Dava koşulları ve Hükümet’in, başvuranın aldığı yaraların nasıl oluştuğuna ilişkin
açıklamada bulunmaması gözönüne alındığında AİHM, sözkonusu yaralanmaların
sorumluluğu Devlet’e ait olan bir muamele sonucu olduğu kanısındadır.
Dolayısıyla bu hususta AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
b) Etkin soruşturma yapılmadığına ilişkin iddialar
Başvuran ayrıca AİHS’nin 3. maddesi uyarınca yetkili makamların kötü muameleye
uğradığına ilişkin şikayetleri hususunda etkin bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür.
Hükümet sözkonusu iddialara itiraz etmiştir. Yetkili makamların başvuranın iddiaları
hususunda ciddi bir soruşturma yürüttüklerini belirtmiştir.
Kişinin 3. maddenin ihlali yönünde polis tarafından ciddi şekilde kötü muameleye
maruz bırakıldığına ilişkin iddiada bulunması durumunda Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi
uyarınca “kendi yetki alan[ı] içinde bulunan herkese ... Sözleşme’nin birinci bölümünde
açıklanan hak ve Özgürlükleri tanı [masına] "ilişkin genel yükümlülüğü ile bağlantılı olan
sözkonusu madde, etkin bir resmi soruşturma yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bu soruşturma
sorumlu olan tarafların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlamalıdır. AİHM içtihatınca
tanımlanan etkinliğe ilişkin minimum standartlar soruşturmanın bağımsız ve tarafsız
olmasına, kamu araştırmasına tabi tutulmasına ve yetkili makamların örnek teşkil edecek bir
gayret ve ivedilik ile hareket etmelerine ilişkin gerekleri kapsamalıdır (bkz., Çelik ve
İmret/Türkiye, no. 44093/98, § 55,26 Ekim 2004).
Sözkonusu davada AİHM öncelikle başvuranın yetkili makamlar önünde yakalandığı
sırada boynuna ciddi darbeler aldığı hususunda şikayette bulunduğunu belirtmektedir.
Başvuran içerisinde iddialarını destekleyen görgü tanıklarının isimlerinin geçtiği tıbbi bir
rapor sunmuştur. AİHM, tıbbi delillerin ve başvuranın şikayetinin yaralanmasına polisin yol
açmış olabileceği hususunda bir şüpheye neden olduğu kanısındadır. Bu nedenle yetkili
makamlar, AİHS’nin 3. maddesinin yukarıda anılan gereklerini gerçekleştiren etkin bir
soruşturma gerçekleştirme yükümlülüğü altındadır.
AİHM, başvuranın 16 Eylül 1996 tarihli şikayetini müteakiben İstanbul Cumhuriyet
Savcısı’nın yine başvuranın iddialarına ilişkin bir soruşturma başlattığını belirtmektedir.
Ancak sözkonusu soruşturmanın ivedilikle yürütüldüğü veya bir diğer değişle “etkin” olduğu
kanısında değildir.
AİHM, iddiaların ciddiyetine rağmen adli makamların soruşturmayı ivedilikle
yürütmedikleri gerçeğini dikkat çekici bulmaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet Savcısının
görgü tanıklarından başvuranın 1997 senesi Ocak ayında ilk olarak yakalanmasına ilişkin
ifade almış olduğu gözlemlenmektedir. Görgü tanıkları ifadelerinde başvuranı 1 Ağustos
1996’da döven polis memurlarını gördüklerini ve yüz yüze gelme fırsatları olsa kendisini
teşhis edebileceklerini belirtmişlerdir. AİHM ayrıca İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun nihai
raporunu iddia edilen olaydan 18 ay sonra 23 Mart 1998’e kadar hazırlamamasını da dikkat
çekici bulmaktadır. Bu noktada Adli Tıp Kurumu’nun sözkonusu raporu yalnızca Kartal
Hastanesi’nin 15 Ekim 1996 tarihli raporuna dayanarak hazırladığını belirtmek önemlidir.
Cumhuriyet Savcısı, olaydan iki yıl soma 3 Haziran 1998 tarihinde dört polis memuru
aleyhinde cezai takibat başlatmıştır. Tanıklar
9
Şubat 1999’da İstanbul Sulh Ceza
Mahkemesince yeniden dinlenmiştir ancak, ne başvurana ne de tanıklara suçlanan polis
5