CONSEIL  
AVRUPA  
DE L’EUROPE  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
ABDO -TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 17681/04)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
26 Ocak 2010  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
1
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dıileri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıileri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (17681/04) no’lu davanın nedeni Suriye  
vatandaı ükrü Abdo’nun (bavuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 19 Nisan 2004  
tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (Avrupa  
Đnsan Hakları Sözlemesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuran, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đzmir Barosu avukatlarından A.  
Ölmez tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuran 1970 doğumludur ve halen Mardin Midyat cezaevinde hükümlü bulunmaktadır.  
A. Bavuranın yakalanma ve tutuklanma koulları  
Bavuran, 24 Eylül 1996 tarihinde yasadıı terör örgütü PKK üyesi olduğu üphesiyle  
Batman Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ubesi polisleri tarafından yakalanarak  
gözaltına alınmıtır.  
Tutanaklardan anlaıldığına göre, polis birçok kez kaçmaya teebbüs eden bavuranı  
etkisiz hale getirmek için güç kullanmak zorunda kalmıtır.  
Bavuranın üzerinde yapılan aramalarda dört adet el bombası ele geçirilmitir. Đlgili ahıs,  
polislere örgütün saklandığı mağaranın yerini göstermitir. Polisler, tarif edilen yerde  
özellikle Kalachnikov tipi bir saldırı tüfeği, G3 tipi bir baka tüfek, dört arjör, seksen mermi  
ve PKK’yı savunan çok sayıda belge ele geçirmitir.  
26 Eylül 1996 tarihinde savcılık, Batman Emniyet Müdürlüğü’nün talebi üzerine  
bavuranın gözaltı süresini yirmi sekiz gün uzatmıtır.  
Gözaltı sırasında bavuran PKK üyesi olduğunu kabul etmive Türkçe olarak ayrıntılı bir  
ekilde sözkonusu örgüt adına birçok silahlı eyleme katıldığını anlatmıtır.  
23 Ekim 1996 tarihinde, ilgili ahıs Batman Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmitir.  
Polis önünde verdiği ifadeyi doğrulayan bavuran Türkçe olarak sözkonusu yasadıı terör  
örgütü adına eylemlere katıldığı için pimanlık duyduğunu belirtmitir.  
Bavuran, aynı gün Batman Sulh Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıtır. Mahkeme önünde  
olayları kabul eden bavuran, Türkçe olarak savcılığa verdiği ifadeyi yinelemitir. Hakim,  
isnad edilen suçun niteliği ve delil durumunu göz önüne alarak, bavuranın tutuklanmasına  
karar vermitir.  
2
B. Bavuranla ilgili tıbbi raporların tarih ve sonuçları  
24 Eylül 1996 tarihli rapor : « Sağ kaın üzerinde üç santimetre boyunda açık bir yara; sağ  
yanak ile çenenin sol alt tarafı, sağ omuz ve sırtın alt kısmında ekimotik alanlar; burun kırığı;  
ğüs üzerinde geniekimoz ve dizlerin üzerinde sıyrıklar ».  
24 Eylül 1996 tarihli rapor: « Hastaya uygun tedaviler yapıldı; burun kırığı için kulak-  
burun-boğaz uzmanı muayenesi gerekti ».  
15 Ekim 1996 tarihli rapor: « Sağ diz üzerinde kabuk bağlamısıyrıklar. Hastanın  
vücudunda yara ve darp izine rastlanmadı ».  
21 Ekim 1996 tarihli rapor: « Hastanın vücudunda yara ve darp izine rastlanmadı. Bununla  
birlikte, bedensel muayene sonrasında sağ elde hafif bir güç kaybı olduğu gözlemlendi».  
C. Bavuran hakkında açılan ceza davası  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 5 Kasım 1996 tarihinde  
sunduğu iddianamede, bavuranı – ve onunla aynı operasyonda yakalanan diğer bir kiiyi -  
ulusal toprakların bir kısmının bölünmesine yönelik eylemler gerçekletirmekle suçlamıve  
Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca mahkûm edilmelerini istemitir.  
Bünyesinde bir askeri yargıcın bulunduğu Devlet Güvenlik Mahkemesi, 11 Kasım 1996  
tarihinden itibaren bavuranın davasına bakmıtır.  
Bavuranın bir tercüman yardımı alma talebi kabul edilmitir.  
25 Aralık 1996 tarihli durumada bavuran, PKK üyesi olduğunu ve üzerinde patlayıcı  
bulunduğu için yakalandığını kabul etmi, buna karın sözkonusu terör örgütü adına  
gerçekletirilen eylemlere katıldığı yönündeki suçlamaları reddetmitir. Bavuran, yaptığı  
hiçbir eyden pimanlık duymadığını ve pimanlık yasasından yararlanmak istemediğini  
belirtmitir.  
Bunun üzerine hakimler, bavuranın savcılık ve sulh ceza mahkemesi hakimi önünde  
verdiği birbiriyle uyumlu ifadelerin okunmasına geçmitir.  
Đlgili ahıs, ikence ve baskı altında ifade verdiğini ileri sürmü, ancak bu konuda daha  
fazla ayrıntı vermemitir. Bavuran, ayrıca gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi hakimi  
önünde tercüman yardımı alma talebinin reddedildiğini savunmutur.  
11 Kasım 1996’dan 4 Mayıs 1999 tarihinde kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi on beꢀ  
duruma gerçekletirmive bu durumalarda « isnad edilen suçun niteliği ve delil  
durumu»’nu göz önüne alarak bavuranın tutukluluk halinin devamına karar vermitir.  
18 Haziran 1999 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa’nın 143. maddesinde  
değiiklik yaparak askeri hakimlerin Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinden çıkarılmasına  
karar vermitir. 22 Haziran 1999 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili yasada bu  
yönde yapılan değiikliklerden sonra, bavuranın davasına bakan Devlet Güvenlik  
Mahkemesi bünyesindeki askeri yargıç değitirilmitir.  
3
5 Ekim 1999 tarihli durumada, savcı iddianamesini sunmuve bavuranın Türk Ceza  
Kanunu’nun 125. maddesi gereğince ölüm cezasına mahkûm edilmesini istemitir. Söz  
isteyen bavuran bir kez daha PKK’ya üye olduğunu kabul etmi, ancak sözkonusu terör  
örgütü adına gerçekletirilen eylemlere katıldığı yönündeki suçlamaları reddetmitir.  
Bavuran, ikence ve baskı altında alındığını ileri sürerek gözaltı sırasında verdiği ifadenin  
içeriğini bir kez daha inkâr etmitir.  
Bu duruma sonrasında alınan 5 Ekim 1999 tarihli kararda Devlet Güvenlik Mahkemesi  
bavuranı isnad edilen suçlardan dolayı suçlu bulmuve Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi  
uyarınca ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmitir.  
4 Mayıs 2000 tarihinde, Yargıtay temyiz edilen kararı bozmuve esas hakimlerinin  
kendini önce Halil Ali ve daha sonra ükrü Abdo olarak tanıtan bavuranın kimliğini  
aratırmalarını istemitir.  
21 Haziran 2000’den 16 Ekim 2003 tarihine kadar, Devlet Güvenlik Mahkemesi, kendisine  
iade edilen dava kapsamında yirmi üç duruma gerçekletirmive bu durumalarda savcılığın  
ön soruturma sırasında elde ettiği delil unsurlarını esas alarak bavuranın savunmasını  
yeniden inceleyerek bavuranın gerçek kimliğini aratırmıtır. Bu bağlamda, 29 Mayıs 2003  
tarihinde mahkemeye sunulan bir mektupta emniyet müdürlüğü ilgili ahsın gerçek kimliğinin  
ükrü Abdo olduğunu doğrulamıtır.  
Bu süreçte, Devlet Güvenlik Mahkemesi bavuranın tahliye talebini reddetmive «isnad  
edilen suçun niteliği ve delil durumu»’nu göz önüne alarak tutukluluk halinin devamına karar  
vermitir.  
18 Aralık 2003 tarihli durumada, bavuran avukatı aracılığıyla savunmasını sunmutur.  
Bu duruma sonrasında alınan 18 Aralık 2003 tarihli kararda Devlet Güvenlik Mahkemesi,  
bavuranı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi uyarınca ömür boyu hapis cezasına mahkûm  
etmitir.  
Mahkeme, karar gerekçesinde sanığın gözaltı sırasında, Cumhuriyet savcısı ve sulh ceza  
mahkemesi önünde verdiği birbiriyle uyumlu ifadeleri, yakalama ve olay yeri gösterme  
tutanaklarını, ele geçirilen malzemelerle ilgili bilirkii raporlarını ve aynı terör örgütüyle ilgili  
baka bir ceza davasındaki on sanığın verdikleri ifadeleri dikkate almıtır. Mahkeme özellikle  
bavuranın PKK adına birçok silahlı saldırıya katıldığının belirlendiğini kaydetmitir.  
Gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi hakimi önünde bir tercüman yardımı almaması  
konusunda hakimler, ön soruturmada ve Batman Sulh Ceza Mahkemesi önünde ayrıntılı bir  
ekilde Türkçe ifade vermesine rağmen, yargılama sürecinde savunma taktiği icabı Türkçe  
bildiğini inkâr ettiğini kaydetmive bavuranın aslında yeteri kadar Türkçe konutuğuna  
hükmetmitir.  
Bavuran avukatı aracılığı ile 18 Aralık 2003 tarihli kararı temyize götürmütür.  
29 Nisan 2004 tarihinde, Yargıtay temyiz edilen kararı tüm hükümleriyle birlikte  
onamıtır.  
4
D. Bavuranın ikence uyguladıkları gerekçesiyle kendisini gözaltına alan polisler  
hakkında yaptığı suç duyurusu  
Bavuran, 21 Kasım 2003 tarihinde avukatı aracılığı ile ikence gördüğünü iddia etmive  
kendisini gözaltına alan polisler hakkında suç duyurusunda bulunmutur.  
31 Aralık 2003 tarihinde, Batman Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu’nun 243.  
maddesi kapsamında azami beyıl hapis cezasını gerektiren cürümlerde, aynı yasanın 102.  
maddesi gereğince zamanaımı süresinin beyıl olduğunu hatırlatmıve zamanaımı  
nedeniyle takipsizlik kararı almıtır.  
Bavuran, bu takipsizlik kararına itiraz etmemitir.  
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN 3. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafı ve 6. maddesinin 2. paragrafına atıfta  
bulunmakta ve tutukluluk süresinin uzunluğundan ikâyetçi olmaktadır.  
Hükümet, özellikle isnad edilen suçun ciddiyeti ve bu suç için öngörülen cezanın ağırlığına  
dikkat çekmekte ve ilgili ahsın tutukluluk süresinin aırı olmadığını savunmaktadır.  
AĐHM, bavuranın tutukluluk süresinin uzunluğuna dayalı ikâyetinin yalnızca AĐHS’nin  
5. maddesinin 3. paragrafı kapsamına girdiği kanaatindedir. AĐHM, sözkonusu ikâyetin  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit  
etmektedir. AĐHM, öte yandan ikâyetin baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını  
ve dolayısıyla kabuledilebilir ilan edilmesinin uygun olacağını kaydetmektedir.  
Esasa ilikin olarak AĐHM, AĐHS’nin 5. maddesinin 3. paragrafında belirtilen sürenin bitiꢀ  
tarihinin « ilk derece mahkemelerinde suçlamanın esası hakkında karar verildiği gün »  
olduğunu hatırlatmaktadır (bakınız Almanya aleyhine Wemhoff davası, 27 Haziran 1968, prg.  
9, seri A no 7, ve Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 147, CEDH 2000-IV).  
Mevcut davada, bavuranın ilk ihtilaflı tutukluluk dönemi, yakalandığı 24 Eylül 1996  
tarihinde balamıve mahkûm edildiği 5 Ekim 1999 tarihinde son bulmutur. Dolayısıyla üç  
yıldan fazla sürmütür. Bu tarihten itibaren bavuran, « yetkili bir adli makam önüne  
çıkarılmak için » değil, « yetkili bir mahkeme tarafından mahkûm edilmesinin ardından »  
tutuklu kalmıtır (bakınız Fransa aleyhine I.A. davası, 23 Eylül 1998, prg. 98, Karar ve  
hükümlerin derlemesi 1998-VII, ve Türkiye aleyhine Baltacı davası, no 495/02, 18 Temmuz  
2006). Yargıtay’ın 5 Ekim 1999 tarihli kararı bozduğu 4 Mayıs 2000 tarihinden itibaren dava  
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde görülmeye devam etmive böylece  
AĐHS’nin 5. maddesinin 1c) paragrafı anlamında ikinci bir tutukluluk dönemi balamıtır. Bu  
dönem, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bavuranı Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi  
uyarınca mahkûm ettiği 18 Aralık 2003 tarihinde son bulmutur. Bu ikinci dönem, yaklaık üç  
yıl yedi ay sürmütür. Dolayısıyla, bavuran toplam olarak yaklaık altı yıl yedi ay tutuklu  
kalmıtır.  
5
AĐHM, mevcut davada esas hakimlerinin yeterli gerekçe sunmayan birbirine benzer  
ifadelerle ilgili ahsın tutukluluk halinin devamına karar verdiklerini gözlemlemektedir.  
Ayrıca, AĐHM’nin yerleik içtihadında (bakınız Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri  
dava, 28 Ekim 1998, prg. 154, Derleme 1998-VIII, Türkiye aleyhine Mansur davası, 8  
Haziran 1995, prg. 52, seri A no 319-B, Türkiye aleyhine Ali Hıdır Polat davası, no 61446/00,  
prg. 26, 5 Nisan 2005, ve Balta, ilgili bölüm, prg. 48), kullanılan formüllerde dile getirilen  
unsurlar suçluluğun ciddi belirtilerinin var olduğu ve var olmaya devam ettiği eklinde  
değerlendirilse de, bu kadar uzun bir süre bavuranın tutuklu kalmaya devam etmesini tek  
baına haklı gösteremez.  
Bavuranın uzun tutukluluk süresini dikkate alan AĐHM, mevcut davada AĐHS’nin 5.  
maddesinin 3. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
II. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN 4. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafına atıfta bulunan bavuran, tutukluluğunun yasallığına  
itiraz edebileceği bir hukuk yolunun bulunmamasından ikâyetçi olmaktadır.  
Hükümet, ısrarla bavuranın olayın meydana geldiği dönemde yürürlükte olan eski Türk  
Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinde öngörüldüğü ekilde tutukluluk halinin devamına itiraz  
etmediğini hatırlatmaktadır.  
AĐHM, bu sorunun bavuranın AĐHS’nin 5. maddesinin 4. paragrafına dayalı olarak dile  
getirdiği ikâyetin özüyle yakından bağlantılı olduğu kanaatine varmakta ve esasla  
birletirilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız Türkiye aleyhine Doğan Yalçın davası, no  
15041/03, prg. 29, 19 ubat 2008). AĐHM, bu ikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı  
anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir kabuledilemezlik gerekçesi  
bulunmadığını tespit etmektedir.  
Esasa ilikin olarak, konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunan AĐHM (bakınız Türkiye  
aleyhine Temel ve Takın davası (karar), no 40159/98, 14 Kasım 2002, Türkiye aleyhine  
Acunbay davası, no 61442/00 ve 61445/00, prg. 48, 31 Mayıs 2005, ve Türkiye aleyhine  
Çobanoğlu ve Budak davası, no 45977/99, prg. 37-39, 30 Ocak 2007), ulusal mahkemelerin  
iddiaya göre aırı olan tutukluluk haline son verme ve bu suretle bavuranların iddia ettikleri  
ihlalleri önleme ya da düzeltme imkânına sahip olduğu kanaatine varmaktadır.  
Özellikle Hükümetin atıfta bulunduğu itiraz yolunu daha önce benzer davalarda  
incelediğini belirten AĐHM, bir yandan uygulamada makul bir baarı ansı sunmadığı  
(bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Koti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 22,  
3 Mayıs 2007) ve diğer yandan yargı organının hukuki nitelikli olması ve usule ilikin  
teminatları sunması zorunluluğuna ve özellikle yargının çeliik olması ve taraflar arasında  
silahların eitliği gibi ilkelere uyulmaması dolayısıyla (bu bağlamda, bakınız Türkiye aleyhine  
Bağrıyanık davası, no 43256/04, prg. 51, 5 Haziran 2007) bu itiraz yolunun etkisiz kaldığına  
hükmettiğini hatırlatmaktadır.  
Mevcut davayı inceleyen AĐHM, Hükümetin burada farklı bir sonuca varmak için  
inandırıcı herhangi bir olgu ve argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır.  
6
Dolayısıyla AĐHM, mevcut koullarda Hükümetin dile getirdiği itiraz yolunun etkili bir  
hukuk yolu oluturmadığı sonucuna varmakta ve Hükümetin itirazını reddederek, AĐHS’nin 5.  
maddesinin 4. paragrafının ihlal edildiğine hükmetmektedir.  
III. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuran, yargılama süresinin AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen makul  
süre ilkesine aykırılık tekil ettiğini ileri sürmektedir.  
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır.  
AĐHM, AĐHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafındaki hükümlerde tüketilmesi istenen  
yolların iddia edilen ihlallere ilikin, mevcut ve aynı zamanda uygun bir yol olması  
gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tür iç hukuk yollarının mevcudiyeti sadece teorik olarak değil,  
uygulamada da yeterince kesinlik kazanmıolması gerekir. Aksi takdirde istenen  
eriilebilirliğe ve etkinliğe sahip olamazlar. Bu koulların bir arada bulunduğunu ispatlamak  
Savunmacı Devlet’e aittir (bakınız, özellikle, Fransa aleyhine Vernillo davası, 20 ubat 1991,  
prg. 27, seri A no 198, Türkiye aleyhine Akdıvar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66,  
Derleme 1996-IV, Fransa aleyhine Dalia davası, 19 ubat 1998, prg. 38, Derleme 1998-I, ve  
Fransa aleyhine Selmouni davası [GC], no 25803/94, prg. 75, CEDH 1999-V). Oysa,  
Hükümet Türk hukuk sisteminde davacıların yargılama süresinin uzunluğunu ikâyet  
edebileceği etkili bir itiraz yolunun mevcut olduğunu kanıtlayamamıtır (bakınız yine aynı  
yönde, Türkiye aleyhine Tendik ve diğerleri davası, no 23188/02, prg. 36, 22 Aralık 2005).  
Dolayısıyla, Hükümetin itirazı kabul edilemez. Ayrıca, AĐHM ikâyetin AĐHS’nin 35.  
maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve baka bir  
kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, sözkonusu  
bavurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
Esasa ilikin olarak Hükümet, özellikle davanın karmaıklığı, bavurana isnad edilen  
suçların ciddiyeti ve bu suçlar için öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alındığında, sözkonusu  
yargılama süresinin aırı olmadığını savunmaktadır.  
AĐHM, dikkate alınması gereken dönemin bavuranın yakalandığı 24 Eylül 1996 tarihinde  
baladığını ve Yargıtay’ın ilgili ahsın mahkûmiyetini onadığı 29 Nisan 2004 tarihinde sona  
erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, yargılama herbirinin iki kez incelendiği iki dereceli  
mahkemeler önünde yaklaık yedi yıl yedi ay sürmütür. Öte yandan, AĐHM tüm yargılama  
süreci boyunca bavuranın tutuklu kaldığını tespit etmektedir. Bu durum davaya bakmakla  
görevli mahkemelerin adaleti en kısa sürede tesis etmelerini gerektirir (bakınız Rusya aleyhine  
Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132, CEDH 2002-VI).  
AĐHM, mevcut davadakine benzer sorunların tartııldığı çok sayıda davaya baktığını ve  
içtihadında yeralan kıstaslar ıığında “makul süre” zorunluluğunun yerine getirilmediğine  
hükmettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğer bir çoğu arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve  
Sassi davası [GC], no 25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II, Türkiye aleyhine Temel ve Takın  
dava, no 40159/98, prg. 75, 30 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Mahmut Yaman davası, no  
33631/04, prg. 21, 20 Ocak 2009). Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmaya yetecek  
nitelikte inandırıcı hiçbir delil veya argüman sunmadığını tespit eden AĐHM, aynı  
gerekçelerle, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.  
7
IV. AĐHS’NĐN DĐĞER MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuran, AĐHS’nin 3. maddesine atıfta bulunarak, gözaltı sırasında ikence gördüğünü  
iddia etmektedir.  
Bavuran, ayrıca AĐHS’nin 6. maddesine atıfta bulunmakta ve davasına bakan Devlet  
Güvenlik Mahkemesi’nin 1999 Haziran ayına kadar bünyesinde bir askeri yargıç  
bulundurması dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olamadığını savunmaktadır.  
Bavuran, bir yandan Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yürütülmesi ve diğer yandan  
da gözaltı sırasında ve sulh ceza mahkemesi önünde tercüman yardımı alma talebinin gerekçe  
gösterilmeden reddedilmesi dolayısıyla davasının adil bir ekilde yargılanmadığından  
ikâyetçi olmaktadır.  
Bavuran, ayrıca savcının Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin karar alma duruması dahil  
tüm durumalara katıldığını iddia etmektedir.  
AĐHS’nin 3. maddesine dayalı ikâyetle ilgili olarak, dile getirilen olaylar ile suç duyurusu  
arasında geçen zamanı ve bu uzun zaman içerisinde bavuranın özensiz tutumunu dikkate alan  
AĐHM, bu ikâyetin gecikmeli olduğuna kanaat getirmekte ve altı aylık süre kuralına  
uymağı gerekçesiyle AĐHS’nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi  
gerektiğine hükmetmektedir (bakınız Türkiye aleyhine Akyaz davası, no 6178/04, prg. 40, 7  
Temmuz 2009, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Hasan Aksakal davası, no 70285/01, 11  
Ekim 2007, Türkiye aleyhine Aydın ve diğerleri davası, no 46231/99, 26 Mayıs 2005, Kıniꢀ  
(karar), no 13635/04, 28 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Üçak ve Kargılı davası (karar), no  
75527/01 ve 11837/02, 28 Mart 2006).  
Bavuranın AĐHS’nin 6. maddesine dayalı ikâyetiyle ilgili olarak, elindeki tüm unsurları  
dikkate alan AĐHM, mevcut davada AĐHS tarafından garanti altına alınan hak ve  
özgürlüklerden hiçbirinin ihlal edilmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu ikâyetler açıkça  
dayanaktan yoksundur ve AĐHS’nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca  
reddedilmelidir.  
V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
Bavuran, maddi zarar karılığı olarak 20 000 Euro ve manevi tazminat olarak da  
20 000 Euro talep etmektedir. Bavuran ayrıca, yargılama masraf ve giderleri için 1 000 Euro  
talep etmekte, ancak bu talep için herhangi bir kanıt belgesi sunmamaktadır.  
Öte yandan ilgili ahıs, AĐHM’nin yargılama sürecinde AĐHS’nin 6. maddesi anlamında  
haksızlık yapıldığı yönünde karar vermesi durumunda, davanın ulusal mahkemeler önünde  
yeniden görülmesini istemektedir.  
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.  
AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığına  
hükmederek, bu talebi reddetmektedir. Buna karın, AĐHM bavurana manevi tazminat olarak  
5 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatindedir. Yargılama masraf ve  
giderleri için talep edilen tutarla ilgili elinde herhangi bir kanıt belgesi bulunmamasını dikkate  
alan AĐHM, bu talebi reddetmektedir.  
8
Bavuranın önerdiği kiisel tedbir konusunda, yukarıda vardığı sonuçları dikkate alan  
AĐHM, bu talebi de reddetmektedir.  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini kaydetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun tutukluluk süresinin uzunluğuna (AĐHS’nin 5/3 maddesi), tutukluluk süresinin  
uzunluğuna karı etkili bir bavuru yolunun bulunmadığına (AĐHS’nin 5/4 maddesi) ve  
yargılama süresinin uzunluğuna (AĐHS’nin 6/1 maddesi) yönelik ikayetlerin kabuledilebilir  
olduğuna;  
2. Kalan diğer ikayetlerin kabuledilemez olduğuna;  
3. AĐHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;  
5. AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;  
6. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından bavurana 5.000 (bebin)  
Euro manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
7. Adil tatmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 26 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
9