CONSEIL DE  
L'EUROPE  
AVRUPA  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
HÜRRİYET YILMAZ/TÜRKİYE  
(Başvuru no. 17721/02)  
KARAR  
STRAZBURG  
5 Haziran 2007  
Sözkonusu karar AİHS’nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak,şekle ilişkin  
değişiklik yapılabilir.  
1
______________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,  
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile  
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak  
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USULİ İŞLEMLER  
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Hürriyet Yılmaz’ın (“başvuran”), 8 Ocak 2002  
tarihinde, insan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”)  
34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı  
başvurudur (başvuru no. 17721/02).  
OLAYLAR  
I. DAVA OLAYLARI  
Başvuran, 1960 doğumludur ve halen Isparta Cezaevi5nde gözaltında tutulmaktadır.  
Başvuranın silahlı soyguna dahil olduğundan şüphe edilmiştir. 1 Ağustos 1996’da  
İstanbul Emniyet Müdürlüğü organize suçlar birimi polis memurları bir operasyon düzenlemiş  
ve başvuran yakalanmıştır. Yakalanması sırasında dövüldüğü, boynuna ve sırtına vurulduğu  
iddia edilmektedir. Müteakiben tıbbi bir muayeneye tabi tutulmaksızın Gayrettepe’de bulunan  
Emniyet Müdürlüğü Binası’na götürülmüştür.  
Emniyet müdürlüğü binasında gözlerinin bağlandığı ve sorguya çekildiği iddia  
edilmiştir. Ancak Hükümet başvuranın ifadesinin avukatı eşliğinde alındığını öne sürmüştür.  
3 Ağustos 1996 tarihinde Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırılmış ve bir doktor tarafından  
muayene edilmiştir. Hazırlanan raporda doktor başvuranın vücudunda yara izine  
rastlamadığını belirtmiştir.  
1996 senesi Eylül ayında boyun ve yüz felcinden şikayetçi olarak cezaevi doktorunu  
görmek istemiş ve doktor kendisini Kartal Hastanesi’ne transfer etmiştir.  
16 Eylül 1996 tarihinde başvuran yakalandığı sırada şiddetli şekilde dövüldüğünü ileri  
sürmüştür.  
Belirli tıbbi testler sonrasında 15 Ekim 1996 tarihinde Kartal Hastanesi yayınladığı  
tıbbi raporda travma sonrası vertebra bozukluğu yaşadığını belirtmiştir.  
Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine İstanbul Adli Tıp Kurumu başvuranın  
yaralanmasına ilişkin nihai bir rapor hazırlamıştır. 23 Mart 1998 tarihli bu raporda Adli Tıp  
Kurumu başvuranın aldığı yaraların hayati bir tehlike oluşturmaması yanında yirmi beş gün  
boyunca çalışmasının uygun olmadığı sonucuna varmıştır. Hazırlanan rapor, Kartal  
Hastanesi’nin 15 Ekim 1996 tarihli raporuna dayanmaktadır.  
14 Eylül 2000 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, delil eksikliği nedeniyle  
başvuranı dövmekle suçlanan polis memurlarının beraatına karar vermiştir.  
3 Temmuz 2002 tarihinde Yargıtay başvuranın itiraz talebini reddetmiştir.  
2
HUKUK  
I. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
Başvuran AİHS’nin 3. maddesi uyarınca yakalandığı ve müteakiben Emniyet  
Müdürlüğü Binası’nda gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz bırakıldığı  
hususunda şikayette bulunmuştur. Ayrıca, yerel makamların kötü muameleden sorumlu polis  
memurlarının cezalandırılmasını sağlayacak etkin bir soruşturma yürütmediklerini ileri  
sürmüştür. AİHS’nin 3. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”  
Hükümet sözkonusu iddialara itiraz etmiştir.  
A. Başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye  
maruz bırakıldığı iddiası  
Başvuran Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü Binası’nda gözaltında tutulduğu sırada  
çeşitli kötü muamele şekillerine maruz bırakıldığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, çıplak  
bırakıldığını, kendisine vurulduğunu, copla dövüldüğünü ve testislerinin sıkıştırıldığını  
belirtmiştir.  
Hükümet başvurunun bu kısmı hususunda görüş belirtmemiştir.  
AİHM öncelikle başvuranın, yerel makamlar önünde, iddiasının sözkonusu kısmını  
öngörülen şekilde ve esasta sunmadığını belirtmektedir. İkinci olarak kötü muamele  
iddialarının  
uygun  
delillerle  
desteklenmesi  
gerektiğini  
hatırlatmaktadır.  
Delilleri  
değerlendirmek için AİHM genel olarak “makui şüphenin ötesinde” kanıt standartını  
uygulamaktadır (bkz., Talat Tepe/Türkiye, no. 31247/96, § 48, 21 Aralık 2004). Ancak bu tür  
bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve uygun çıkarımların veya çürütülmemiş benzer maddi  
karinelerin birarada mevcut olmasından kaynaklanabilmektedir (bkz., Labita/İtalya, no.  
26772/95, § 121, AİHM 2000-IV).  
Sözkonusu davada başvuran, Emniyet Müdürlüğü Binası’nda sorgulandığı sırada  
çıplak bırakıldığı, kendisine vurulduğu, copla dövüldüğü ve testislerinin sıkıştırıldığı  
hususunda şikayette bulunmuştur. Bununla birlikte, birçok unsur başvuranın iddialarından  
şüphe duyulmasına yol açmaktadır. AİHM polis tarafından gözaltında tutulduğu son gün  
başvuranın  
Haydarpaşa  
Hastanesinde  
bir  
doktor  
tarafından  
muayene  
edildiğini  
gözlemlemektedir. Sözkonusu rapora göre, vücudunda kötü muamele izi bulunmamaktadır.  
AİHM rapordaki ayrıntı eksikliğinin farkındadır. Ancak, başvuran iddialarına ağırlık  
kazandıracak bir delil sunmamıştır. Bununla birlikte, Hükümet’in sunduğu görüşlerden  
başvuranın polise verdiği ifadenin avukatı Gürkan Atabay eşliğinde alındığı anlaşılmaktadır.  
Bu nedenle AİHM dava dosyasında başvuranın iddia ettiği gibi polis tarafından gözaltında  
tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını gösteren bir bilgi bulunmadığı kanısındadır.  
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM başvuranın savunulabilir bir iddia ortaya  
koymadığı ve başvurunun sözkonusu kısmının AİHS’nin 35 §§ 3. ve 4. maddeleri bağlamında  
temelden yoksun olması nedeniyle kabuledilmez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna  
varmaktadır.  
3
B. Başvuranın yakalandığı sırada kötü muameleye uğradığına ilişkin iddiası  
1.Kabuledilebilirlik  
Hükümet AİHM’den, AİHS’nin 35  
§ 1. maddesi uyarınca iç hukuk yollarının  
tüketilmesi gereğine uyulmaması nedeniyle kabuledilmez olduğu için başvurunun  
reddedilmesini talep etmiştir. Başvuranın, hukuk mahkemelerinde veya idari mahkemelerde  
dava açarak uğradığını iddia ettiği zararın tazminini talep etmesi mümkün olduğu halde  
etmediğini ileri sürmüştür.  
AİHM daha önce benzeri davalarda Hükümet’in ilk itirazlarını incelemiş ve reddetmiş  
olduğunu yinelemektedir (bkz,, Karayiğit/Tiirkiye, no. 63181/00, 5 Ekim 2004). Sözkonusu  
davada, yukarıda anılan davada vardığı sonuçlardan farklı sonuçlara varmasına neden olacak  
özel bir durum görmemektedir. Sonuç olarak, Hükümet’in ilk itirazını reddetmektedir.  
AİHM başvuranın şikayetinin AİHS bağlamında karara bağlanması için esasların  
incelenmesinin gerektiği olaylara ve hukuka ilişkin ciddi konulan ortaya çıkardığı  
kanısındadır. Bu nedenle başvurunun, AİHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca temelden yoksun  
olmadığı sonucuna varmaktadır. Kabuledilmez olduğu kanısına varmak için başka bir gerekçe  
görülmemektedir. Bu nedenle kabuledilebiliır olduğuna karar verilmelidir.  
2. Esaslar  
a) Kötü muamele iddiaları  
AİHM kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini  
yinelemektedir. Sözkonusu delilleri değerlendirmek için “makul şüphenin ötesinde” kanıt  
standartını kabul etmektedir ancak bu tür bir kanıtın, yeterli derecede güçlü, net ve uygun  
çıkarımların veya çürütülmemiş benzer maddi karinelerin bir arada mevcut olmasından  
kaynaklanabileceğini belirtmektedir. AİHM birçok kez bir kişinin gözaltında veya polis  
kontrolünde tutulduğu sırada yaralanması durumunda bu tür bir yaralanmanın kişinin kötü  
muameleye maruz bırakıldığı şeklinde anlaşılacağına karar vermiştir. Devlet, sözkonusu  
yaralanmalara neyin neden olduğuna ilişkin bir açıklamada bulunmakla yükümlüdür. Aksi  
halde AİHS’nin 3. maddesi bağlamında ciddi bir konu ortaya çıkacaktır.  
AİHM öncelikle 15 Ekim 1996 ve 23 Mart 1998 tarihli tıbbi raporların başvuranın  
travma sonrası vertebra bozukluğu yaşadığını ve C6 vertebrasında eski bir çatlak  
bulunduğunu gösterdiğini belirtmektedir. Ayrıca sözkonusu yaralanmaların, 15 Ekim 1996  
tarihinden en az üç hafta önce oluştuğu tespit edilmiştir. AİHM bunun başvuranın  
yakalanması ile aynı tarihe denk geldiğini belirtmektedir.  
Bununla birlikte başvuranın Cumhuriyet Savcısı’na sunduğu dilekçesindeki görüşleri  
ve Isparta Sulh Ceza Mahkemesi ile Isparta Ağır Ceza Mahkemesi Önündeki müteakip  
ifadeleri uyumludur. Görgü tanıklarının ifadeleri, başvuranın ifadelerini desteklemektedir.  
Mahekeme’nin görüşüne göre tıbbi raporlardaki bulgular başvuranın yakalandığı sırada  
sırtından ve boynundan darbeler aldığına ilişkin iddialarına uygundur.  
AİHM ayrıca Hükümet’in başvurana ilişkin tıbbi raporlardaki yaralanmaların nasıl  
oluştuğuna ilişkin inandırıcı bir açıklama sunmadığını gözlemlemektedir.  
4
Dava koşulları ve Hükümet’in, başvuranın aldığı yaraların nasıl oluştuğuna ilişkin  
açıklamada bulunmaması gözönüne alındığında AİHM, sözkonusu yaralanmaların  
sorumluluğu Devlet’e ait olan bir muamele sonucu olduğu kanısındadır.  
Dolayısıyla bu hususta AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.  
b) Etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin iddialar  
Başvuran ayrıca AİHS’nin 3. maddesi uyarınca yetkili makamların kötü muameleye  
uğradığına ilişkin şikayetleri hususunda etkin bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür.  
Hükümet sözkonusu iddialara itiraz etmiştir. Yetkili makamların başvuranın iddiaları  
hususunda ciddi bir soruşturma yürüttüklerini belirtmiştir.  
Kişinin 3. maddenin ihlali yönünde polis tarafından ciddi şekilde kötü muameleye  
maruz bırakıldığına ilişkin iddiada bulunması durumunda Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi  
uyarınca “kendi yetki alan[ı] içinde bulunan herkese ... Sözleşme’nin birinci bölümünde  
açıklanan hak ve Özgürlükleri tanı [masına] "ilişkin genel yükümlülüğü ile bağlantılı olan  
sözkonusu madde, etkin bir resmi soruşturma yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bu soruşturma  
sorumlu olan tarafların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlamalıdır. AİHM içtihatınca  
tanımlanan etkinliğe ilişkin minimum standartlar soruşturmanın bağımsız ve tarafsız  
olmasına, kamu araştırmasına tabi tutulmasına ve yetkili makamların örnek teşkil edecek bir  
gayret ve ivedilik ile hareket etmelerine ilişkin gerekleri kapsamalıdır (bkz., Çelik ve  
İmret/Türkiye, no. 44093/98, § 55,26 Ekim 2004).  
Sözkonusu davada AİHM öncelikle başvuranın yetkili makamlar önünde yakalandığı  
sırada boynuna ciddi darbeler aldığı hususunda şikayette bulunduğunu belirtmektedir.  
Başvuran içerisinde iddialarını destekleyen görgü tanıklarının isimlerinin geçtiği tıbbi bir  
rapor sunmuştur. AİHM, tıbbi delillerin ve başvuranın şikayetinin yaralanmasına polisin yol  
açmış olabileceği hususunda bir şüpheye neden olduğu kanısındadır. Bu nedenle yetkili  
makamlar, AİHS’nin 3. maddesinin yukarıda anılan gereklerini gerçekleştiren etkin bir  
soruşturma gerçekleştirme yükümlülüğü altındadır.  
AİHM, başvuranın 16 Eylül 1996 tarihli şikayetini müteakiben İstanbul Cumhuriyet  
Savcısı’nın yine başvuranın iddialarına ilişkin bir soruşturma başlattığını belirtmektedir.  
Ancak sözkonusu soruşturmanın ivedilikle yürütüldüğü veya bir diğer değişle “etkin” olduğu  
kanısında değildir.  
AİHM, iddiaların ciddiyetine rağmen adli makamların soruşturmayı ivedilikle  
yürütmedikleri gerçeğini dikkat çekici bulmaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet Savcısının  
görgü tanıklarından başvuranın 1997 senesi Ocak ayında ilk olarak yakalanmasına ilişkin  
ifade almış olduğu gözlemlenmektedir. Görgü tanıkları ifadelerinde başvuranı 1 Ağustos  
1996’da döven polis memurlarını gördüklerini ve yüz yüze gelme fırsatları olsa kendisini  
teşhis edebileceklerini belirtmişlerdir. AİHM ayrıca İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun nihai  
raporunu iddia edilen olaydan 18 ay sonra 23 Mart 1998’e kadar hazırlamamasını da dikkat  
çekici bulmaktadır. Bu noktada Adli Tıp Kurumu’nun sözkonusu raporu yalnızca Kartal  
Hastanesi’nin 15 Ekim 1996 tarihli raporuna dayanarak hazırladığını belirtmek önemlidir.  
Cumhuriyet Savcısı, olaydan iki yıl soma 3 Haziran 1998 tarihinde dört polis memuru  
aleyhinde cezai takibat başlatmıştır. Tanıklar  
9
Şubat 1999’da İstanbul Sulh Ceza  
Mahkemesince yeniden dinlenmiştir ancak, ne başvurana ne de tanıklara suçlanan polis  
5
memurları ile karşılaşma şansı verilmemiştir. Sulh Ceza Mahkemesi 29 Aralık 1999Ma  
takipsizlik kararı verdiğinde cezai takibat üç yıldan fazla süredir devam etmektedir. 2000  
senesi Ocak ayında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam etmekte olan cezai  
takibatta aynı görgü tanıkları ve suçlanan polis memurları bir kez daha Ağır Ceza Mahkemesi  
önünde dinlenmiştir. Ancak bu sefer tanıklar, olayın gerçekleştiği tarihte başvuranı döven  
polis memurlarını görmüş olmalarına rağmen uzun bir süre geçmiş olması sebebiyle  
karşılaşsalar dahi polis memurlarını tanıyamayacaklarını belirtmişlerdir. Tüm bunları  
gözönünde  
bulunduran  
AİHM  
yetkili  
makamların  
soruşturmayı  
gereken  
süratle  
yürütmedikleri sonucuna varmıştır. Sözkonusu gecikme nedeniyle başvuran ve görgü tanıkları  
polis memurları ile yüz yüze görüşme ve onları teşhis etme fırsatından mahrum bırakılmıştır.  
AİHM ayrıca cezai takibatın hiçbir aşamasında 1 Ağustos 1996 tarihli tıbbi raporu  
hazırlayan doktorun veya polis tarafından gözaltında tutulduğu süre içerisinde başvurana  
yasal yardım sağlayan avukat Gürkan Atabay’ın ifadesinin alınmadığım belirtmektedir.  
Ayrıca soruşturma dosyasından cezai takibattan sorumlu makamların veya yerel  
mahkemelerin başvuranın vertebral bozukluğunun ve C6 vertebrasında oluşan çatlağın nasıl  
oluştuğuna ilişkin açıklama gelmediği anlaşılmaktadır.  
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranın yakalandığı sırada kötü  
muameleye uğradığına ilişkin iddiasının AİHS’nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi yerel  
makamlarca etkin bir soruşturmaya tabi tutulmadığı sonucuna varmaktadır.  
Bu nedenle sözkonusu hususta 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:  
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci  
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete  
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”  
Başvuran adil tazmine ilişkin bir talep sunmamıştır. Dolayısıyla AİHM kendisine bu  
hususta tazminat verme gereği olmadığı kanısındadır.  
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvuranın yakalanması sırasında kötü muamele gördüğü ve yetkili makamların bu  
iddiaya  
ilişkin  
etkin  
bir  
soruşturma  
yürütmedikleri  
hususundaki  
şikayetin  
kabuledilebilir ve başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;  
2. Başvuranın yakalandığı sırada gördüğü muamele hususunda AİHS’nin 3. maddesinin  
ihlal edilmiş olduğuna;  
3. Yetkili makamların, başvuranın polis tarafından kötü muameleye maruz bırakıldığına  
ilişkin iddiaları hususunda etkin bir soruşturma yürütmediklerine ve bu nedenle  
AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir.  
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve  
3. fıkraları uyarınca 5 Haziran 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
6