifade edilen “kısa süre” kavramına uyup  
uymağı hususundaki kuku giderilememektedir (Zeynep Avcı-Türkiye, bavuru no:  
37021/97, 6 ubat 2003).  
Her halükarda 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca tutukluluk halinin  
uzatılmasının hukuki denetiminin “meruluğuna” ilikin sorun devam etmektedir.  
Bu konuda AĐHM, her eyden önce, 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin varolma  
nedeni ve lafzı gözönünde bulundurulduğunda Olağanüstü Hal Bölge Valilerinin talepleri  
üzerine alınan kararlar üzerinde etkili adli bir denetim uygulanmasının, pratikte hayali  
olduğunun altını çizmektedir (Karagöz).  
Đzleyen nedenlerden ötürü teoride de durum farklı değildir. Nöbetçi hakimin bavuranın  
emniyet müdürlüğüne teslim edilmesine izin veren kararına, Ceza Muhakemeleri Usulü  
Kanunu’nun 298. maddesi uyarınca itiraz edilebilirdi. Đlgili de zaten bu yolu izlemitir. Ancak  
sözkonusu bavuru, 18 Ekim 2002 tarihinde, adli niteliği haiz olmayan ve özgürlükten yoksun  
bırakma ilemine uygun güvenceler sunmayan bir usul ileminin sonunda reddedilmitir  
(Toth-Avusturya, 12 Aralık 1991 tarihli karar).  
Mevcut davada 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilgiliyi ya da avukatını dinlemeksizin  
dosya üzerinden kararını vermitir (Megyeri-Almanya, 12 Mayıs 1992 tarihli karar). Bu  
durumda bavurusunun kabuledilebilirliğine ilikin Savcının görüünün bavurana tebliğ  
edilmediği gözönünde bulundurulursa sözkonusu mahkeme, ne çekimeli yargılama ilkesine  
(Hussain- Birleik Krallık, 21 ubat 1996) ne de silahların eitliği ilkesine (Wloch-Polonya,  
bavuru no: 27785/95) bağlıdır.  
Yukarıda söylenenler ıığında, AĐHM, mevcut davada belirtilen koulların AĐHS’nin 5.  
maddesinin 1. paragrafının c) bendini ve 4. paragrafını ihlal ettiği sonucuna ulatır.  
Bu durumda AĐHS’nin 5/5 maddesine riayet edilip edilmediğinin belirlenmesi gerekmektedir  
(sözü edilen N.C).  
3. AĐHS’nin 5/5 maddesi  
Dava konusu olaylara tekrar dönmek gerekirse, bavuranın itirazının “nöbetçi hakim  
tarafından izin verilen ek gözaltının” yasaya uygun olduğu gerekçesiyle reddedildiğini  
hatırlatmak uygun olacaktır. Böylece bavuranın hiçbir ekilde, haksız yere yakalanan veya  
tutuklanan kiilere tazminat ödenmesini öngören 466 sayılı yasadan yararlanma beklentisi  
olamatır. Nitekim, Hükümet de itirazlarında bu hususu ileri sürmemitir.  
Sözkonusu yasa, Anayasa’ya veya yürürlükte olan yasalara aykırı durum ve koullarda  
yakalanan veya tutuklanan kiilere tazminat ödenmesini öngörüyorsa da mevcut davada bu  
durum sözkonusu değildir.  
430 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin in fine 8. maddesi ile düzenlenen tazminat talep  
etme hakkı ise, Olağanüstü Hal Bölge Valilerinin adli dokunulmazlıktan yararlanan karar ve  
davraları nedeniyle devletin objektif yükümlülüğünü öngörmekle yetindiğinden, dikkate  
alınamamıtır.  
Bu durumda mevcut davada, AĐHS’nin 5/5 maddesi ihlal edilmitir.  
IV. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
A. Tarafların argümanları  
Bavuran, kendi isteği ile teslim olduğu halde kendisini yakalamak için ulusal mercilerin güç  
kullanılması gerektiğini iddia etmelerinden ikayetçidir. Operasyon sırasında, polis  
memurları, aralarında çocuklarının da bulunduğu aile mensuplarının sağğını tehlikeye atarak  
göz yaartıcı bomba atmılardır. Bavuranın hiçbir ekilde direnmeden teslim olmasına  
rağmen, polis memurları, yakalamak için bavurana gereksiz yere iddet kullanmılardır.  
Bavuranın vücudunda önemli yaralar meydana gelmitir.  
Bavuran ayrıca farklı karakollarda ikence altında sorguya çekildiğini ileri sürmektedir.  
Gözaltında tutulduğu sırada bavurana elektrik oku verildiği, hayalarının burulduğu,  
dövülğü, bilgi almak maksadıyla psikolojik baskı uygulandığı, on altı gün boyunca  
incommunicado (kimseyle görümesine izin verilmeksizin) gözetim altında tutulmasının  
uygulanan iddetin bıraktığı izlerin kaybolması amacına matuf olduğu, ayrıca uygulanan kötü  
muamelelerin yüzeysel bir muayene sonucunda tespiti mümkün izler bırakmayacak cinsten  
olduğu iddia edilmitir. Bu itibarla bavuran yetkili makamları, BirlemiMilletler Đstanbul  
Protokol’üne uygun ve ciddi tıbbi muayene yaptırmamakla itham etmektedir.  
Buna cevaben Hükümet, dosyaya eklenen bavurana ilikin altı tıbbi rapordan hiçbirinin  
bavuranın kötü muamele iddialarını destekler nitelikte olmadığını bildirmektedir. Hükümete  
göre bavuranın yakalanmasından yaklaık 15 dakika sonra düzenlenen 6 Ekim 2002 tarihli  
tıbbi raporda sözü edilen izler, çok sayıda cinayet eyleminden sorumlu bir terör örgütüne  
mensup olduğundan kukulanılan bavuranın yakalanması amacıyla polisler tarafından  
kullanılan orantılı olduğu kadar haklı da olan kuvvete bağlıdır.  
Bu çerçevede Hükümet, ubat 1990 ile Mayıs 2003 tarihleri arasında yirmi dördü Hizbullah  
militanı, 22 polis ve 536 vatandaın ölümüyle sonuçlanan Hizbullah’ın karığı 1032 iddet  
olayı meydana geldiğini gösteren istatistikleri ileri sürmektedir.  
Göz yaartıcı bomba kullanımına ilikin olarak ise Hükümet Kimyasal Silahlar Sözlemesi’ne  
atıfta bulunarak Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji  
Anabilim Dalı Bakanlığı’nın sözü edilen tipteki kimyasal maddenin insanlarda kalıcı hasar  
ya da komplikasyon riskine yol açmadığı yönündeki görüünü ileri sürmektedir.  
Hükümet son olarak ihtilaf konusu gözaltı süresinin uzatılması ileminin kötü muamele  
izlerinin gizlenmesi amacına dönük olmadığını ve bavuranın tek kiilik hücreye  
konulmasının cezaevlerindeki itirafçı tutuklu ve hükümlülerin korunmasına yönelik 1 Kasım  
1996 tarih ve 12-87 sayılı genelge uyarınca kararlatırıldığını bildirmektedir.  
B. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM konuyla ilgili yerleik ilkelerinin ıığında (bkz., diğerleri arasında, Zeynep Avcı,  
adıgeçen, prg. 62, Çiloğlu ve diğerleri – Türkiye, adıgeçen, prg. 25, ve bu kararlarda geçen  
referanslar) öncelikle ihtilaf konusu yakalama hadisesini bilahare gözaltı koullarını  
inceleyecektir.  
1. Yakalama koulları hakkında  
a. Đlk gözlemler  
Mevcut davada bavuran, polisin hazırlıksız bir ekilde müdahale etmesine yol açabilecek  
öngörülmesi mümkün olmayan muhtemel gelimelerin meydana gelebileceği habersizce  
gerçekletirilen bir operasyon sonucunda yakalanmamıtır. Polis yakalama ilemini önceden  
planlave muhtemel risklerin ortaya çıkmasını engellemek için de yeterince zamana sahip  
olmutur (bkz. mutatis mutandis, Rehbock – Slovenya, no: 29462/95, prg. 72).  
Operasyona otuz kadar polis katılmıtır. Bununla birlikte müdahale kuvvetinin sayısı  
AĐHS’nin 3. maddesi bakımından herhangi bir sorun gündeme getirmemektedir; zira yapılan  
ihbar göz önünde tutulduğunda polisin potansiyel olarak tehlikeli hatta silahlı bir Hizbullah  
mensubu ile karı karıya olduğunu düünmesi için yeterince neden vardı (mutatis mutandis,  
Wieser – Avusturya, no: 2293/03, prg. 37, 22 ubat 2007, ve Barta – Macaristan, no:  
26137/04, prg. 65, 10 Nisan 2007 – karılatırınız, sözgelimi, R.L. ve M.-J.D. – Fransa, no:  
44568/98, prg. 69-70, 19 Mayıs 2004, ve Rehbock, adıgeçen, prg. 72, in fine).  
Operasyonun ilk safhasında bavuranın yasalara uygun olarak yapılan ikazlara uymayı  
reddettiği konusunda bir ihtilaf mevcut değildir. Burada, demokratik bir toplumda her  
vatandaın güvenlik güçlerinin meru emirlerine uyma ödevine aykırı bir tutum söz  
konusudur (bkz daha önce sözü edilen Barta kararı 70. paragraf ve Berlinski-Polonya,  
no:27715/95, para 62, 20 Haziran 2002). Bavuranın aleyhine çalıan bu davranıoperasyon  
yerinde hakim olması muhtemel gergin ortamın daha da gergin hale gelmesine ve polisin  
bavuranın arz ettiği muhtemel tehlikeyi olduğundan büyük olarak tahayyül etmesine yol  
açmıtır.  
Bu itibarla AĐHM mevcut davada Hükümetin müdahale sırasında kullanılan gücün aırı ya da  
orantısız olmadığını kanıtlama yükünün her zamanki gibi katı bir biçimde  
değerlendirilemeyeceği kanaatindedir.  
b. Göz yaartıcı bomba kullanımı  
Mevcut davada bavuran polisin ilk çağrı ve ikazlarına uymayınca göz yaartıcı gaz  
kullanılması yoluna gidilmitir. Hiçbir tarafça bu eylemin konuyla ilgili düzenlemelere aykırı  
olduğu ya da polisin, bavuranın yanında iki kadın ve dört çocuk olduğu yahut olabileceği  
bilgisine sahip olduğu yönünde iddiada bulunmamıtır.  
Her halükarda göz yaartıcı gaza maruz kalan kimseler derhal doktora götürülmülerdir. Bu  
maddeyle temasa bağlı olarak ilgililerde herhangi bir belirti gözlenmemitir. A.K.’da  
gözlenen nefes alıp vermede yanma hissi ise bu gazın olası etkileri arasındadır.  
Üstelik bavuran, daha sonra herhangi bir tıbbi komplikasyon tanısı konulup konulmadığı ya  
da böyle bir komplikasyonun ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda AĐHM’ye bilgi vermemitir  
(karılatırılabilir sonuçlar için, bkz. Çiloğlu ve diğerleri, adıgeçen, prg. 26-28, Oya Ataman,  
adıgeçen, prg. 26, ve Kılıçgedik – Türkiye, no: 55982/00, 1 Haziran 2004).  
Bu itibarla AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesi bakımından operasyon sırasında göz yaartıcı bomba  
kullanımına bağlı özel bir sorunun gündeme gelmediği kanaatine varmaktadır.  
Bundan sonra kötü muamele yapıldığına dair iddiaları incelemek gerekmektedir.  
c. Bavurana karı fiziki güç kullanılması  
Bavuranın topuklarında tespit edilen kabuk bağlamıeski lezyonların ve karın bölgesinde  
gözlenen yaraların yakalama ileminden daha önceki bir dönemde meydana geldiği izlenimi  
vermesi sebebiyle bu balık altında incelenmesi uygun değildir.  
Bununla beraber AĐHM bavuranın yakalandığı saatte yapılan tıbbi muayene sonucunda tespit  
edilen diğer yara ve izleri ise not eder. Bu muayene sonucunda bavuranın boynunda,  
topuklarında ve vücut çevresinde eritem ve lezyonlar, testislerde, sol elde ve burunda  
konjestiyona rastlanmıtır.  
Her ne kadar mevcut davada güvenlik güçlerinin bavuranı yakalamak için müdahale  
sırasında kuvvet kullandığı konusunda ihtilaf yoksa da AĐHM polislerin bavuranı kasten  
dövdüğünü düünmeye neden olacak nitelikte denetelenebilir koullar tespit etmemektedir.  
Bu noktada, hususiyeti gereği, bavuranın testislerinde gözlenen konjestiyonlar üzerinde  
durmak gerekir.  
Bavuran bavurusunda, 1 Kasım 2002 tarihli ikayetinde ve polis müfetiine verdiği ifade  
sırasında, polisleri gözaltındayken kendisinden itiraf almak için ‘hayalarını burmakla’  
suçlatır. Buna karın bavuran, yakalandığı esnada vücudunun bu belirli bölgesine darbe  
aldığına dair AĐHM yahut ulusal mahkemeler önünde bir iddiada bulunmamıtır.  
Bu tür konjestiyonlardan söz eden yegane rapor bavuranın yakalandıktan hemen sonra aldığı  
6 Ekim 2002 tarihli adli tıp raporudur. Gerek bavuran tarafın 16, 25 Ekim, 27 Aralık 2002 ve  
16 Nisan 2003 tarihlerinde ilettiği görülerinde gerek daha sonraki tıbbi raporlarda bu  
konudan hiç söz edilmemektedir.  
Bu koullar altında, 6 Ekim 2002 tarihli raporda belirtilen yaraların tamamının polisler  
tarafından yakalama esnasında zor kullanılmasına bağlı olarak olutuğu değerlendirilebilir  
(Klass ve diğerleri – Almanya, 6 Eylül 1978, prg. 30). Ayrıca bu yaralar 3. maddenin  
uygulama alanına girecek derecede ağırdır (sözgelimi bkz., Assenov ve diğerleri –  
Bulgaristan, 28 Ekim 1998, prg. 95, ve bu kararda yapılan atıflar ; Barta, adıgeçen, prg. 63,  
ve Berlinski, adıgeçen, prg. 60).  
Bu nedenle savunmacı devletin bu yaralardan sorumlu olup olmadığının, bir baka deyile  
bavuranın davranıının kuvvet kullanımını zorunlu kılıp kılmadığının ve bu gücün orantılı  
olup olmadığının aratırılması gerekir (Coloc – Fransa, no: 33951/96, prg. 84 ve 98, Assenov  
ve diğerleri, adıgeçen, prg. 94, Dikme, adıgeçen, prg. 90, Wieser, adıgeçen, no: 2293/03, prg.  
35, ve R.L. ve M.-J.D., adıgeçen, prg. 61).  
Bu tür olayların yeniden incelenmesi hususunda gösterilmesi gereken ihtiyatla (Bubbins –  
Birleik Krallık, no: 50196/99, prg. 147) dava olaylarına yeniden bakıldığında AĐHM göz  
yaartıcı bombanın atılmasından sonra dahi bavuranın yapılan çağrılara saat 7:15’e kadar  
uymağını kaydetmektedir. Bavuran teslim olmaya karar verdiğinde operasyonun  
balamasının üzerinden yaklaık besaat geçmiti. Dolayısıyla polisin üzerindeki gerilimin  
had safhaya vardığını varsaymak mümkündür. Her ne kadar bavuranın sonuç itibarıyla  
saldırıda bulunarak ya da üzerinde alenen silah taıyarak gerçek bir tehdit arz etmediği ortaya  
çıkmıise de teslim olduğu anda dahi üzerinde bir silah taımasından haklı olarak endie  
duyulabilirdi.  
Hükümetin bu yaraları gerekçeye dayandırma yükünün daha az ağır olduğu ve bu yaraların  
hangi koullarda meydana geldiği dikkate alındığında AĐHM, her ne kadar esef verici olsa da  
bavuranın vücudunda gözlenen lezyon ve konjestiyonların gereksiz ve orantısız güç  
kullanımını çağtırmadığı kanaatindedir. Zaten bavuran da ulusal makamlar önünde aksini  
iddia etmeye çalımamıtır.  
d. Sonuç  
Bavuranın yakalanma koulları nedeniyle mevcut davada AĐHS’nin 3. maddesi ihlal  
edilmemitir.  
2. Gözaltı koulları hakkında  
AĐHM, bavuranın yakalanmasından önce ve yakalandığı sırada meydana gelen izlerin  
yeniden değerlendirmeye alınmayacağını öncelikle belirtir. Gözaltına alındıktan sonra  
düzenlenen raporlarda atıfta bulunulan kabuk bağlamıyaralar eski yaralanmalarla alakalı  
oldukları ölçüde aynı ekilde dikkate alınmayacaklardır.  
Bunun dıında bavuranın sol kalçasında gözlemlenen yüzeysel lezyona ve sağ kaval  
kemiğinde tespit edilen 0,5 cm. çapındaki lezyona ilikin bir değerlendirme yapmak  
gerekecektir.  
AĐHS’nin 3. maddesinde istenen delil birtakım emarelerden yahut itiraza mahal bırakmayan  
karinelerden (Labita – Đtalya, no: 26772/95, prg 121) kaynaklanabilmekteyse de sözkonusu  
iki izin 3. maddenin uygulama alanına girecek ağırlıkta bir muameleye ya da bavuran  
tarafından öne sürülen kötü muamele biçimlerine de tekabül ettiğini gösteren herhangi bir  
unsur bulunmamaktadır.  
AĐHM, bir kimsenin gözaltında bulunduğu sırada yapılan kötü muamelelerle ilgili tıbbi delil  
elde etmesinin hassas konumu nedeniyle gerçekten de zor olduğunu kabul eder. Zaten  
bavuran da gözetim altında bulunduğu sırada düzenlenen raporların güvenilir olmadığını ve  
vücudunda gözle görülür yara bulunmaması nedeniyle doktorlara derdini anlatamadığını ifade  
etmektedir.  
Ancak tam da bu durumda bavuranın kendisini yedi kez muayene eden doktorların dikkatini  
kendisine uygulandığını iddia ettiği kötü muamelelere çekmeye çalıması gerekirdi.  
Bavuranın özellikle de kendi talebi üzerine sevk edildiği Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde 21  
Ekim 2002 tarihinde gerçekletirilen tıbbi muayene sırasında bunu yapması mümkün  
olabilirdi. Halihazırda, bavuranın ya da avukatının bu raporlardan herhangi biri hakkında  
davaya bakan yargı görevlileri önünde itirazda bulunduğunu gösteren herhangi bir unsur  
bulunmamaktadır. Öte yandan bavuranın, ortada kötü muamele ya da bir ikence vakası  
(mutatis mutandis, Batı ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133) olduğuna iaret edecek nitelikte ciddi  
belirtilerin olmaması nedeniyle sözkonusu yargı görevlilerinin BirlemiMilletler Đstanbul  
Protokolü’nde tarif edilen tıbbi prosedürleri harfiyen izlemediklerini düünmesini  
gereketirecek bir durum yoktu.  
Bununla birlikte bavuranın avukatına karın ağrılarından yakındığı gözükmektedir ki  
kukusuz bu nedenle avukat Özbekli savcılıktan ekografi ve idrar yolları için sintigrafi  
yapılması için izin istemitir. Her ne kadar savcının bu talebi kabul etmemesi esef verici ise  
de savcı bu yüzden suçlanamaz. Zira 6 Kasım 2002 tarihinde yine aynı savcıya ifade veren  
bavuran ifadesinde bu ağrıları cezaevinin ısıtılmamasına bağlamıtı. Karın ağrısı ve idrar  
yolu ikayetleri ile ilgili olarak bavurana ilaç tedavisi uygulandığı yine aynı tarihte ortaya  
konmutur.  
Bu itibarla sözkonusu ağrılarla bir ikence metodu arasında illiyet bağı kurmaya çalımak  
tahminde bulunmak anlamına gelecektir.  
Yukarıda ifade olunanların ıığında AĐHM elindeki bilgilerin bavuranın gözetim altında  
tutulduğu sırada ikenceye maruz bırakıldığı yönündeki iddiasını destekleyecek nitelikte  
emareler sunmadığını değerlendirmektedir.  
AĐHS’nin 5. maddesi yönünden vardığı sonucu göz önünde bulunduran AĐHM bavurana  
uygulanan gözaltının maddi koullarının 3. madde açısından ayrıca incelenmesini  
gerektirecek özel herhangi bir unsur tespit etmemektedir (ilkeler için, bkz. Zeynep Avcı,  
adıgeçen, prg. 69, ve kararda yer alan atıflar).  
Sonuç olarak gözaltı koulları nedeniyle AĐHS’nin 3. maddesi ihlal edilmemitir.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat, yargılama masraf ve giderleri  
Bavuran 18 Kasım 2005 tarihli mektubunda adil tatmin bağı altında 20.000 Euro talep  
etmitir. Bavuran ayrıca yargılama masraf ve giderleriyle birlikte avukatlık ücretlerinin de  
dikkate alınmasını talep etmitir.  
Hükümet AĐHM’yi, dayanaktan yoksun, belirsiz ve aırı oldukları gerekçesiyle bu talepleri  
reddetmeye davet etmektedir.  
AĐHM bavuranın özgürlüğünden yoksun bırakılma koullarının bavuranda kukusuz manevi  
bir zarara yol açtığını tespit etmektedir. Davanın çeitli yönlerini ve dikkate alan AĐHM  
manevi tazminat bağı altında bavurana hakkaniyete uygun olarak 9.000 Euro ödenmesine  
hükmeder.  
AĐHM yargılama masraf ve giderlerine ilikin talebi ise herhangi bir rakam belirtilmemesi ve  
belge sunulmaması sebebiyle reddeder. Öte yandan AĐHM bavurana daha önce adli yardım  
bağı altında Avrupa Konseyi tarafından 701 Euro ödendiğini de not eder.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç  
puanlık bir artıın ekleneceğini belirtmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE  
1. Hükümetin AĐHS’nin 3. ve 5. maddeleri yönünden yapılan ikayetlere ilikin ilk  
itirazlarının reddedilmesine ;  
2. Bu ikayetlerin kabuledilebilir ilan edilmesine, bavurunun geriye kalanının ise  
reddedilmesine ;  
3. AĐHS’nin 5. maddesinin 1 c), 4. ve 5. fıkralarının ihlal edildiğine ;  
4. AĐHS’nin 5/3 maddesi yönünden yapılan ikayetin ayrıca incelenmesine gerek  
olmadığına ;  
5. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine ;  
6. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet  
tarafından, bavurana manevi tazminat olarak 9.000 Euro (dokuz bin Euro) ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına ;  
5. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine ;  
Karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve  
3. paragraflarına uygun olarak 31 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.