Bu nedenle Hükümet, iç hukuk yollan tüketilmediğinden ve altı ay süresine riayet
edilmediğinden AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca AİHM’ye sözkonusu
başvumnun kabuiedilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır.
Başvuran, AİHS’nin 35. maddesinin gereklerine riayet ettiği kanaatindedir. Başvuran
özellikle hakkında çıkarılan tevkif müzekkeresini ileri sürmektedir, şayet duruşmalara
katılmış olsaydı, başvuranın yakalanma ve cezaevine nakledilme riski bulunmaktaydı.
Duruşmalara katılmayan başvuran avukatının duruşmalarda hazır bulunmasının bir faydasının
olmayacağını da ileri sürmektedir.
İç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın birinci kısmına ilişkin olarak, AİHM,
AÎHS’nin 35/1 maddesinin amacının, Sözleşmeye taraf olan devletlere, haklarındaki iddialar
AİHS organlarına sunulmadan önce ileri sürülen ihlalleri önleme ya da telafi etme imkanı
sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz, örneğin, Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli
karar; Remli-Fransa, 23 Nisan 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler). Ayrıca
AİHM’ye sunulan şikayetin, önce, iç hukuk tarafından belirlenen yöntem ve sürelerde, en
azından esas bakımından, ilgili ulusal mahkemelere sunulması gerekmektedir (Cardot-
Fransa, 19 Mart 1991 tarihi).
Mevcut davada, AİHM, başvuranın yetkili Savcılığa şikayetini sunmuş olsa da şiddet
olaylarından sorumlu oldukları ileri sürülen kişiler hakkında başlatılan cezai yargılamaya
bizzat katılmadığını ve müdahil tarafı oluşturmadığını, şayet müdahil olsaydı, ilk derece
mahkemesinin kararma karşı temyiz başvunısunda bulunabileceğini belirtmektedir.
Bununla birlikte AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafının yalnızca işlenen ihlallere
ilişkin müsait ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngördüğünü hatırlatmaktadır. Bu
başvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl olmalıdır,
aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar; bütün bu şartların bir arada
bulunduğunu gösterme yükümlülüğü Savunmacı Devlet’e düşmektedir (VerniUo-Fransa, 20
Şubat 1991 tarihli karar; Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar; Dalida-
Frarışa> 19 Şubat 1998 tarihli karar) Ayrıca “genel olarak tanınan uluslararası hukuk
ilkelerine göre” istisnai bazı koşullar, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme
yükümlülüğünden muaf tutabilir (Henaf-Fransa> başvuru no: 65436/01).
Bu bağlamda AİHM, başvuranın gözaltı sona erdiği andan itibaren yani 25 Şubat 1999
tarihinde, ileri sürülen şiddet eylemlerinin tam tasvirini yapmasını ve maruz kaldığı kötü
muameleden sorumlu kişiler olarak sorgusu ile görevli polis memurlarını belirtmesini önemli
bulmaktadır. Ayrıca bir doktor raporuyla da desteklenen bu İddialar en azından re’sen bir ceza
soııışturması açılması için yeterince açık emareler teşkil etmekteydi (bkz., bu anlamda, Batı
ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133). Ancak yetkili makamlar, olaylardan 11 ay sonra 5 Ocak
2000’de başvuranın Savcılığa şikayette bulunmasından sonra polisler aleyhinde kovuşturma
başlatmışlardır. Oysa ki başvuranın gözaltına alındığı 25 Şubat 1999’dan serbest bırakıldığı 1
Eylül 1999 tarihleri arasında başvuranın ifadesini almak ve dosyayı tamamlamak imkanları
bulunmaktaydı.
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinde konulan yasaklar sözkonusu olduğunda, yetkili savcılığa
yapılan resmi suç duyurusunun ya da takipsizlik kararma karşı yapılan itirazın Türk Hukuku
bağlamında ilke olarak AİHS’nin 35/1 maddesi bakımından uygun ve yeterli olduğunu daima
vurgulamıştır (Bkz, diğerleri arasından, Acar-Türkiye, başvuru no: 24940/94, 3 Mayıs 2001;
karşılaştırınız, Kaygmz-Türkiye, başvuru no: 44032/98, 29 Ağustos 2006).
5