bırakmaya devam etme gerekçelerinin meꢀruluğunu ortaya koymak durumunda olduklarını
eklemektedir. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, AĐHM ulusal makamların
yargı süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca belirlenmesi
gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Mansur-Türkiye kararı, 8 Haziran 1995, seri A no:
319-B, § 52).
Bu çerçevede, Devlet Güvenlik Mahkemesi dava dosyasında yer alan unsurlar ıꢀığında her
duruꢀmada düzenli olarak «iꢀlenen suçun yapısı», «suçun niteliği», «kanıtların durumu»,
«tutukluluk süresi», «dava dosyasının içeriği» gibi benzer ifadelerle baꢀvuranların serbest
bırakılma taleplerini reddetmiꢀ ve tutukluluk halinin devamına karar vermiꢀtir. DGM, iki
defa, davanın hüküm aꢀamasında olduğunu, bir defa, verilen cezanın uygunluğunu ve
yalnızca iki defa baꢀvuranların firar riskini vurgulamıꢀ ve tutukluluk hallerinin devamına
karar vermiꢀtir.
AĐHM, baꢀvuranlara itham edilen suçların ve verilen cezanın ağırlığını : ölüm cezası, kabul
etmektedir.Yine de firar tehlikesinin sadece çarptırılan cezanın ciddiyetine
indirgenemeyeceğini (Bkz. Muller-Fransa kararı 17 Mart 1997, 1997-II, § 43) fakat tutukluluk
halini doğrulayacak ilgili tamamlayıcı kanıtların bütününe göre değerlendirilmesi gerektiğini
hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri arasında sözü edilen Mansur kararı, § 55 ).
Bunun yanı sıra, AĐHM ulusal hakimin esasa dair mütalaalarının gerekçesinde firar olasılığını
belirleyici ve yargı sürecinin bu denli uzun sürme nedenlerini belirtmediğini kaydetmektedir
(Bkz. diğerleri arasında, Letellier-Fransa kararı, 26 Haziran 1991, seri:A no:207, s. 319-B, §
52). Ayrıca dava dosyasında yer alan delillerin okunmasında ulusal yargı makamlarının yargı
süreci boyunca baꢀvuranların yargı karꢀısına çıkarılmalarında-firar etme- riski ile karꢀı
karꢀıya kaldıklarının ayırımındadır, fakat genel anlamıyla bu olasılığa atıfta bulunmak mevcut
sonucu hafifletmemektedir (Bkz. Contrada-Đtalya kararı, 24 Ağustos 1998, 1998-V, § 58).
AĐHM’ye göre «delillerin durumu» ifadesi ile suça iliꢀkin ciddi göstergelerin mevcut olduğu ve
devam ettiği anlaꢀılmaktadır. Genel olarak ilgili etkenler olmasına rağmen, mevcut davada bunlar
ꢀikayet konusu tutukluluk süresinin bu denli uzun olmasını haklı çıkarmamaktadır. (Bkz. özellikle
sözü edilen Mansur kararı, § 57, ve Demirel-Türkiye kararı, no: 39324/98, § 61, 28 Ocak 2003).
Son olarak AĐHM, Hükümetin görüꢀlerinde belirttiği sanık kiꢀilerin sayısının fazlalığı, suçun her
türlü tekerrürünü ve soruꢀturma kapsamında tanıklar üzerinde baskı oluꢀturulabilecek
sakıncalı her türlü gidiꢀatı önleme gibi tespitlerinin ulusal merciler tarafından dikkate
alınmadığını gözlemlemektedir (Bkz. sözü edilen Demirel kararı, § 61).
Sonuç itibariyle yargı sürecinin seyrinin incelenmesi gerekmektedir.
Bu çerçevede AĐHM, hakkında açılan davayı «özel ivedilik» ile inceleten tutuklu bir sanığın bu
hakkının, hakimlerin görevlerini istenilen düzeyde ifa edebilmek için gösterdikleri gayretlere zarar
vermemesi gerektiğinin bilincindedir (Bkz. Toth-Avusturya kararı, 12 Aralık 1991, seri: A
no:224, § 77). Bununla birlikte, kararların birbiri ardı sıra birleꢀtirilmesinin ardından suç
ortaklarının sayısının fazla olması, bahsekonu suçlar ve tanıkların dinlenmesi nedeniyle
baꢀvuranlar hakkında açılan dava süreci karmaꢀık bir hal almıꢀtır. Yine de bu süreçteki gecikme
baꢀvuranlara yüklenemez: adı geçenlerin bazı duruꢀmalarda bulunmayıꢀı Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin toplanmasına engel teꢀkil etmemiꢀ, duruꢀma tutanaklarında yer almamıꢀtır;
baꢀvuranlar ayrıca avukatları aracılığıyla temsil edilmiꢀlerdir.
7