C O N S E I L D E  
L ' E U R O P E  
AVRUPA  
KONSEYĐ  
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ  
ÖRS VE DĐĞERLERĐ- TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no: 46213/99)  
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ  
STRAZBURG  
20 Haziran 2006  
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2 maddesinde belirtilen koullar çerçevesinde kesinleecektir. ekli  
bazı düzeltmelere tabi olabilir.  
_____________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (46213/99) bavuru no’lu davanın nedeni, bu  
ülke vatandaları Saime Örs (S.Ö.), Sevim Akta(S.A.), Behzat Örs (B.Ö.), Hakan Eyi (H.E.),  
Nevzat Çiftçi (N.Ç.), Kadri Teymur (K.T.) ve Hüseyin Aslan’ın (H.A.) (bavuranlar), 21  
Kasım 1996 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları Sözlemesi’nin (AĐHS) eski 25. maddesi  
uyarınca Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) yapmıoldukları bavurudur.  
Bavuranlar, Đzmir Barosu avukatlarından Sedef Özdoğan tarafından temsil  
edilmektedirler.  
OLAYLAR  
I. DAVA KOULLARI  
1. Yakalama ve gözaltına alma  
13 Mayıs 1996 tarihinde, yasadıı “Ekim” örgütü hakkında yürütülen bir soruturma  
kapsamında, ertesi gün yakalanan S.Ö. hariç, bavuranların tamamı Ankara Emniyet  
Müdürğü Terörle Mücadele ubesi polisleri tarafından yakalanmıtır. Bavuranlar aynı gün  
Terörle Mücadele ubesi’nde gözaltına alınmıtır.  
15 Mayıs 1996 tarihinde, H.A.’nın kardei E.A., Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi  
(GDM) Cumhuriyet Basavcısı’ndan kardeini görme izni istemitir. E.A.’nın bu talebi  
soruturmanın gizli olduğu gerekçesiyle reddedilmitir.  
17 Mayıs 1996 tarihinde, avukatın müvekkili H.E. ile görüme talebi DGM  
Cumhuriyet Basavcısı tarafından sözkonusu soruturmanın gizli olduğu ve Ceza  
Muhakemeleri Usulü Kanun’un (CMUK) 136. maddesinin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin  
görev alanlarına giren suçlarda uygulanamayacağı gerekçesiyle reddedilmitir.  
Gözaltı sırasında, bavuranlar polis tarafından sorgulanmılardır. Emniyet Müdürlüğü  
polisleri tarafından düzenlenen 22 Mayıs 1996 tarihli tutanaklara göre, S. A., N.Ç. ve S. Ö.  
isimli bavuranlar ifade vermeyi reddetmilerdir. Diğerleri ise, adıgeçen yasadıı örgüte üye  
olduklarını ve bu örgüt adına faaliyetlerde bulunduklarını belirten ifadeleri imzalamılardır.  
Aynı ekilde, B.Ö. yirmi altı sayfalık ifadesinde, sözkonusu örgütün yapısı, ileyii ve üyeleri  
hakkında yarıntılı bilgiler vermitir. B.Ö. özellikle 1994 yılından itibaren bu örgütün  
yönetiminde yer aldığını ve aynı kadroda görev yapan H.E. ile bu ekilde tanıtıklarını  
belirtmitir. B.Ö. ayrıca, S.A.’nın gençlik kollarında görev aldığını ve K.T.’nin yeni üyelerin  
toplamasından sorumlu olduğunu ifade etmitir. Son olarak da, N.Ç. ile 1996 yılında  
tanığını ve N.Ç.’nin örgütün Ankara sorumlularından birisi olduğunu belirtmitir.  
Bavuranlar gözaltı süresinin sona erdiği 24 Mayıs 1996 tarihinde, adli tıp doktoru  
tarafından muayene edilmitir. Adli tıp doktoru, vücutlarında ekimoz ve kollarında ağrılar  
tespit edildiğinden N.Ç. için be, K.T. için iki, H.E. için bir ve S.A. için de üç gün olmak  
üzere igöremez raporu vermitir. Adli tıp doktoru, B.Ö. isimli bavuranın kasıklarında iki  
santimetre uzunluğunda ve bir santimetre derinliğinde bir kesik, S.Ö. isimli bavuranın  
kollarında ise ağrı olduğunu tespit etmitir.  
Aynı gün, Cumhuriyet Basavcısı tarafından bavuranların ifadeleri alınmıtır.  
Bavuranlar, aleyhlerindeki suçlamaların tamamını reddetmilerdir. B.Ö., polisteki ifadesinin  
Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen bir oyundan ibaret olduğunu ifade etmitir. K.T.,  
2
S.Ö., S.A. ve H.A. ise gözaltında baskılara maruz kaldıklarını iddia etmilerdir. Avukatın,  
bavuranların sorgusuna katılma yönündeki talebi, Cumhuriyet Basavcısı tarafından  
reddedilmitir.  
Bavuranlar daha sonra Ankara DGM yedek hakimine sevk edilmilerdir. Bavuranlar,  
aleyhlerindeki suçlamaları reddetmive polise verdikleri ifadelerden bahsetmilerdir.  
Bavuranlar, yasadıı örgüte üye olduklarını, bu örgütün faaliyetlerine katıldıklarını  
reddetmiler ve gözaltında iken avukat olmadan baskı altında ifadelerinin alındığını iddia  
etmilerdir. B.Ö. gözaltında iken kendisine ikence yapıldığını ileri sürmüve adıgeçen  
doktor raporlarının değerlendirilmesini talep etmitir. DGM yedek hakimi, S.A. ve H.A.’yı  
serbest bırakılmasına ve diğer bavuranların tutuklanmasına karar vermitir.  
S.A. isimli bavuran, DGM tarafından çıkarılan 29 Mayıs 1996 tarihli tevkif  
müzekkeresi uyarınca 4 Haziran 1996 tarihinde tutuklanmıtır.  
Ayrıca, H.E.’nin ikayeti üzerine, gözaltında bulunduğu sırada kendisine kötü  
muamele yapıldığı gerekçesiyle polisler aleyhinde ceza soruturması balatılmıtır. Dava  
dosyasından, balatılan ceza soruturmasının 2003 yılının Haziran ayında zamanaımı  
nedeniyle sona erdiği anlaılmaktadır.  
2. Kamu davası  
Cumhuriyet Basavcısı, 21 Haziran 1996 tarihinde, bavuranları DGM’de itham  
etmitir. Cumhuriyet Basavcısı, bavuranları yasadıı “Ekim” örgütü üyesi ya da yöneticisi  
olmakla itham etmitir ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’un 7 § 1. maddesi uyarınca  
mahkum edilmelerini talep etmitir.  
B.Ö. ve K.T. isimli bavuranlar, DGM’de gözaltından sorumlu güvenlik güçlerinin  
elleri arasındayken kendilerine ikence yapıldığı yönündeki iddialarını yinelemive polise  
verdikleri ifadelerin içeriğini reddetmilerdir. S.A., S.Ö. ve H.A. isimli bavuranlar ise aynı  
dönemde kendilerine baskı yapıldığını ileri sürmülerdir.  
6 Kasım 1996 tarihinde yapılan duruma sonrasında, esasa bakan hakimler S.A. ve  
S.Ö.’nun serbest bırakılmasına karar vermilerdir.  
10 Mart 1997 tarihli bir kararla DGM, N.Ç. ve B.Ö.’yü silahlı örgüt yönetmekle  
suçlayarak sırasıyla yedi yıl ve altı yıl hapis cezasına ve 4.200.000.000 ve 3.600.000.000 Türk  
Lirası para cezasına mahkum etmitir. Aynı zamanda kamu hizmetinden men edilmilerdir.  
DGM, N.Ç.’nin suçluluğunu ortaya koyabilmek amacıyla sanıkların polise vermioldukları  
ifadeleri ve aynı zamanda N.Ç.’nin sahte bir kimlikle yakalanmıolması; kimlik tespiti ve  
parmak izi incelemesi sonucunda Đzmir Cezaevi’nden firar ettiğinin ortaya çıkması; adıgeçen  
örgüt tarafından “hücre” olarak kullanılan evinde yakalanmıolması, yakalandığı sırada  
sözkonusu yasadıı örgüt adına çok sayıda yayın, afive broürün ele geçirilmesi gibi  
hususları dikkate almıtır. B.Ö. isimli bavuranla ile ilgili olarak ise DGM verdiği kararında,  
bavuran tarafından polise verilen ifadelere ve örgüt tarafından hücre olarak kullanılan  
Keçiören’de bulunan evinde yapılan aramalar sırasında polis tarafından, 9 mm ve 7,65 mm  
çapında 140 adet merminin, örgüt adına hazırlanmıolan çok sayıda yayın, afive broürün,  
Partizan” isimli derginin basımında kullanılan baskı makinesinin, sahte kimlik belgelerinin,  
bokimlik belgelerinin ve bir mührün, “Ekim” örgütünün harcamalarının ve kaynaklarının,  
3
sözkonusu örgütün faaliyetlerine ve yapısına ilikin bilgilerin yer aldığı raporların  
bulunmasını gerekçe göstermitir.  
Aynı kararla, K.T. isimli bavuran da yasadıı silahlı örgüte üye olduğu gerekçesiyle  
üç yıl hapis ve 1.250.000.000 Türk Lirası para cezasına mahkum edilmive kamu  
hizmetinden men edilmitir. DGM, bavuranın polise verdiği ifadelerine ve aynı zamanda  
bavuranın Batıkent’te bulunan bir “hücrede” yakalanmıolmasına ve el konulan afi,  
yasaı yayınlar ve “Ekim” dergileri gibi delillere dayanmıtır.  
10 Mart 1997 tarihli bir kararla, S.Ö. ve S.A. silahlı örgüte üye oldukları gerekçesiyle  
(3713 sayılı Kanun’un 7 § 2. maddesinde cezalandırılması öngörülen suç) on ay hapis  
cezasına ve 500.000.000 Türk Lirası para cezasına mahkum edilmilerdir. DGM karar  
gerekçesinde, diğer sanıkların ifadelerinin yanı sıra, parmak izi incelemesini, yakalama  
tutanaklarını, yakalama sırasında polislerin, bavuranların evinde yaptıkları aramalar sırasında  
el konulan ve sözkonusu örgüt adına hazırlanmıolan yayın, afive broürleri dikkate  
almıtır.  
CMUK’un 128. maddesinin dördüncü paragrafı (18 Kasım 1992 tarihli 3842/9 sayılı  
Kanun ile düzenlendiği ekliyle), yakalanan ve/ veya Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı emri ile  
yakalama süresinin uzatılmasına karar verilen kii, sözkonusu karara itiraz etmek için ve  
gerektiğinde serbest bırakılma talebini dile getirmek üzere yetkili sulh hakimine bavurabilir.  
Türk Ceza Hukuku’nun içtihadına yönelik ilkelerden, bir üphelinin sorgulanmasının,  
aleyhinde kanıt elde edilmesini amaçlayan bir tedbir değil de, üphelinin istifade etmesi  
gereken bir savunma aracı niteliğinde olduğu anlaılmaktadır. Sorgu bitiminde alınan ifadeler,  
hakimin olaylara ilikin takdirinde değerlendirilmeye alınacak ifadelerse, en azından bu  
ifadelerin rıza ile verilmiolması gerekmektedir. Baskıya ya da iddete bavurularak alınan  
her türlü ifadenin, inandırıcı bir değeri bulunmamaktadır. Yargıtay tarafından da dile  
getirildiği üzere, CMUK’un 247. maddesi uyarınca, polise ya da Savcılığa verilen ve  
itirafların yer aldığı sorgulama tutanağının aleyhte kanıt olarak değerlendirilebilmesi için, bu  
itirafların hakim karısında yapılması zorunludur. Aksi durumda ise, benzer ifadelerin kanıt  
olarak duruma sırasında okunması yasaklanır ve o anda mahkumiyet kararı için bir gerekçe  
gösterilemez (Kolu-Türkiye, no: 35811/97, 2 Ağustos 2005).  
CMUK’un 135. maddesi aynı zamanda, itirafa zorlamak amacıyla ikenceyi ve her  
türlü kötü muameleyi yasaklamaktadır.  
HUKUK AÇISINDAN  
Bavuranlar, hakim önüne çıkarılmadan önce, uzun süre gözaltında tutulduklarından  
ikayetçi olmakta ve AĐHS’nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A. isimli bavuranlar, AĐHS’nin 6 §§ 1 ve 3 c) maddesi  
kapsamında, ceza mahkemelerinin, gözaltında avukat yardımından yararlanmaksızın alınan  
ifadeleri değerlendirmeye aldıklarını iddia etmektedirler.  
Bavuranlar son olarak, tutuklandıklarına dair yakınlarına bilgi verilmediğini ve  
gözaltı süresince yakınlarıyla görütürülmediklerini iddia etmekte ve bu itibarla AĐHS’nin 8.  
maddesine atıfta bulunmaktadırlar.  
4
I. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐĞE ĐLĐꢁKĐN  
A. AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında  
Hükümet iki açıdan iç hukuk yollarının tüketilmediğini belirtmektedir. Hükümet  
öncelikle, bavuranların CMUK’un 128 § 4. maddesine dayanarak serbest bırakılma talebinde  
bulunmaları gerektiğini belirtmektedir. Đkinci olarak, Hükümet, 466 sayılı Kanun Dıı  
Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun’a atıfta  
bulunmaktadır. Hükümet, bavuranların u anda AĐHM’de ileri sürdükleri iddialarını yetkili  
Ağır Ceza Mahkemesi önünde dile getirmeleri gerektiğini belirtmektedir.  
AĐHM, Öcalan-Türkiye kararında CMUK’un 128 § 4. maddesi uyarınca, ilgili kiilerin  
tutukluluk hallerinin yasallığı hakkında iç hukuk hakiminin uyguladığı denetimin, olayların  
meydana geldiği sırada 5. maddenin gerekliliklerini yerine getirmediğine karar verdiğini  
hatırlatmaktadır. AĐHM, bu kararından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir neden  
görmemektedir. Ayrıca, mevcut davada bavuranlara isnat edilen suçların ciddiyetini ve  
olayların meydana geldiği dönemde gözaltı süresinin, mevzuata uygun olduğunu dikkate  
almaktadır. Bu koullarda AĐHM, bu hususta hakime yapılacak bir itirazın, bavuranların  
serbest bırakılmalarını sağlamaktan uzak olduğu kanaatindir (Öcalan kararı). Bu nedenle  
AĐHM Hükümet’in itirazını reddetmektedir.  
Hükümet’in, 466 sayılı Kanun’la öngörülen tazminat yoluna ilikin itirazı ile ilgili  
olarak AĐHM, tutuklamanın yasalara uygun olması halinde, hakimin serbest bırakılma emrini  
verme yetkisinin olmaması ve tutuklamanın iç hukuka uygun olması durumunda AĐHS’ye  
uyulmağı gerekçesiyle tazminata hükmedilmesinin mümkün olmaması nedeniyle buna  
benzer bir itirazı, Öcalan-Türkiye kararında reddettiğini hatırlatmaktadır. Oysa AĐHM,  
mevcut davada, bavuranların dava konusu tutuklanma ileminin, Hükümet’in de doğruladığı  
gibi, iç hukuka uygun olarak gerçekletirildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle, sözkonusu ön  
itirazın, dayanaktan yoksun olduğu ve bu nedenle kabul edilemeyeceği sonucu ortaya  
çıkmaktadır.  
AĐHM bu ikayetin, AĐHS’nin 35 § 3. maddesindeki anlamıyla açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığına ve baka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığına kanaat  
getirmitir. Bavurunun kabuledilebilir bulunması uygundur.  
B. AĐHS’nin 6 §§ 1. ve 3. c) maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında  
Hükümet ilk aamada, Cumhuriyet Basavcısı ve yedek hakim karısında ifade  
verdikleri sırada bavuranların, bir avukat tarafından temsil edilme talebinde  
bulunmadıklarının altını çizmektedir. Hükümet ayrıca, bavuranların, Yargıtay’da ve  
DGM’de iddianamede yer alan suçlamalara cevap verme, yakalama tutanaklarına itiraz etme  
ve savunmalarını hazırlayabilmek için gerekli süreyi talep etme imkanına sahip olduklarını,  
bavuranların ise susma haklarını kullandıklarını belirtmektedir. Hükümet, bavuranların  
savunmalarını desteklemek için gerekli olan kanıtları sunma imkanına sahip olduklarını da  
eklemektedir. Bu nedenle, AĐHS’nin 6 §§ 1. ve 3. c) maddesi ihlal edilmemisayılmaktadır.  
Bavuranlar, bu sava itiraz etmektedirler.  
AĐHM, tarafların argümanları ıığında bavurunun bu kısmının, esastan incelemeyi  
zorunlu kılan olaylara ve hukuka ilikin ciddi sorular ortaya çıkardığı kanaatindedir. Sonuç  
5
olarak, AĐHM bu ikayetin, AĐHS’nin 35 § 3. maddesindeki anlamıyla açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığına ve baka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığına kanaat  
getirmitir.  
C. AĐHS’nin 8. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında  
Hükümet, gözaltında bulundukları süre içerisinde bavuranların, yakınlarına haber  
verme imkanına sahip olduklarını belirtmektedir. Bununla ilgili olarak, H.A.’nın kardeinin  
H.A.’yı ziyaret etme talebinde bulunduğunu, bu talebinin soruturmanın gizliliği nedeniyle  
reddedildiğine ve diğer bavuranların yakınlarının benzer bir talepte bulunmadıklarına dikkat  
çekmektedir. Hükümet, bavuranların AĐHS’nin 8. maddesine ilikin olarak ileri sürdükleri  
iddiaların dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.  
Bavuranlar bu iddialara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, bavuranların AĐHS’nin 8. maddesine ilikin olarak ileri sürdükleri ikayetin  
iki noktada yapıldığını gözlemlemektedir. Bavuranlar bir taraftan yakınlarına haber  
verilmediğini iddia etmekte diğer taraftan ise gözaltında bulundukları süre içerisinde yakınları  
ile görütürülmediklerini ileri sürmektedirler.  
AĐHS’nin 8. maddesine ilikin ikayetin birinci kısmı ile ilgili olarak AĐHM, bu  
ikayetin olaylarla desteklenmediğini gözlemlemektedir. Mevcut davada, kardeinin  
tutuklanğından haberdar edilen H.A.’nın, 15 Mayıs 1996 tarihinde, yani H.A.’nın  
tutuklanmasından iki gün sonra ziyaret talebinde bulunduğu konusuna itiraz edilmemektedir.  
Bununla ilgili olarak, bavuranların avukatı, kendi imkanları ile bavuranların tutuklanma  
sebepleri hakkında bilgi aldıklarını iddia etse de, bu imkanların neler olduğu hakkında yeterli  
bir bilgi vermemektedir. Kısacası, AĐHM’nin elinde bulunan unsurlar, olayların meydana  
geldiği sırada, yasal düzenlemelere uygun olarak bavuranların yakınlarına bilgi verilmediği  
iddiasını doğrulayacak herhangi bir kanıt sunmamaktadır (Ahmet Mete-Türkiye, 25 Nisan  
2006).  
AĐHS’nin 8. maddesine ilikin ikayetin ikinci kısmı ile ilgili olarak, AĐHM, yalnızca  
H.A.’nın kardeinin görüme talebinde bulunduğunu gözlemlemektedir. Dosyada yer alan  
unsurlardan, diğer bavuranların yakınlarının ya da bizzat bavuranların bu yönde bir talepte  
bulundukları sonucu çıkmamaktadır (Bkz. a contrario, McVeigh, O’Neill, Evans-Birleik  
Krallık, no: 8022/77, 8025/77, 8027/77, Komisyon’un 18 Mart 1981 tarihli raporu, kararlar ve  
Raporlar). AĐHM ayrıca, ne H.A.’nın ne de kardeinin, sözkonusu red cevabı hakkında  
makamlara herhangi bir itirazda bulunmadıklarını tespit etmektedir. Bu koullar altında, ilgili  
kiiler, yetkililerin kararlarına uymadıklarından ikayetçi olamazlar.  
AĐHM, bavuranların ikayetinin hiçbir ekilde desteklenmediği görüündedir.  
Bavuranların dile getirdiği olay bir “müdahale” olarak değerlendirilse bile AĐHM, organize  
suçlarla mücadelede, suça ortak olan kiilerin haberdar edilebileceği, bu kiilerin kaçabileceği  
ya da kanıt unsurlarını yok edebileceği tehlikesinin bulunduğunu göz ardı etmemektedir.  
Mevcut davada Savunmacı Devlet’in, aile hayatının korunması hakkı ile organize suçlarda  
cezai soruturmanın seyri arasındaki dengeyi kurma konusunda kendisine tanınan takdir  
marjını ağı sonucunu doğurmamaktadır.  
Sonuç olarak AĐHM, bavurunun bu kısmının AĐHS’nin 35 § 3. maddesi uyarınca  
açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.  
6
II. ESAS HAKKINDA  
A. AĐHS’nin 5 § 3. maddesi  
Hükümet, bavuranların gözaltında tutulmalarının ilgili iç tüzüğe uygun olarak  
gerçekletirildiğini belirtmektedir. Bununla ilgili olarak Hükümet, mevcut davada da olduğu  
gibi birçok kiiyi ilgilendiren terör suçlarına ilikin olarak yürütülen soruturmalarda ortaya  
çıkan zorluklara dikkat çekmektedir. Hükümet, bavuranların gözaltı sürelerinin, kanıtların  
toplanması için gerekli olduğunu belirtmektedir.  
AĐHM, terör suçlarına ilikin olarak yürütülen soruturmaların, hiç kukusuz  
yetkilileri bir takım özel sorunlarla karı karıya bırakğını birçok kez kabul etmitir (Brogan  
ve diğerleri-Birleik Krallık, 29 Kasım 1988, Murray-Birleik Krallık, 28 Ekim 1994, ve  
Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Derleme Hükümler ve Kararlar). Bununla  
birlikte bu, yetkililerin terör suçu ilendiğini belirttikleri her durumda, yerel mahkemelerin ve  
en son aamada da AĐHS organlarının denetimi dıında üphelileri gözaltına almak için,  
yetkililere 5. madde uyarınca sınırsız bir hak tanındığı anlamına gelmemektedir (Sakık ve  
diğerleri-Türkiye, 26 Kasım 1997).  
Mevcut davada, dava konusu gözaltı süresinin, bavuranların tutuklandığı 13–14  
Mayıs 1996 tarihinde baladığını ve 24 Mayıs 1996 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir.  
O halde bavuranların ortalama gözaltı süresi on ila on bir gündür.  
AĐHM, Brogan ve diğerleri kararında, terör amaçlı ilenen kolektif suçların önüne  
geçme amacını taısa dahi yargı denetimi olmaksızın dört gün altı saatlik gözaltı süresinin  
AĐHS’nin 5 § 3 maddesinde belirlenen sınırların ötesine geçtiğini kaydetmektedir.  
AĐHM, bavuranların, “hakim karısına çıkarılmaksızın” on ve on bir gün süreyle  
gözaltında tutulmalarının gerekli olduğunu görüüne katılmamaktadır.  
Sonuç olarak AĐHS’nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmitir.  
B. AĐHS’nin 6 §§1 ve 3 c) maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında  
AĐHM, B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A.’nın ikayetlerinin, haklarında verilen mahkumiyet  
kararında, gözaltında avukat olmadan ikence ile verdikleri ifadelere bavurulması ile ilgili  
olduğunu gözlemlemektedir. 6. maddenin 3. paragrafında yer alan gereklilikler, 1. paragrafla  
güvence altına alınan davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkı ilgisi  
bulunduğundan AĐHM, mevcut davada ortaya çıkan soruları birbiriyle ilgili olan bu iki madde  
çerçevesinde inceleyecektir (Bkz. Van Mechelen ve diğerleri-Hollanda, 23 Nisan 1997 tarihli  
karar).  
Hükümet sözkonusu yargılamanın adil olduğunu belirtmektedir. Hükümet, DGM’nin,  
bavuranların suçluluğunu ortaya koyabilmek amacıyla, hem diğer sanıkların itiraf ve  
ifadelerini hem de bavuranların yakalanması sırasında polisler tarafından ele geçirilen sahte  
kimlik belgelerini, sözkonusu yasadıı örgüt adına hazırlanan yayın, afive broürleri,  
örgütün masraf ve mali kaynaklarının, faaliyetlerinin ve yapısının gösterildiği belgeleri ve çok  
sayıda mermi bulunmuolmasını dikkate aldığını belirtmektedir. Hükümet, DGM’de ve Ağır  
Ceza Mahkemesi’nde bir avukat tarafından temsil edilen bavuranların, ilk derece  
7
mahkemelerine sunulan delilerle ve hazırlık soruturması sırasında verdikleri ifadelere itiraz  
etme imkanına sahip olduklarını belirtmektedir.  
AĐHM, delillerin ikamesinin öncelikle iç hukuk kuralları ile ilgili olduğunu ve  
toplanan delilleri değerlendirme görevinin ilke olarak ulusal mahkemelere ait olduğunu  
hatırlatmaktadır. AĐHS’nin kendisine yüklediği görev, kanıtların sunuluꢀ ꢀekli de dahil olmak  
üzere, bir bütün olarak incelenen davanın hakkaniyete uygun olarak görülüp görülmediğinin  
incelenmesi görevidir (Bkz., diğerleri arasında, Edwards-Birleik Krallık, 16 Aralık 1992).  
AĐHM, her ne kadar AĐHS’nin 6. maddesinde açıkça ifade edilmese de, susma hakkı ve bunun  
türevlerinden biri olan savunma yapmama hakkının, bu madde ile tanınan adil yargılanma  
hakkı kavramı ile iç içe olduğunu ve bunların genel olarak kabul gören uluslararası kavramlar  
olduğunu hatırlatmaktadır. Bu hakların tanınma sebebi, yetkililer tarafından uygulanabilecek  
aırı bir zorlama olması durumunda sanığın korunması esasına dayalıdır. Böylelikle adli  
hatalar önlenebilir ve 6. maddede ifade edilen amaçlara ulaabilir (John Murray-Birleik  
Krallık, 8 ubat 1996, ve Funke-Fransa, 25 ubat 1993).  
Savunma yapmama hakkı, aynı zamanda, bir ceza davasında, sanığın isteği dıında  
zorlama ve baskıyla elde edilmiolan kanıtlar kullanılmaksızın yargılama yapılmasını  
içermektedir (Shannon-Birleik Krallık, no:6563/03, 4 Ekim 2005).  
AĐHM, mevcut davada bavuranların, yaklaık on gün süreyle güvenlik güçleri  
tarafından ve gözaltı süresi sonunda ise Cumhuriyet Basavcısı ve yedek hakim tarafından  
sorgulandıklarını gözlemlemektedir. Bu zaman zarfında bir avukat tarafından temsil  
edilemeyen bavuranlar, kendi kendilerini suçlayan ifadelerde bulunmulardır. Bu ifadeler,  
daha sonra DGM’nin mahkumiyet kararının gerekçesinde, diğer kanıt unsurları ile birlikte  
değerlendirilmitir. Bununla ilgili olarak AĐHM, S.A. ve S.Ö. adındaki bavuranların  
gözaltında bulundukları süre içerisinde susma haklarını kullanmıolsalar bile, ikence ile  
ifade verdiklerini belirten B.Ö. gibi diğer sanık ifadelerinin, kendilerini doğrudan olaya dahil  
edebilecek türden bilgiler içerdiğini ve bu ifadelerin bir sonraki yargılama sırasında  
iddianamede ve ayrıca DGM’nin 10 Mart 1997 tarihli kararında gerekçe olarak kullanıldığını  
tespit etmektedir.  
AĐHM ayrıca bavuranların gözaltı sürelerinin bittiği 24 Mayıs 1996 tarihinde,  
bavuranların adli tıp doktoru tarafından muayene edildiklerini, adli tıp doktorunun,  
bavuranların vücudunda ciddi yaralanmalar ve ekimozlar tespit ettiğini ve gözaltında  
bulundukları sırada bavuranlara ikence gibi kötü muamelelerde bulunduklarından üphe  
edilen polisler hakkında ceza davası açıldığını tespit etmektedir.  
Bu noktada AĐHM, mevcut davada AĐHS’nin 3. maddesine ilikin bir ikayetin  
yapılmamıolmasının, bununla ilgili olarak ortaya çıkan koulları 6. madde bakımından  
değerlendirmesi için bir engel tekil etmediğini belirtmektedir (Bkz., mutatis mutandis, Kolu-  
Türkiye, no:35811/97; Ferrantelli ve Santangelo-Đtalya, 7 Ağustos 1996 tarihli karar). AĐHM,  
bavuranların gözaltından sorumlu olan polisler aleyhinde balatılan ceza davasının 2003  
yılının Haziran ayında zamanaımı nedeniyle düğünü gözlemlemektedir. Böylece, ulusal  
mahkemeler, bavuranların vücudunda tespit edilen yara ve ekimozların nasıl meydana  
geldiği ve bavuranların, kendilerini zorlayıcı bir ortamda bulunup bulunmadıkları konusuna  
ıık tutabilecek imkanlardan faydalanmamılardır (Bkz. a contrario, Ferrantelli ve  
Santangelo). Hükümet’te bu konu ile ilgili olarak bir açıklamada bulunmamıtır.  
8
AĐHM, mevcut davada iddia edilen kötü muamelelerden güvenlik güçlerinin sorumlu  
olabileceği yönündeki güçlü varsayıma ve güvenlik güçleri aleyhinde açılan ceza davasının  
devam etmesine rağmen DGM’nin, ikence ile alınan itiraf ve beyanları kanıt olarak  
değerlendirmiolmasını akınlıkla karılamaktadır. DGM, kararını vermeden önce, suçlanan  
güvenlik güçlerinin davalarının görüldüğü ceza mahkemesine herhangi bir soru sormak gibi  
bir gereklilik duymamıtır (karılatırın Hulki Güne-Türkiye, no: 28490/95). AĐHM, bütün  
yargılama boyunca davalı kiilerin, dava konusu itiraf ve ifadelerin gerçekliğine bou bouna  
itiraz etmeye çalıtıklarını tespit etmektedir (Bkz. Kolu ve, a contrario, ahiner-Türkiye  
(karar), no: 29279/95, 11 Ocak 2000; Yakı-Türkiye (karar), no:33368/96, 11 Ocak 2000).  
Ayrıca, Hükümet dava konusu mahkumiyetin bir dizi emareye dayandığını  
belirttiğinde AĐHM, Hükümet’le aynı görüü paylaamamaktadır. AĐHM, bavuranların  
mahkumiyetlerinin, iddia edildiği gibi baskı altında polise verilen ifadelere belirleyici bir  
ekilde dayanıp dayanmadığı konusunu daha fazla aratırmanın gerekli olmadığı  
görüündedir. Ceza mahkemeleri tarafından gerçekletirilen olay tespitinin bir kısmının,  
bavuranların ikence ile ve avukat bulunmaksızın alındığını iddia ettikleri ifadelere  
dayanğını tespit etmesi yeterli olacaktır (ahiner ve Yakıkararı; Yalgın ve diğerleri-Türkiye  
(karar), no: 33370/96, 11 Ocak 2000; Fikret Doğan-Türkiye (karar), no: 33363/96, 11 Ocak  
2000).  
AĐHM, mevcut davada sunulan usule ilikin güvencelerin, avukat bulunmaksızın ve  
savunma yapmama hakkı ihlal edilerek ikence ile alındığı iddia edilen itirafların  
değerlendirilmesini engelleyemediği kanaatindedir. Yargıtay’ın sözkonusu eksiklikleri  
gidermediği dikkate alındığında AĐHM, dava konusu yargılamada 6. maddede ifade edilen  
sonuçlara ulaılamadığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A. isimli  
bavuranlar ile ilgili olarak 6 §§ 1 ve 3 c) maddesinin ihlal edildiğine karar vermitir.  
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI HAKKINDA  
A. Tazminat  
Bavuranlar, 70.000 Euro tutarında manevi tazminat talep etmektedirler.  
Hükümet bu iddialara karı çıkmaktadır.  
AĐHM, bavuranların, herhangi bir adli müdahale yapılmaksızın ve aileleri ile hiçbir  
iletiim kurmaksızın on ila on bir gün süreyle gözaltında tutulduklarını tespit etmektedir. Bu  
nedenle, bu durumun bavuranlarda manevi bir zarara yol açmıolabileceği kanaatindedir.  
Davanın çeitli yönlerini gözönünde bulunduran AĐHM, 41. madde uyarınca ve  
hakkaniyete uygun olarak N.Ç. isimli bavuran adına davayı takip eden dul ei Hanım  
Çiftçi’ye de olmak üzere, bavuranların her birine 3.500 Euro (üç bin beyüz) ödenmesinin  
uygun olduğu kanaatindedir.  
AĐHM, AĐHS’nin 6 §§ 1 ve 3 c) maddeleri ile güvence altına alınan haklarının ihlal  
edilmesi nedeniyle, B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A. isimli bavuranların mağdur olduklarına  
hükmettiğini hatırlatmaktadır. Bununla ilgili olarak AĐHM, mevcut dava koullarında ihlal  
kararının tespitinin, adil tazmin için balı baına yeterli olduğu kanaatindedir.  
B. Masraf ve Harcamalar  
9
Bavuranlar, AĐHM ve yerel mahkemeler nezdinde yaptıkları masraf ve harcamalar  
için 7.000 Euro talep etmektedirler.  
Hükümet bu iddialara karı çıkmaktadır.  
Mahkemenin bu konudaki içtihadı ve elindeki mevcut unsurlar doğrultusunda AĐHM,  
bavuranlara toplu olarak 1.500 Euro ödenmesinin makul olduğu kanaatindedir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına  
uygulağı faiz oranına üç puan eklenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,  
1. AĐHS’nin 5 § 3 ve 6 §§ 1 ve 3 c) maddelerine ilikin ikayetlerin kabuledilebilir, ve  
geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;  
2. AĐHS’nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A. isimli bavuranlarla ilgili olarak AĐHS’nin 6§ 1 ve 3 c)  
maddesinin ihlal edildiğine;  
4. B.Ö., S.Ö., K.T. ve S.A. isimli bavuranların yaamıoldukları manevi zarar için  
AĐHS’nin 6 § 1 ve 3 c) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesinin adil tazmin için balı  
baına yeterli olduğuna;  
5. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinletiği tarihten itibaren üç ay  
içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Hükümet  
tarafından, N.Ç. isimli bavuran adına davayı takip eden dul ei Hanım Çiftçi’ye de olmak  
üzere, bavuranların her birine manevi tazminat için 3.500 Euro (üç bin beyüz), masraf ve  
harcamalar için de bavuranlara toplu olarak 1.500 Euro (bin beyüz) ödenmesine;  
b) Bu miktarların ödeme tarihinde döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmesine;  
c) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eit oranda faiz uygulanmasına;  
6. Adil tazmine ilikin diğer taleplerin reddine;  
karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77§§ 2 ve 3  
maddesine uygun olarak 20 Haziran 2006 tarihinde yazıyla bildirilmitir.  
10  
11