C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ABDULHADĐ YILDIRIM - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 13694/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
15 Aralık 2009  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup, ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
1
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (13694/04) bavuru no’lu davanın nedeni  
T.C. vatandaı Abdulhadi Yıldırım’ın (bavuran) 4 Mart 2004 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ  
olduğu bavurudur.  
Bavuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Diyarbakır Barosu  
avukatlarından S. Demirtatarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
1950 doğumlu bavuran, Diyarbakır’da ikâmet etmektedir. Bavuran, 1980 yılında doğan  
ve 2003 yılında vefat eden Mehmet Galip Yıldırım’ın (bundan böyle « M.G.Y. » diye  
anılacaktır) babasıdır.  
13 Haziran 2001 tarihinde, M.G.Y. zorunlu askerlik hizmetini yerine getirirken,  
Narlıdere’deki kılasından firar etmitir.  
M.G.Y., 26 Haziran 2001 tarihinde kendi isteğiyle kılaya geri dönmütür.  
Kara Kuvvetleri Komutanlığı savcısı, 12 Kasım 2001 tarihli iddianamesinde M.G.Y.’yi  
firar etmekle suçlamıtır.  
7 Aralık 2001 tarihinde M.G.Y., Ege Askeri Mahkemesi tarafından istinabe yoluyla  
dinlenmitir. Đlgili ahıs firar ettiğini kabullenmi, geceleyin nasıl kaçtığını, bölgedeki inaat  
antiyelerinde günlerce nasıl kendini bilmeden dolağını, Bursa’daki yakınlarının yanına  
nasıl gittiğini ve babası tarafından ait olduğu alaya nasıl geri getirildiğini hatırlamadığını ifade  
etmitir. M.G.Y. bunalımda olduğunu ve intihar etmeyi düündüğünü belirtmitir.  
Ankara Askeri Mahkemesi bavuranın oğlunun cezai sorumluluğunu belirlemek üzere bir  
tıbbi bilirkii raporu istemitir.  
7 Aralık 2001 tarihinde düzenlenen raporda, psikiyatri uzmanı askeri doktor, olayın vuku  
bulduğu dönem için bir « anksiyete durumu» tehis etmitir. Bununla birlikte, doktora göre,  
bu durum sanığın zihinsel kapasitesini önemli bir ekilde etkilememitir. Doktor, M.G.Y.’nin  
tam bir cezai kapasiteye sahip olduğu sonucuna varmıtır.  
27 Aralık 2001 tarihinde, Ankara Askeri Mahkemesi M.G.Y.’yi beay hapis cezasına  
mahkûm etmitir.  
M.G.Y., askerlik hizmetini yerine getirmek üzere kılaya geri döndükten sonra, cezasını  
çekmeden önce, psiik bozukluklar göstermive bu nedenle iki defa kendisine üç ay izin  
verilmitir.  
2
On gün hastanede yattıktan sonra, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hastanesi’nin psikiyatrı, 4  
Ekim 2002 tarihinde M.G.Y.’yi muayene etmive hastanın can yakma takınlığı ile kalıcı  
halüsinasyonlu psikotik tepkiler göstermesi dolayısıyla askerlik hizmetini yapmaya ehil  
olmadığı yönünde bir tıbbi rapor düzenlemitir.  
M.G.Y. çürüğe çıkarılarak, evine geri gönderilmitir.  
21 Ekim 2002 tarihinde askeri savcılık, Kulp (Diyarbakır) savcılığına gönderdiği yazıda,  
sivil hayata geri döndüğü gerekçesiyle M.G.Y.’nin hapis cezasının infaz edilmesini istemitir.  
Bavurana göre, M.G.Y. ilk olarak 8 Ocak 2003 tarihinde evindeyken Kulp jandarması  
tarafından yakalanarak Diyarbakır Hastanesine götürülmü, daha sonra 11 Ocak 2003  
tarihinde Kulp savcılığı tarafından belirlenemeyen bir nedenle serbest bırakılmıtır. Dosya bu  
olayla ilgili herhangi bir belge içermemektedir.  
M.G.Y.’nin askerlik için ehil olmadığını belgeleyen rapor, son olarak 4 ubat 2003  
tarihinde askeri yetkililer tarafından onaylanmıtır.  
18 Mart 2003 tarihinde jandarma tarafından ikinci kez çağırılan M.G.Y., Kulp karakoluna  
gitmive orada derhâl tutuklanmıtır.  
Oğlunun tutuklandığını öğrenen bavuran, oğlunun sağlık durumu ve daha önceki intihar  
giriimleriyle ilgili uyarmak üzere Kulp (Diyarbakır) savcısıyla temasa geçmive tutuklandığı  
takdirde oğlunun büyük risk altında olacağını bildirmitir. Savcı, kendisinin bir ey  
yapamayacağını, bundan sonra sorumluluğun Lice cezaevi yetkililerinde olduğunu  
söylemitir.  
Bavuran, ertesi gün oğlunun sorunlarını dile getirmek üzere Lice cezaevine gitmitir.  
Burada cezaevi müdürü ve cezaevi bagardiyanı B.E. ile temasa geçmitir. Bavuran,  
bagardiyana intihar riski olduğunu belirten tıbbi raporun bir fotokopisini bırakmıve böylesi  
bir riskin gerçeklemesini engellemek için gerekli tüm önlemlerin alınmasını rica etmitir  
20 Mart 2003 tarihinde, M.G.Y. Lice hastanesinde bir doktor tarafından muayene edilmiꢀ  
ve bu doktor ilgili ahısın aynı hastanenin psikiyatri bölümüne sevk edilmesine karar  
vermitir. Doktor, düzenlediği raporda M.G.Y.’nin izofreni hastası olduğunu ve tıbbi bir  
tedavinin onun için hayati önem taıdığını ve özellikle intihar etme riski bulunduğunu  
belirtmitir.  
Cezaevi yetkilileri, sevk ilemleri için Adalet Bakanlığı’nın iznini almak üzere gerekli  
adımları atmılar, ancak gönderilen yazılara « acil » ibaresini koymayı unutmulardır.  
Sözkonusu izin yazısı beklenirken, M.G.Y. diğer tutuklularla aynı koğuta kalmıtır.  
24 Mart 2003 tarihinde, diğer tutukluların davranıbozukluğu gösterdiği yönündeki  
uyarıları üzerine M.G.Y. en sonunda tek baına bir koğua yerletirilmitir. Bu konuyla ilgili  
olarak, dört infaz koruma memuru tarafından bir tutanak düzenlenerek, imzalanmıve bu  
tutanakta M.G.Y.’nin iddet içeren davranıları ve kendisinin yalnız kalma isteği  
doğrultusunda tecrit edilmesinin zaruri hale geldiği belirtilmitir.  
3
Aynı gün saat 23:30 sıralarında, M.G.Y. infaz koruma memurları tarafından ölü  
bulunmutur. M.G.Y., bir elektrik kablosu ve tabure yardımıyla kendisini tuvaletlerin kapı  
pervazındaki lentoya asmıtır.  
Hemen olayla ilgili bir tutanak düzenlenmitir.  
25 Mart 2003 tarihinde bavuran, aile yakını bir tutuklu tarafından M.G.Y.’nin hastaneye  
sevk edildiği haberini almıtır. Bunun üzerine bavuran, Diyarbakır hastanesine gitmive  
orada oğlunun öldüğünü öğrenmitir.  
Aynı gün, merhumun vücudu üzerinde bir otopsi yapılmıtır. Adli tabip, M.G.Y’nin  
kendini asması sonucu boğularak öldüğü kanaatine varmıtır.  
Aynı tarihte, savcılık dört infaz koruma memuru hakkında görevi ihmal üphesiyle  
soruturma balatmıtır. Savcı, birçok tanığın ifadesini almıtır.  
Đlk koğuta M.G.Y. ile beraber kalan diğer tutuklular, 25 Mart 2003 tarihinde alınan  
ifadelerinde, ilgili ahısın sürekli intihardan bahsettiğini ve bu yönde notlar yazdığını,  
kendisinin yalnız bırakılmasını istediğini ve özellikle gaz tüpünün gazını açarak ya da  
idarenin verdiği mutfak bıçağı ile kendisini öldürmekle tehdit ederek ya da kırık bir cam  
parçasıyla diğer tutukluların üzerine yürüyerek koğuun düzenini bozduğunu belirtmilerdir.  
Tutuklular, M.G.Y.’nin saldıracağı korkusuyla geceleri uyumadıklarını ifade etmilerdir.  
Aynı gün alınan ifadesinde bagardiyan, tutukluların söylediklerini doğrulamıve  
M.G.Y.’nin ertesi gün hastaneye sevk edileceğini belirterek, onlardan bir gün daha  
sabretmelerini istediğini eklemitir.  
25 Mart 2003 tarihinde jandarmalar tarafından düzenlenen olay yeri inceleme raporunda,  
askerin kendisini asarken kullandığı kablonun 3,34 metre boyunda olduğu ve ucunda bir priz  
bulunduğu belirtilmitir. Odanın aydınlatılmasına yarayan bu kablo, genç adam tarafından  
duvardan sökülerek alınmıtır.  
17 Nisan 2003 tarihinde, bavuran suç duyurusunda bulunmuve Lice savcılığı tarafından  
cezaevi yetkilileri aleyhine görevi ihmal suçlamasıyla balatılan soruturmada müdahil taraf  
oluturmutur. Bavuran, yaptığı suç duyurusunda olayların nasıl gelitiğini ve oğlunun  
hayatının tehlikede olduğu konusunda yetkililerin dikkatini çekmek için sarf ettiği çabaları  
ayrıntılı bir ekilde anlatmıtır (yukarıdaki ilgili paragraflar). Đlk olarak oğlunun 8 Ocak 2003  
tarihinde gerçekleen birinci tutuklanma koulları hakkında bilgi talep etmitir. Đkinci olarak  
bavuran, oğlunun intihar riskini bertaraf etmek için gerekli önlemleri almadıklarını iddia  
ederek savcılığın balattığı soruturmada adı geçen dört infaz koruma memuru hakkında cezai  
kovuturma balatılmasını ve ayrıca kendi düüncesine göre, tıbbi raporun da belirttiği gibi,  
durumun acil olmasına rağmen oğlunun en kısa zamanda hastaneye sevkini gerçekletirmek  
için gerekeni yapmayan cezaevi ile jandarma personeli hakkında dava açılmasını talep  
etmitir.  
5 Haziran 2003 tarihinde, sanık olarak dinlenen infaz koruma memurları koğuta saat 22 :  
30’a kadar sırayla M.G.Y.’nin yanında kaldıklarını ifade etmilerdir. Bu saatten sonra  
M.G.Y.’yi dikiz deliğinden kontrol ettiklerini ve yatağında göremeyince paniklediklerini  
belirten infaz koruma memurları, onu tuvaletlerin giriinde asılmıolarak bulduklarını,  
vücudunun hâlâ sıcak olduğunu görünce onu koğutaki bir yatağa yatırdıklarını ve onu tekrar  
4
hayata döndürebilmek için hemen doktoru çağırdıklarını, ancak baarılı olamadıklarını  
söylemilerdir.  
16 Haziran 2003 tarihinde Cumhuriyet savcısı, sanık infaz koruma memurlarının gözetim  
konusundaki tüm yasal talimatları uyguladıkları ve olayda hiçbir ihmalleri bulunmadığı  
gerekçesiyle takipsizlik kararı almıtır.  
1 Temmuz 2003 tarihinde, bavuran bu karara itiraz etmitir. Đlk olarak oğlunun 8 Ocak  
2003 tarihinde gerçekleen birinci tutuklama koullarıyla ilgili bilgi talebine savcılığın cevap  
vermediğini kaydeden bavuran, ayrıca oğlunun tek baına kaldığı koğuta hiçbir güvenlik  
önlemi alınmadığını ve intihar ettiğini yinelemitir.  
6 Ağustos 2003 tarihinde, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi bavuranın itirazını  
reddetmitir. Bu karar bavurana 9 Eylül 2003 tarihinde tebliğ edilmitir.  
HUKUK  
I. ĐHTĐLAF KONUSU HAKKINDA  
AĐHS’nin 2. maddesine atıfta bulunan bavuran, öncelikle mevcut davada oğlunun hayatını  
korumada yetkililerin ihmali olduğu kanaatindedir. Bavuran, yetkililerin davranılarını  
birçok noktadan eletirmekte ; askeri doktorun oğlunun cezai sorumluluğunu belirlemek üzere  
gerçekletirdiği muayenenin yeteri kadar kapsamlı olmadığını ; ayrıca, oğlu tutuklandığında  
ve hayatının risk altında olduğu tıbbi olarak belirlendiğinde, yetkililerin onu bir psikiatri  
hastanesine sevk etmek için gerekli itinayı göstermediklerini ; son olarak, oğlunun tutuklu  
kaldığı yerlerde intihar için kullanılabilecek her türlü nesnenin kaldırılması hususunda gerekli  
önlemlerin alınmadığını kaydetmektedir.  
AĐHS’nin 2. maddesiyle bağlantılı olarak 13. maddesine atıfta bulunan bavuran, daha  
sonra oğlunun ölümünden sorumlu kiilerin tespit edilerek, cezalandırılmasını sağlayacak  
herhangi bir itiraz yolunun olmadığını savunmaktadır.  
AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunan bavuran, son olarak oğlunun ölüm koullarının,  
özellikle oğlunun ölümünden önce ve sonrasında yürütülen soruturma sürecinde yetkililerin  
ilgisiz ve dikkatsiz davralarının, bir babanın nezdinde, insanlıkdıı ve aağılayıcı bir  
uygulama olduğunu iddia etmektedir.  
AĐHM’nin kanaatine göre, yukarıdaki ikâyetlerin AĐHS’nin 2. maddesinin aağıdaki gibi  
kaleme alınan 1. paragrafındaki esas ve usul hükümleri bakımından incelenmesi  
gerekmektedir :  
II. HÜKÜMETĐN ÖN ĐTĐRAZI HAKKINDA  
Hükümet, bavuranın mümkün olan idari ve hukuki itiraz yollarını kullanmadığını  
kaydederek, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.  
AĐHM, oğlunun ölümünde ihmalleri olduğu gerekçesiyle cezaevi ve jandarma yetkilileri  
hakkında suç duyurusunda bulunarak bavuranın, mevcut davada, AĐHS’nin 35. maddesinin  
5
1. paragrafının amacına uygun ve yeterli bir hukuki yol izlediği kanaatindedir (bakınız,  
diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Salgın davası, no 46748/99, prg. 60, 20 ubat 2007, ve  
Türkiye aleyhine Kanlıbadavası (karar), no 32444/96, 28 Nisan 2005). Üstelik, AĐHM’nin  
defalarca yinelediği nedenlerle, bavuran ayrıca Hükümetin atıfta bulunduğu idari ya da  
hukuki tazminat yollarını tüketmek zorunda değildi (Salgın, ilgili bölüm, prg. 61, Türkiye  
aleyhine Erdoğan davası (karar), no 26337/95, 6 Eylül 2001, ve Türkiye aleyhine ahmo  
davası (karar), no 57919/00, 1 Nisan 2003).  
Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin ön itirazını reddetmekte ve AĐHS’nin 35. maddesinde  
dile getirilen baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığından, bavuruyu  
kabuledilebilir ilan etmektedir.  
III. BAVURUNUN MERULUĞU HAKKINDA  
A. AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası  
1. Esasa ilikin bölüm  
Hükümet, dört infaz koruma memuru tarafından M.G.Y.’nin tek baına bir koğua  
yerletirilmesi sırasında düzenlenen tutanağa atıfta bulunmakta ve bu tecritin ilgili ahısın  
kendisine ya da bakalarına zarar vermemesi için kontrol altında tutulmasına yönelik  
olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet, yetkililerin de M.G.Y.’nin « olası » psikolojik  
sorunlarını öğrendikten hemen sonra vakit kaybetmeden gerekli önlemleri aldıklarını  
belirtmektedir.  
Hükümet, ayrıca hastane sevki ilemlerinin fazla uzun sürmediği kanaatinde olduğunu, zira  
eğer bir gün önce intihar etmeseydi M.G.Y.’nin 25 Mart 2003 günü saat 7’de hastaneye sevk  
edileceğini savunmaktadır.  
Hükümet, böylece M.G.Y.’nin hayatının ani bir risk altında olmamasına rağmen, gerekli  
tüm önlemlerin alındığı sonucunu çıkarmaktadır.  
Bavuran, yukarıdaki ikâyetlerini yinelemektedir.  
AĐHM, ilk olarak 2. maddenin ilk cümlesinin, Devlet’in yalnızca kasti ve hukuka  
aykırı ölüme sebebiyet vermekten kaçınmasını değil, aynı zamanda görev alanı dahilindeki  
kiilerin yaamlarının korunması için gerekli tedbirleri almasını da zorunlu kıldığını  
hatırlatmaktadır. Dolayısıyla AĐHM, mevcut dava koullarında, Devlet’in bavuranın  
oğlunun hayatının gereksiz yere tehlikeye atılmasını engelleyici önlemleri alıp almadığını  
belirlemek durumundadır (Birleik Krallık aleyhine L.C.B. davası, 9 Haziran 1998, prg. 36,  
Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-III). AĐHS’nin 2. maddesi aynı zamanda ve belirli  
koullarda, yetkili mercilere, bireyi üçüncü kiilerin eylemlerine ya da bazı özel koullarda  
kendi eylemlerine karı korumaları amacıyla uygulamaya ilikin tedbirleri almalarını içeren  
pozitif yükümlülük yüklemektedir.  
Bununla birlikte bu hüküm, yetkili mercilere katlanılmaz veya aırı bir yük yüklemeyecek  
ekilde ve güvenlik güçlerinin günümüz toplumlarında görevlerini ifa ederken karılatıkları  
güçlükler, insan davranıının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar konusunda  
yapılacak ilevsel seçimler göz ardı edilmeden yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, AĐHS  
açısından, yaama karı her tehdit varsayımı, bunun gerçeklemesine engel olmak için yetkili  
6
mercileri somut önlemler almak zorunda bırakmamaktadır (bakınız, mutatis mutandis,  
Birleik Krallık aleyhine Osman davası, 28 Ekim 1998, prg. 115-116, Derleme 1998-VIII).  
AĐHM ayrıca, yetkili mercilerin, tutukluları gözetim altında tutma ve intiharları önleme  
görevleri çerçevesinde tutuklu bir kiinin yaam hakkını korumaya ilikin pozitif  
yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiası karısında, AĐHM’nin, sözkonusu mercilerin,  
tutuklunun o anda böyle bir davranıta bulunabileceğini biliyor olmaları gerektiğine, fakat bu  
mercilerin yetkileri dahilinde, makul bir bakıaçısıyla bakıldığında, sözkonusu riski ortadan  
kaldıracak önlemleri almadıklarına ikna olması gerektiğini hatırlatmaktadır. AĐHM’ne göre ve  
2. madde ile korunan hakkın niteliği dikkate alındığında, bavuranın, yetkili mercilerin fark  
ettikleri ya da fark etmiolmaları gereken, yaam hakkı açısından ortaya çıkabilecek belirli ve  
ani bir riskin gerçeklemesinin önlenmesi için, kendilerinden makul olarak beklenen her eyi  
yerine getirmediklerini göstermesi yeterlidir. Burada sözkonusu olan, cevabı mevcut davaya  
ilikin koulların tümüne bağlı olan bir sorudur. Dolayısıyla AĐHM davaya ait özel koulları  
inceleyecektir (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Tanribilir davası, no 21422/93, prg. 70-72,  
16 Kasım 2000).  
Mevcut davada, AĐHM öncelikle ilgili ahısın askerlik hizmetine ehil olmadığının tespit  
edilmesinden ve 20 Mart 2003 tarihli tıbbi raporun düzenlenmesinden sonra, bavuranın  
oğlunun ciddi psiik bozukluk yaadığının ulusal merciler tarafından bilindiğine ve kabul  
edildiğine hiç kimsenin itirazı olmadığını gözlemlemektedir. AĐHM, bu bağlamda sözkonusu  
bozukluğun Hükümetin belirttiği gibi bir olasılık değil, kesin olarak kanıtlanmıbir gerçek  
olduğunu kaydetmektedir.  
Ancak AĐHM, askerlik hizmetine elverisizlik tespitinin gerekçesini oluturan bir akli  
dengesizliğin mutlak surette cezai sorumsuzluk nedeni olmadığını düünmektedir. Bununla  
birlikte, AĐHM mevcut davada 4 Ekim 2002 tarihinde tespit edilen akli dengesizliğin ciddi ve  
tekrarlayan bir nitelik taıdığını ve üstelik M.G.Y.’nin mahkûmiyet sebebi olan firar olayı ile  
açık bir ekilde bağlantılı olduğunu kaydetmektedir.  
AĐHM, askeri yetkililerin M.G.Y.’nin askerlik hizmetine elverisizliği ile ilgili tespitin  
içeriğine bakarak, ilgili ahısa askerlik hizmetinden firar etmesi dolayısıyla verilen cezanın  
infazını tekrar gözden geçirmeleri gerektiği kanaatindedir.  
Dosya içeriğinde askeri yetkililerin art arda giriimlerde bulunduklarını gösteren hiçbir  
unsur yer almamaktadır. Aksine, bu yetkililer neredeyse kendi tespitlerini göz ardı ederek,  
bavuranın oğluna verilen hapis cezasının infaz edilmesini istemiler; oysa ki mahkûmiyet  
sebebi olan firar suçu büyük olasılıkla ilgili ahısın muhakeme yeteneğini kaybettiği bir anda  
vuku bulmutur.  
AĐHM ayrıca, ilkesel olarak, tutukluların yaamının korunması açısından bu türlü risklerin  
önüne geçilmesi amacıyla, tutuklu psikiyatrik bozukluklar göstersin ya da göstermesin ceza  
ve tutukevleri rejimlerinde kesici aletlerin, kemer ve bağların teslim edilmesini öngördüğünü  
hatırlatmaktadır (bakınız, örneğin, Tanrıbilir, ilgili bölüm, prg. 74-75).  
AĐHM, mevcut davada tutuklu M.G.Y.’nin psiik bozukluğunun tüm cezaevi personeli  
tarafından bilindiğini yinelemektedir (bakınız yukarıda tanık ifadelerinin bulunduğu paragraf).  
Oysa, AĐHM ilgili ahısın diğer tutuklularla birlikte kaldığı yerlerde gaz tüpü ve mutfak  
bıçağı gibi son derece tehlikeli nesnelerin bulunduğunu, tecrit odasında ise intihar ederken  
kullanğı gözle görünür uzun bir elektrik kablosunun mevcut olduğunu gözlemlemektedir.  
7
AĐHM, buradan yola çıkarak askeri yetkililerin ve cezaevi personelinin, M.G.Y.’nin  
hayatını tehdit eden gerçek ve anlık tehlikelerin varlığını bildikleri halde, hapishane yaamı  
için gerekli asgari önlemleri almadıkları sonucuna varmaktadır.  
Tüm bu unsurlar, AĐHM için M.G.Y.’nin yaam hakkının mevcut davada korunmadığı  
kanaatine varmasına yeterli olmaktadır. AĐHM, hastaneye sevk edilme süresinin uzun olup  
olmadığını ya da infaz koruma memurlarının tutukluyu intihar ettiği gece yeteri kadar ciddi  
bir ekilde kontrol edip etmediklerini ayrıca incelemesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.  
Yukarıda belirtilen nedenlerle AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin esasa ilikin bölümü  
bakımından ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
2. Usule ilikin bölüm  
Bavuran, ikâyetlerini yinelemekte ve özellikle ön soruturma safhasında kendisinin  
dinlenmediğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, savcının olaydan hemen sonra bavuranın suç duyurusunda bulunmasını  
beklemeden derhâl ve resen ön soruturmayı balattığını kaydetmektedir.  
Hükümet, yetkililerin tüm delil unsurlarını incelediğini ve kendisine göre objektif bir  
ekilde, olayın meydana gelmesinde herhangi bir ihmalin bulunmadığı sonucuna vardıklarını  
eklemektedir.  
AĐHM, mevcut davaya benzer davalar için, AĐHS’nin yaam hakkını koruyan usule ilikin  
bölümünde, ölüme neden olan koulların ve sorumlularının belirlenmesi amacıyla bağımsız  
bir soruturma yapılmasının zorunlu kılındığını hatırlatmaktadır.  
AĐHM ayrıca, bu bağlamda sözkonusu yetkililerin resen hareket etmeleri ve merhumun  
yakınlarının resmen suç duyurusunda bulunmasını ya da soruturma balatılması için  
sorumluluk almasını beklememeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Her halükarda bu kiilerin  
meru menfaatlerini korumak için de olsa hukuki ilemlere katılmaları gerekmektedir  
(bakınız, diğer birçoğu arasından, Salgın ilgili bölüm, prg. 86 ve 87).  
AĐHM, mevcut davada, M.G.Y.’nin ölümünün ertesi günü resen bir ceza soruturması  
balatıldığını gözlemlemektedir. Olay yeri incelenmi, tutanaklar tutulmu, tanık ifadeleri  
alınmıve özellikle intihar gecesi yapılan gözetim konusunda suçlanan infaz koruma  
memurları dinlenmitir.  
Her ne kadar, intihardan hemen önce vuku bulan olayların nasıl meydana geldiğinin  
açıklığa kavuturulması için yapılan soruturmayı yönetenlerin iyi niyetinden üphe  
duyulmasa da, AĐHM tarafından yukarıda kaydedilen kanıtlayıcı unsurların bir incelenme  
konusu olmadığı da ayrı bir gerçektir. Özellikle, askeri, adli ve cezaevi yetkililerinin (cezai,  
idari, disiplinle ilgili v.b.) sorumlulukları, hiçbir zaman sorgulanmamıve soruturma  
yalnızca dört infaz koruma memurunun olası mesleki hatasının aratırılmasıyla sınırlı  
kalmıtır.  
AĐHM, buna ilaveten bavuranın, uygulamada, soruturmadan uzak tutulduğunu: hukuki  
ilemlerin bu safhasına katılamadığını, yetkililer tarafından oğlunun ölümünden en kısa  
sürede haberdar edilmediğini ve takipsizlik kararından önce bir hakim tarafından dinlenme  
imkânı bile bulamadığını kaydetmektedir.  
8
Yukarıda belirtilen tüm bu ihmaller AĐHM’nin mevcut davada yürütülen soruturmanın  
bütünüyle ele alındığında « etkili » olmadığı sonucuna varmasına yetmektedir.  
Dolayısıyla, AĐHS’nin 2. maddesi usule ilikin bölümü bakımından da ihlal edilmitir.  
B. Bavurunun geri kalan bölümü  
AĐHM, mevcut bavuruda ortaya çıkan temel hukuki sorunu karara bağladığı kanaatini  
taımakta ve davadaki tüm olgular ile tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AĐHS’nin 3.  
ve 13. maddelerine dayalı diğer ikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı sonucuna  
varmaktadır (yukarıdaki ilgili paragraflar – bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine  
Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007, ve Türkiye aleyhine Kılınç ve  
diğerleri davası, no 45145/98, prg. 98, 7 Haziran 2005).  
IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuran, maddi tazminat olarak 30 000 Euro ve manevi tazminat olarak 50 000 Euro  
talep etmektedir.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.  
Maddi tazminatla ilgili olarak AĐHM, bavuranın taleplerinin detaylı bir ekilde  
hesaplanmadığını ve belgelere dayandırılmadığını not etmektedir. Bu nedenle, AĐHM bu  
bağlamda bir tazminat ödenmesinin uygun olmayacağı kanaatine varmaktadır.  
Manevi tazminatla ilgili olarak ise AĐHM, bavuranın yukarıda tespit edilen AĐHS  
ihlallerinden dolayı üphesiz acı çektiği kanaatini taımaktadır. AĐHM, uğranılan bu manevi  
zararın karılığında bavurana 12 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağına  
hükmetmektedir.  
B. Yargılama gider ve masrafları  
Bavuran, ulusal mahkemeler ile AĐHM önünde görülen yargılamaların gider ve masrafları  
karılığında 10 995 Euro talep etmektedir. Bavuran, bu talebine savunma için harcanan  
çalıma saatlerinin özet listesi ile fotokopi, tercüme ve posta ücretleri gibi çeitli masrafları  
eklemektedir. Bavuran ayrıca, Diyarbakır barosunun tarifesini sunmaktadır.  
Hükümet, çalıma saatleriyle ilgili olarak sunulan basit bir özet listenin gerçekten o iin  
yapıldığını göstermeyeceği kanaatindedir. Hükümete göre, avukat ücreti notlarının, fatura ve  
makbuzların olmaması dolayısıyla AĐHM’nin her halükarda fahirakamlar içeren bu talebi  
kabul etmemesi gerekir.  
AĐHM masraf ve harcamalarla ilgili olarak, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca  
gerçekliği ve gerekliliği ispat edilen makul orandaki miktarların ödendiğini hatırlatmaktadır  
(Bulgaristan aleyhine Nikolova davası [GC], no 31195/96, prg. 79, CEDH 1999-II).  
9
Mevcut davada, AĐHM bavuranın özellikle avukatının ücretine ilikin hiçbir not  
sunmağını gözlemlemektedir. Yukarıda dile getirilen kıstaslar ile ilgili ahısın adli yardım  
bağı altında Avrupa Konseyi’nden aldığı 850 Euro’yu göz önüne alan AĐHM, yargılama  
gider ve masrafları için ayrıca bir ödeme yapılmasına gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.  
C. Gecikme faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana  
üç puanlık bir artıeklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Hükümetin ön itirazının reddine;  
2. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
3. AĐHS’nin 2. maddesinin (esas bakımından) ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 2. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;  
5. Kalan diğer ikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
6. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak  
üzere Savunmacı Hükümet tarafından bavurana 12.000 (on iki bin) Euro manevi tazminat  
ödenmesine;  
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara  
Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eit oranda basit  
faizin uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 15 Aralık 2009 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
10