CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEY
Đ
 
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ĐKĐNCĐ DAĐRE  
TUNA - TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 22339/03)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
19 Ocak 2010  
Đꢀbu karar Sözleme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecek olup  
ekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (22339/03) bavuru no’lu davanın nedeni  
T.C. vatandaları Ahmet Baran Tuna ve Mustafa Tarık Tuna’nın (bavuranlar) 18 Mart 2003  
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS)  
34. maddesi uyarınca yapmıolduğu bavurudur.  
Bavuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu  
avukatlarından E. Cinmen tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
Bavuranlar sırasıyla 1934 ve 1958 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir.  
Bavuranlar, 1960 yılında doğan ve 8 Ağustos 1980 tarihinde hayatını kaybeden öğrenci  
Faruk Tuna’nın babası ve erkek kardeidir.  
2 Ağustos 1980 tarihinde, Faruk Tuna kız arkadaı F.Ç. ile birlikte yakalanarak gözaltına  
alınmıtır. Polisler bu iki genci afiastıkları gerekçesiyle Đstanbul’un Beiktasemtindeki bir  
pazar yerinde tutuklamılardır.  
Faruk Tuna ve F.Ç.’nin sorgulamasını Đstanbul emniyet müdürlüğünden « no 867 » kod  
adlı bir polis ekibi gerçekletirmitir.  
3 Ağustos 1980 tarihinde, koma halinde Haydarpaa Numune Eğitim ve Aratırma  
Hastanesine sevk edilen Faruk Tuna aynı hastanede 8 Ağustos 1980 tarihinde vefat etmitir.  
Karakol amirinin imzaladığı 3 Ağustos 1980 tarihli hastane sevk kağıdına göre, Faruk  
Tuna’nın « mide sorunu » nedeniyle hastaneye kaldırılması gerekiyordu.  
11 Ağustos 1980 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine Cerrahpaa  
Hastanesi adli tabipleri tarafından bir otopsi gerçekletirilmitir. Otopsi raporuna göre  
vücudun her tarafında çok sayıda ekimoz tespit edilmitir. Raporda ölüm nedeninin ilgili  
ahsın gözaltı sırasında maruz kaldığı yaralanmalara bağlı olarak geçirdiği beyin kanaması  
olduğu belirtilmitir.  
22 Ağustos 1980 tarihinde, Đstanbul valisinin 18 Ağustos 1980 tarihli talebi üzerine  
emniyet müdürü .B. Faruk Tuna’nın 3 Ağustos 1980 tarihinde mide ülserine bağlı olarak  
sindirim bozukluğu ikâyetiyle hastaneye kaldırıldığını ve 8 Ağustos 1980 tarihinde hastanede  
hayatını kaybettiğini bildirmitir.  
12 Eylül 1980 tarihinde, Türkiye’de askeri sıkıyönetim ilan edilmitir.  
Belirtilmeyen bir tarihte, no 867 kod adlı polis ekibi lağvedilmive ekip üyeleri ülkenin  
çeitli bölgelerine tayin edilmitir.  
Birçok kere Faruk Tuna’yı sorgulayan polis memurlarının isimlerini isteyen savcı, çelikili  
cevaplar almıve kendisine isimleri verilen polislerden bazılarını dinlemitir.  
2
Adı geçen polislerin arasında yer alan ve imzası deifre edilen Sinan Yalçın (bundan böyle  
« S.Y. » olarak adlandırılacaktır), ilk olarak 17 Ekim 1981 tarihinde Erzincan savcılığında  
istinabe yoluyla dinlenmive orada tüm suçlamaları reddetmitir.  
F.Ç. 1982 yılında beraat etmive ikence gördüğü yönündeki suç duyurusu takipsizlik  
kararıyla sonuçlanmıtır.  
1 Haziran 1983 tarihinde, diğer bir emniyet müdürü R.T., verdiği ifadelerde Faruk  
Tuna’nın ölüm nedeninin mide ülseri olduğunu ileri sürmütür.  
1 Kasım 1983 tarihinde tanık olarak dinlenen F.Ç. olayları aktarmıtır.  
8 Mart 1985 tarihinde, Siyasi ube Müdürü M.A. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen  
ekibin mensubu olarak bekiinin ismini vermitir. Daha sonra, Faruk Tuna ve kız arkadaını  
tutuklayan bu kiilerin bekçi oldukları anlaılmıtır.  
Đki ay sonra, 15 Mayıs 1985 tarihinde, M.A. daha öncekilerin yerine aralarında S.Y.’nin de  
bulunduğu dört farklı isim vermitir.  
1985 yılında bir kez daha dinlenen S.Y., ekibin ef yardımcısı olarak Faruk Tuna’nın  
ifadelerinin altına imza attığını, ancak sorgulamayı gerçekletiren « yedi polis memuru »  
arasında yer almadığını belirtmitir. S.Y. ayrıca söz konusu polislerden üçünün ismini  
verebileceğini eklemitir.  
Đçileri bakanlığı, 19 Kasım 1985 tarihinde bavuranların avukatının talebine cevap olarak  
davayla ilgili soruturmanın Diyarbakır askeri savcılığında devam ettiğini bildirmitir.  
13 Kasım 1986 tarihinde, bavuran Baran Tuna yargılamanın aırı uzun sürdüğünü ileri  
sürerek Diyarbakır askeri savcısının ya yetkisizlik kararı alarak dosyayı Đstanbul savcılığına  
göndermesini, ya da Faruk Tuna’nın ölümünden sorumlu kiilerin kovuturulmasını talep  
etmitir.  
Türkiye, 28 Ocak 1987 tarihinden itibaren bireysel bavuru hakkını tanımıtır.  
1. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen polisler hakkında ilk yargılama : S.Y.’nin  
mahkûmiyeti  
Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, 6 Haziran 1988 tarihli iddianamesinde Faruk Tuna’nın  
gözaltına alınmasından sorumlu polislerden biri olan S.Y.’nin ikence uygulamaktan mahkûm  
edilmesini istemitir. Bu davanın yargılaması Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 5. Dairesi  
önünde görülmeye balamıtır.  
28 Haziran 1988 tarihinde Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istinabe yoluyla  
dinlenen S.Y., Faruk Tuna’nın gözaltı sırasında kendisinin izinde olduğunu, daha sonra  
« musevi olan ilgili ahsın askerler tarafından copla dövüldüğünü ve bunun sonucunda  
meydana gelen mide kanaması nedeniyle hastaneye kaldırıldığını » duyduğunu ifade  
etmitir.  
12 Temmuz 1988 tarihinde, bavuranlar davanın müdahil tarafı olmulardır. Bavuranların  
avukatı, daha sonra emniyet müdürlüğüne terfi eden M.A.’nın 1985 yılında verdiği ifadeleri  
açıklaması amacıyla ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenmesini istemitir. Avukat diğer  
3
taraftan olayların meydana geldiği dönemde emniyet müdürü olan .B.’nin de dinlenmesini  
talep etmitir. Avukatın bu talepleri reddedilmitir.  
Bavuranların avukatı, 13 Temmuz 1988 tarihli durumada no 867 kod adlı ekibin mensubu  
olduğunu kendisinin ifade ettiği Y.T.’nin tanık olarak dinlenmesini talep etmitir.  
21 ubat 1989 tarihinde, bavuranların avukatı Đstanbul ağır ceza mahkemesi hakimleri  
için redd-i hakim talep etmitir Avukat, sekiz yıl süren soruturmanın sonucunda yalnızca bir  
polisin suçlandığını; no 867 kod adlı ekip mensuplarının tespitini yapabilecek en önemli isim  
olan dönemin emniyet müdürü .B.’nin dinlenmesi talebinin de yine aynı mahkeme  
tarafından reddedildiğini kaydetmitir. Avukata göre tüm bu unsurlar ağır ceza mahkemesinin  
tarafsızğını ciddi ekilde tartıılır hale getirmitir.  
Söz konusu ağır ceza mahkemesinin hakimleri redd-i hakim talebini reddetmitir.  
27 Mart 1990 tarihli durumada, F.Ç. mahkeme tarafından bir araya getirilen bir grup insan  
arasından S.Y.’yi Faruk Tuna’ya ikence uygulayanlardan biri olarak tespit etmitir.  
Aynı duruma sırasında, S.Y. ağır ceza mahkemesine no 867 kod adlı ekip mensuplarının  
isimlerini vermitir : N.G. (komiser, ekip efi) ile polis memurları H.G., M.Y., M.S. ve Y.T..  
Ağır ceza mahkemesi bu isimlerin tanık olarak dinlenmek üzere durumaya çağırılmasını  
istemitir.  
Sanık S.Y. tutuklanmamıve görevi dolayısıyla durumalara katılmaktan muaf  
tutulmutur.  
26 Haziran 1990 tarihinde, no 867 kod adlı ekibin efi tanık N.G., 1980 yılında meydana  
gelen olaylarla ilgili olarak ifade vermitir :  
18 Temmuz 1990 tarihinde, tanık M.S. de ifade vermitir.  
Bavuranların avukatı, sanık S.Y.’nin isimlerini verdiği no 867 kod adlı ekibin mensubu  
dört polis memuru hakkında cezai kovuturma balatılmasını talep etmitir. Avukat, Avrupa  
Đnsan Hakları Sözlemesinin ikence ve acı ya da insanlık dıı veya aağılayıcı uygulamaları  
önleyici hükümlerine atıfta bulunmuve Faruk Tuna’ya ikence uygulayanların  
cezalandırılmadığını belirtmitir.  
Bavuranların avukatı, Ağır ceza mahkemesine esas hakkında sunulan 20 Aralık 1990  
tarihli layihalarında, F.Ç.’nin ifade tutanağının altında bulunan imzaların grafoloji uzmanı  
tarafından incelenmesini talep etmitir. Avukat, görevlerini yerine getirirken suç ilemeleri  
durumunda Devletin kendi görevlilerini tespit etme sorumluluğu olduğuna dikkat çekmitir.  
Đstanbul ağır ceza mahkemesi, 14 Ekim 1991 tarihinde Faruk Tuna’yı itirafa zorlamak  
amacıyla dövmek ve bu suretle ölümüne sebebiyet vermek suçundan S.Y.’yi Türk Ceza  
Kanunu’nun 452/1 ve 243/2 maddeleri uyarınca dört yıl beay on gün hapis cezasına  
mahkûm etmive ayrıca üç ay süreyle görevden men cezası vermitir. Mahkeme daha sonra  
S.Y.’nin Faruk Tuna’yı dövenlerden biri olduğu kesin olmakla beraber, otopsi raporuna göre  
ölüm sebebi olarak belirtilen beyin kanamasına neden olan darbenin kim tarafından vurulduğu  
tespit edilemediğinden, Türk Ceza Kanunu’nun 463. maddesi uyarınca cezanın yarıya  
indirilmesine karar vermitir.  
4
21 Nisan 1992 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını tüm hükümleriyle  
birlikte onamıtır.  
26 Ekim 1992 tarihinde ağır ceza mahkemesine sunulan mektupta S.Y., Đstanbul emniyet  
müdürü olan M.A.’nın kendisinin suçlu olmadığını bildiğini söylediğini, emekliye  
ayrılabileceği ve mahkûm edilse bile hapse atılmayacağı konusunda kendisine söz verdiğini  
ifade etmitir. S.Y. ayrıca, altı ay önce verilen kesin karardan beri görevinin baında olduğunu  
ve maaını muntazaman almaya devam ettiğini belirtmitir. 1993 yılı mart ayında  
emekliliğine hak kazanacağını belirten S.Y., kararın düzeltilmesini talep etmitir.  
3 Mart 1993 tarihinde, ağır ceza mahkemesi kararın düzeltilmesi talebini reddetmitir.  
19 Kasım 1993 tarihinde, S.Y. bu kararı temyize götürmütür.  
Temyiz bavurusu 21 Aralık 1993 tarihinde alınan kararla reddedilmitir. Bu suretle 14  
Ekim 1991 tarihli karar kesinlemitir.  
Dosyadaki unsurlar polis memuru S.Y.’nin cezasını çekip çekmediği konusunda bir bilgi  
sunmamaktadır.  
2. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen polisler hakkında ikinci yargılama: davanın  
zamanaımı dolayısıyla dümesi  
Bu arada, Đstanbul ağır ceza mahkemesi savcısı 17 Kasım 1992 tarihli iddianamede dördü  
yukarıdaki davada tanık olarak yer alan N.G., M.S., H.G., Y.T ve S.T. isimli diğer bepolis  
memurunun mahkûm edilmesini istemitir.  
Bavuranlar, 15 Aralık 1992 tarihinde bu davanın da müdahil tarafı olmulardır.  
21 Aralık 1995 tarihinde, Đstanbul ağır ceza mahkemesi delil yetersizliğinden ve bilhassa  
F.Ç.’nin olaydan on beyıl sonra ahısları tehis edememesinden dolayı tüm sanık polis  
memurlarının beraatına karar vermitir.  
Bavuranlar, 13 ubat 1996 tarihinde kararı temyize götürmülerdir.  
11 Aralık 1996 tarihinde Yargıtay, yargılamada örneğin F.Ç.’nin ifadelerinin altındaki  
imzaların bilirkii tarafından incelenmemesi; F.Ç. tarafından ileri sürülen ikence iddiaları  
hakkındaki soruturma dosyasının takipsizlik kararıyla sonuçlanması ve bu dosyanın delil  
unsurları içerme ihtimali bulunduğu halde incelenmemesi gibi bazı eksiklikler olduğu  
gerekçesiyle 21 Aralık 1995 tarihli kararı bozmutur.  
1 Temmuz 2002 tarihinde, ağır ceza mahkemesi söz konusu polislerden Y.T.’yi dört yıl beꢀ  
ay on gün hapis cezasına mahkûm etmive ayrıca üç ay süreyle görevden men cezası  
vermitir. Diğer sanıklar beraat etmilerdir.  
16 Nisan 2003 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuve on beyıllık zamanaımı süresinin  
cinayet tarihinde, yani 8 Ağustos 1980’de baladığını belirterek davanın zamanaımı  
nedeniyle düürülmesine hükmetmitir.  
5
HUKUK  
I. AĐHS’NĐN 2. VE 3. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
Bavuranlar, oğul ve kardelerinin gözaltı sırasında sorgulamasını yapan yetkililer  
tarafından ikenceye maruz kaldığını ve bu uygulamaların 1980 yılında onun ölümüne sebep  
olduğunu iddia ekmektedir. Bavuranlar, 2003 yılında zamanaımıyla son bulan ceza  
yargılamasında ve ikence yapanlar ile katillerin cezasız bırakılmasında birçok eksiklikler  
bulunduğunu savunmaktadır. Bu cezasız bırakma balı baına AĐHS’nin 2. maddesinde  
teminat altına alınan hakların özüne ve 3. maddede belirtilen mutlak yasaklara aykırılık tekil  
etmektedir.  
A. Kabuledilebilirliğe ilikin  
1. AĐHM’nin zaman bakımından yetkisi  
AĐHM, AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine dayalı ikâyetlerle ilgili olarak Hükümetin  
AĐHM’nin zaman bakımından yetkisizliği yönünde bir iddiası bulunmadığını kaydetmektedir.  
Bununla birlikte AĐHM, Hırvatistan aleyhine Blečić davası ([GC], no 59532/00, prg. 63-67,  
CEDH 2006-III) kararında ortaya koyduğu muhakeme doğrultusunda bu konuyu resen  
incelemeye karar vermitir.  
AĐHM ayrıca, Türkiye aleyhine sunulan bavurular için AĐHM’nin zaman bakımından  
yetkisinin bu devletin bireysel bavuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihinde baladığını  
önemle hatırlatmaktadır (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi  
Vakfi davası (karar), no 50147/99, 14 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Akıllı davası,  
no 71868/01, prg. 18, 11 Nisan 2006).  
Bunun sonucu olarak, Savunmacı Devlet aleyhine sunulan bavurularla ilgili olarak AĐHM,  
yukarıda belirtilen kritik tarihten önce vuku bulan olaylardaki iddet uygulamalarına dayalı  
ikâyetler hakkında bilgi edinme yetkisi bulunmadığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine  
Teren Aksakal davası, no 51967/99, prg. 61-62, CEDH 2007-X (alıntılar)).  
Bu durumda geriye, mevcut dava koullarında böyle bir durumun söz konusu olup  
olmadığının bu alanda dikkate alınan yerleik kıstaslar ıığında incelenmesi kalmaktadır.  
AĐHM, ilk olarak 2 Ekim 2007 tarihli kısmi kararında da AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine  
dayalı ikâyetin esasa ilikin bölümünü zaman bakımından yetkisizlik gerekçesiyle  
incelemediğini not etmektedir. Dolayısıyla AĐHM, bu hükümlerin yalnızca usule ilikin  
bölümünü inceleyecektir (Teren Aksakal davasıyla karılatırınız, ilgili bölüm, prg. 65-77).  
AĐHM, olguların 2 ve 3. maddelerin esasa ilikin bölümüyle ilgili olduğu durumlarda usule  
ilikin yükümlülüklerin « birbirinden ayrılabilmesi » konusu ile, özellikle, zaman bakımından  
yetkisini belirlemek üzere uygulanan iki kıstas (idem, prg. 162-163) konusunda Büyük  
Daire’nin Slovenya aleyhine Šilih davasıyla ilgili olarak yakın zamanda aldığı kararda ortaya  
çıkan ilkeleri (no 71463/01, prg.153-163, 9 Nisan 2009) hatırlatmaktadır ki; orada da mevcut  
davada olduğu gibi olguların esasa ilikin bölümü AĐHM’nin yetkili olduğu dönemin dıında  
kaldığı halde, usule ilikin bölümü, yani daha ileri tarihteki yargılama süreci kısmen de olsa  
bu dönemin içerisinde yer almaktadır (idem, prg. 148).  
6
Mevcut davada, AĐHM ilk olarak yalnızca 28 Ocak 1987 tarihinden sonraki dönemlerde  
tespit edilen usule ilikin hatalı uygulama ve/veya ihmallerin AĐHM’nin zaman bakımından  
yetkisi kapsamına girebileceğini gözlemlemektedir.  
Đkinci olarak AĐHM, 2 ve 3. maddelerin zorunlu kıldığı usule ilikin yükümlülüklerin  
uygulanabilmesi için ikence altında vuku bulan ölüm ile Savunmacı Devletin AĐHS’ni  
tanıdığı tarih arasında gerçek bir bağlantı olması gerektiğini not etmektedir (idem, prg. 163 ve  
164).  
Her ne kadar bavuranların yakınlarının ölümü kritik tarih olan 28 Ocak 1987 tarihinden  
yedi yıl önce vuku bulmuolsa da, ceza davalarının her ikisi de söz konusu tarihten sonra  
açılmıve görülmütür. Gerçekten de, zanlılardan biri hakkında yürütülen ceza davası  
hakkındaki iddianamenin sunulduğu 6 Haziran 1988 tarihinde balarken, diğer bezanlı  
hakkındaki dava ise çok daha sonra 17 Kasım 1992 tarihinde balamıtır.  
AĐHM, bavuranların – Hükümetin de itiraz etmediği – usule ilikin ikâyetinin, esas  
itibariyle yukarıda belirtildiği üzere AĐHS yürürlüğe girdikten sonraki dönemde yürütülen ve  
özellikle ölüm koullarının ve aynı zamanda olası sorumlulukların belirlenmesiyle ilgili adli  
ilemler üzerine yoğunlağını gözlemlemektedir.  
Yukarıdaki değerlendirmeler ıığında AĐHM, kendisinin 2. ve 3. maddelerin usul  
yönünden ihlal edildiği iddialarını incelemek üzere zaman bakımından yetkili olduğu  
kanaatine varmaktadır. AĐHM, Türkiye’nin bireysel bavuru hakkını tanımasından sonra vuku  
bulan olaylarda bu hükümlerin ihlal edilip edilmediğini incelemeye çalıacaktır.  
2. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı ön itirazı  
AĐHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki ön itirazını bavurunun  
bütününü göz önüne alarak incelemitir. AĐHM, bu ön itirazı benzer davalarda defalarca  
reddettiğini hatırlatmaktadır (AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine dayalı ikâyetler için bakınız,  
diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Yaa davası, 2 Eylül 1998, prg. 71’den 75’e kadar,  
Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VI, ve Türkiye aleyhine Hüseyin imek davası,  
no 68881/01, prg. 60’dan 62’ye kadar, 20 Mayıs 2008, ve yine içerisinde yer alan referanslar;  
6. maddenin 1. paragrafına dayalı ikâyet için, bakınız Türkiye aleyhine Karakullukçu davası,  
no 49275/99, prg. 28, 22 Kasım 2005).  
Bunun sonucunda AĐHM, Hükümetin ön itirazını reddetmektedir. AĐHM, bavurunun  
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve  
baka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, ikâyetin  
kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
B. Esasa ilikin  
1. Tarafların argümanları  
Hükümet, Faruk Tuna’nın ölümü hakkında bilgi sahibi olur olmaz yetkililerin derhal bir  
soruturma balattıklarını savunmaktadır. Hükümet ayrıca, konuyla ilgili adli yargılamanın ilk  
bölümünde yetkililerin sorumlu polislerden birini saptayarak mahkûm ettiklerini ve ikinci  
yargılamada ise ulusal mahkemelerin yegâne görgü tanığı F.Ç.’nin tehis edememesi  
7
dolayısıyla diğer zanlıların olaydaki sorumluluklarının belirlenemediğine kanaat getirdiklerini  
kaydetmektedir.  
Hükümet, olayla ilgili tüm iddia ve soruların incelendiği ve soruturmaların Yargıtay  
kararına uygun olarak geniletildiği kanaatindedir. Hükümete göre, bavuranlar bu yargılama  
sürecinde aktif bir rol oynayamamılardır.  
Hükümet, ön soruturma gibi polis memurları hakkında yürütülen diğer iki ceza  
yargılamasının da AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerinin usule ilikin bölümünde belirtilen etkinlik  
kıstasına cevap verdiği sonucunu çıkarmaktadır.  
Bavuranların kanaatine göre, ulusal makamlar, sorumluların cezasız kalmaları için çaba  
göstererek yargılamayı bilinçli bir ekilde karmaık ve etkisiz hale getirmilerdir. Bavuranlar  
özellikle yetkililerin no 867 kod adlı ekibin mensubu olan polislerin tespitinde pasif  
davrandıklarını, otopsi raporunda açıkça belirtildiği halde ısrarla kötü niyetli bir tutum  
sergileyerek ölümün mide sorunu yüzünden vuku bulduğunu belirttiklerini ileri sürmekte,  
ayrıca emniyet müdürünün S.Y.’ye ceza almayacağı yönünde söz verdiğini ve S.Y’nin  
dosyada yer alan bir mektubunda bunu doğruladığını, son olarak da ceza yargılamasının  
zamanaımı gerekçesiyle düürülğünü hatırlatmaktadır.  
2. AĐHM’nin değerlendirmesi  
AĐHM, hereyden önce, AĐHS’nin – 3. maddesinde olduğu gibi – 2. maddesi kapsamında  
Devletlerin üstlendiği usule ilikin yükümlülükler konusundaki yerleik içtihadında belirtilen  
genel ilkeleri anımsatmaktadır (Teren Aksakal, ilgili bölüm, prg. 84-87 ; Türkiye aleyhine  
Okkalı davası, no 52067/99, prg. 65, 66 ve 76, CEDH 2006-XII (alıntılar) ; Yunanistan  
aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99, prg. 73 ve 74, CEDH 2004-XI ; Türkiye  
aleyhine Çamdereli davası, no 28433/02, prg. 36 ve 37, 17 Temmuz 2008 ; Türkiye aleyhine  
Türkmen davası, no 43124/98, prg. 51-53, 19 Aralık 2006 ; yine bakınız, mutatis mutandis,  
Türkiye aleyhine Abdülsamet Yaman davası, no 32446/96, prg. 55, 2 Kasım 2004 ; Türkiye  
aleyhine Yeil ve Sevim davası, no 34738/04, prg. 37, 38 ve 41, 5 Haziran 2007 ; Türkiye  
aleyhine Batı ve diğerleri davası, no 33097/96 ve 57834/00, prg. 133-137, CEDH 2004-IV, ve  
Türkiye aleyhine imek ve diğerleri davası, no 35072/97 ve 37194/97, prg. 114’den 117’ye  
kadar, 26 Temmuz 2005).  
AĐHM, özellikle mevcut davada olduğu gibi ceza davası açılmasına neden olan  
durumlarda, devletin üstlendiği usule ilikin yükümlülüklerin ön soruturma aamasıyla sınırlı  
kalmağını hatırlatmaktadır. Bu durumda, karar aaması da dahil olmak üzere yargılamanın  
tamamında, 2. maddede belirtilen zorunluluklar karılanmalıdır. Böylelikle, ulusal  
mahkemeler kiilerin hayatlarına mal olabilecek ve/veya onları maddi ya da manevi zarara  
uğratabilecek davranıları hiçbir zaman cezasız bırakmamalıdır. Halkın güvenini kazanmak,  
onun hukuk devletine katılımını sağlamak ve ona yasadıı eylem veya hile suçlarının hoꢀ  
görülmediğini göstermek için bu kaçınılmazdır. Bir devlet görevlisi 2. ve 3. maddelere aykırı  
bir davranıta bulunmakla suçlanıyorsa, yargılama veya mahkûmiyet zamanaımına  
uğratılarak hükümsüz bırakılmamalı ve bu gibi davalarda af veya bağılama gibi önlemlerin  
uygulanmasına izin verilmemelidir (Teren Aksakal, söz konusu bölüm, prg. 88 ; aynı ekilde  
bakınız, mutatis mutandis, Türkmen, söz konusu bölüm, prg. 51 ve 53 in fine ; Yeil ve Sevim,  
söz konusu bölüm, prg. 38 ; Okka, söz konusu bölüm, prg. 76, ve Türkiye aleyhine Evrim  
Öktem davası, no 9207/03, prg. 55, 4 Kasım 2008).  
8
Mevcut davada, AĐHM ilk olarak polislerden birinin mahkûmiyet aldığı birinci davanın  
olayın aydınlatılması ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılması için yeterli olmadığı  
kanaatine varan ulusal mahkemelerin ikinci davayı açtıklarını gözlemlemektedir. AĐHM,  
dosyada mahkemelerin bu tespitinin yanlıolduğunu gösterecek hiçbir unsur görememektedir.  
Mevcut davada aynı olayların iki defa farklı sanık isimleriyle aynı mahkeme tarafından  
incelenmesi söz konusu olduğundan, AĐHM’nin incelemesi daha çok birinci yargılamadaki  
unsurlar ıığında ikinci yargılama üzerine yoğunlaacaktır.  
AĐHM, Đstanbul ağır ceza mahkemesinin no 867 kod adlı ekip mensuplarının isimlerini en  
geç 27 Mart 1990 tarihinde öğrendiğini ve bu kiileri ancak iki buçuk yıl sonra 17 Kasım  
1992 tarihinde sanık olarak adaletin önüne çıkarmayı yeğlediğini not etmektedir.  
Öte yandan AĐHM, izah edilemeyen baka hukuki savsaklamalar bulunduğunu: ikinci ceza  
yargılamasının baladığı bu son tarih ile 21 Aralık 1995 tarihi arasında F.Ç. tarafından yapılan  
baarısız kimlik tespiti çabası haricinde davayla ilgili hiçbir hukuki ilemin yapılmadığını  
kaydetmektedir. Yargıtay bir yıl sonra verdiği kararda Đstanbul ağır ceza mahkemesinin 1988  
yılından beri elinde bulunan bu dosya üzerindeki incelemelerinde bazı boluk ve belirsizlikler  
bulunduğunu kaydetmitir. Son olarak, dosyaya bakıldığında Yargıtay kararı ile ağır ceza  
mahkemesinin verdiği ikinci karar arasında geçen altı yıla yakın bir zaman süresince önemli  
herhangi bir hukuki ilemin yapılmadığı anlaılmaktadır.  
Yukarıda dile getirilen ve çok ciddi sonuçlar doğuran bir davada davacı tarafın önemli bir  
eylemine karı direnç gösterme eklinde ortaya çıkan pasif tutum, davanın zamanaımı  
dolayısıyla dümesi ve üstelik sorumluların bir ekilde cezasız kalmasıyla sonuçlanmıtır.  
AĐHM, daha önce de aynı hukuki sorunların ortaya çıktığı durumlarla karılağını  
(bakınız, diğerleri arasından, Batı ve diğerleri, söz konusu bölüm, prg. 147 ;  
Abdülsamet Yaman, söz konusu bölüm, prg. 59; Çamdereli, söz konusu bölüm, prg. 38, ve  
Teren Aksakal, söz konusu bölüm, prg. 99-100) ve mevcut davada daha öncekilerden farklı  
bir çözüm bulunmasını gerektirecek herhangi bir neden görmediğini anımsatmaktadır.  
Bunun sonucu olarak AĐHM, mevcut davada yürütüldüğü ekliyle ceza yargılamalarının  
bütününe bakıldığında, bu yargılamaların gereği kadar özenli bir ekilde yürütülmediği ve  
bavuranların iddia ettikleri gibi yasadıı eylemlere karı caydırıcı etki yaratacak bir nitelik  
taımadığı kanaatine varmaktadır. Mevcut dava koullarında, AĐHM söz konusu ihtilaflı iki  
ceza yargılaması sonucunda AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerinde dile getirilen değerlerin ihlalini  
önleyici uygun bir iyiletirme sunulmadığına hükmetmektedir. Dolayısıyla, bu iki madde  
usule ilikin bölümü bakımından ihlal edilmitir.  
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI  
HAKKINDA  
Bavuranlar, yukarıda incelenen ikâyetleriyle bağlantılı olarak ayrıca polis memurları  
hakkında yürütülen yargılama süresinin uzunluğundan ikâyetçi olmakta ve AĐHS’nin 6.  
maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.  
AĐHM, mevcut dava dosyasında 2 ve 3. maddeler kapsamında ortaya çıkan hukuki konular  
üzerine daha önce de hüküm vermiolduğunu hatırlatmaktadır. AĐHM, davayla ilgili bütün  
gerekçeler ile tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AĐHS’nin 6. maddesinin 1.  
paragrafına dayandırılan diğer ikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine  
9
varmaktadır (bakınız, diğer birçok karar arasında, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası,  
no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007, ve Evrim Öktem, ilgili bölüm, prg. 65 ).  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar, maddi tazminat olarak 30 000 Euro ve manevi tazminat olarak ise 40 000  
Euro talep etmektedir. Manevi tazminatla ilgili olarak bavuranlar, Faruk Tuna’nın hayatta  
olması halinde sağlayabileceği mali yardıma atıfta bulunmaktadır.  
Hükümet, bu taleplerin dayanaktan yoksun ve aırı olduğu kanaatindedir.  
AĐHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında nedensel bağlantı  
görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karın, AĐHM bavuranlara beraberce  
40 000 Euro manevi tazminat ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatindedir.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Bavuranlar ayrıca, iç hukukta ve AĐHM önünde yapmıoldukları yargılama giderleri için  
15 000 Euro talep etmektedir. Bavuranlar, davayla ilgili dosyaların yirmi dört yıl boyunca  
takip edilmesine atıfta bulunmaktadır. Bavuranlar, alternatif olarak, AĐHM’den Đstanbul  
barosunun tarifesine tekabül eden 4 000 Euro tutarının ödenmesini talep etmektedir.  
Hükümet, bu taleplerin herhangi bir belgeyle desteklenmediği kanaatindedir.  
AĐHM’nin yerleik içtihadına göre bir bavuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı  
makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM mevcut davada sunulan belgeler ve  
sözü edilen kıstaslar ıığında, yargılama masraf ve giderleri için yapılan talebi reddetmektedir.  
C. Gecikme faizi  
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı orana üç puanlık bir artıın ekleneceğini kaydetmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. Bavurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. AĐHS’nin 2. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;  
3. AĐHS’nin 3. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;  
4. AĐHS’nin 6/1 maddesi hakkındaki ikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;  
a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay içinde,  
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru  
10  
üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından bavurana 40.000 (kırk bin)  
Euro manevi tazminat ödenmesine;  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda basit faiz uygulanmasına;  
6. Adil tatmine ilikin diğer tüm taleplerin reddine;  
KARAR VERMĐꢁTĐR.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 19 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmitir.  
11