_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _  
f a  
f a  
_______________  
C O N S E I L  
^
^
AVRUPA  
D E L ’E U R O P E * ^ fa  
KONSEYİ  
AVRUPA İNSANHAKLARI MAHKEMESİ  
İKİNCİ DAİRE  
NURGÜL DOĞAN -TÜRKİYE DAVASI  
(Başvuru no:72194/01)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
STRAZBURG  
8 T e m m u z 2 0 0 8  
İşbu karar AÎHSnin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli  
düzeltmelere tabi olabilir.  
____________________________________________________________________________________________  
© T .C . D ış i ş l e r i B a k a n l ı ğ ı , 2 0 0 8 . Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi  
ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (72194/01) noTu davanın nedeni T.C. vatandaşı  
Nurgiil Doğan’ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 10 Mayıs 2001 tarihinde  
Temel İnsan Haklan ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Haklan  
Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Adli yardımdan yararlanan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından  
temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN UNSURLARI  
Başvuran, 1965 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.  
A. Başvuranın yakalanması ve suçlanması  
22 Şubat 1999 tarihinde saat 21.30’a doğru başvuran İstanbul’da, kimlik kontrolü sırasında  
yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.  
23 Şubat 1999 tarihinde, saat 0.55’e doğru, başvuran, Haydarpaşa Devlet Hastanesi’ne sevk  
edilmiş ve muayeneden geçirilmiştir. Düzenlenen rapor, “muayene sonrasında, hiçbir lezyon  
tespit edilmediğini” göstermektedir.  
23, 24 ve 25 Şubat 1999 tarihlerinde, başvuran, açlık grevi yapmıştır.  
24 Şubat 1999 tarihinde başvuran, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görev  
yapan polis memurları tarafından sorgulanmıştır. Dosyadan, başvuranın sessiz kalma hakkını  
kullandığı anlaşılmaktadır.  
Aynı gün kanaması olan başvuran, hastaneye kaldırılmıştır. Doktor, başvuranın kanamasının  
hamileliğinden kaynaklandığını belirtmiştir.  
Aynı gün, başvuran, Adli Tıp Kurumu mensubu bir doktor tarafından muayene edilmiştir. 25  
Şubat 1999 tarihli raporda başvuranın buz kalıpları arasına konulduğunu ifade ettiği  
belirtilerek şu tespitler yapılmıştır: sağ el bileğin ön kısmında 3 cm çapında bir ekimoz, sol  
üst kol dış yanda 1 cm çapında iki ekimoz, sol üst bacak dış yanda 2 cm çapında bir ekimoz.  
Raporda darp ve cebir izinin mevcudiyeti tespit edilmiş ve bir günlük işgöremez raporu  
verilmiştir.  
Aynı gün, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına ifade vermiş ve gözaltı  
sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran özellikle, yirmi dört saat  
boyunca iki buz kalıbının arasında tutulduğunu ifade etmiştir. Başvuran ayrıca kendisine  
tazyikli su verildiğini ve haksız yere tutulduğu kanaatinde olduğundan protesto etmek için  
hiçbir şey yiyip içmediği belirtmiştir.  
Yine aynı gün, başvuran, nöbetçi hakim karşısına çıkarılmış ve özellikle Emniyet Müdürlüğü  
Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kendisini sorgulayan polis memurları  
tarafından kötü muameleye uğradığım beyan etmiştir. Başvuran ayrıca sözkonusu şiddet  
2
eylemleri nedeniyle hastaneye kaldırıldığını belirtmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına  
karar vermiştir.  
9 Mart 1999 tarihinde, Savcı, EKİM-TKİB’ya üye olmaktan, başvuranı, Devlet Güvenlik  
Mahkemesi nezdinde, silahlı örgüt üyeliğinin cezalandırılmasına ilişkin Türk Ceza  
Kanununun 168. maddesine atıfta bulunarak suçlamıştır.  
1 Eylül 1999 tarihinde, başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne çıkarılmış ve polis  
memurları tarafından hakkında düzenlenen ifadenin kötü muamele ile zorla alındığım ileri  
sürerek tüm suçlamalara itiraz etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın serbest  
bırakılmasına karar vermiştir.  
29 Kasım 2002 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, 23 Nisan 1999 tarihinden önce  
işlenen bazı suçların hükme bağlanmasının teciline ilişkin 22 Aralık 2000 tarihli 4616 sayılı  
yasa uyarınca kararın ertelenmesine karar vermiştir.  
Savcı, temyiz başvurusunda bulunmuştur.  
18 Ağustos 2003 tarihli bir karar ile Yargıtay, yargılamanın kusurlu olması nedeniyle, itiraz  
edilen kararı bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir.  
26 Nisan 2004 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, zamanaşımı nedeniyle kamu davasının  
sonlandığım ilan etmiştir.  
Savcı, sözkonusu karara karşı bir kez daha temyiz başvurusunda bulunmuştur.  
13 Mart 2006 tarihinde, Yargıtay, suçun hukuki tanımlamasının hatalı olması nedeniyle,  
alınan kararı yeniden bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir.  
Dosya unsurlarına göre, işbu başvurunun kabul edildiği tarihte, dava halen İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesinde derdest bulunmaktadır.  
Buna paralel olarak , başvuran hakkında 1995 tarihinde başka bir cezai kovuşturma daha  
başlatılmıştır. Bu davanın sonunda özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir ceza almıştır. 4  
Ekim 1999 tarihinde, Yargıtay, alman karan onamıştır. Bu mahkumiyet kararı nedeniyle  
başvuran hakkında tevkif müzekkeresi çıkarılmıştır.  
B. Polis memurları aleyhindeki şikayet  
14 Eylül 1999 tarihinde, başvuran avukatı aracılığıyla, kendisini sorgulayan Terörle Mücadele  
Şubesine bağlı polis memurları hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığına şikayette  
bulunmuştur. Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı esnasında kendisini sorgulayan  
polis memurları tarafından kötü muameleye maruz kaldığım ileri sürmüştür. İddialarını  
desteklemek için başvuran, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen 25 Şubat 1999 tarihli  
sağlık raporuna atıfta bulunmuştur.  
5 Ocak 2000 tarihinde, Savcı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde gözaltından sorumlu iki  
polis memuru hakkında cürümü söyletmek amacıyla devlet görevlilerinin kötü muamele  
uygulamalarını cezalandıran Türk Ceza Kanunu’nun 243/1 maddesi uyarınca dava açmıştır.  
3
18 Ocak ve 14 Mart 2000 tarihlerinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, mahkemede ifade  
vermesi için başvurana iki kere celp göndermiştir. Bu karşın dosyandan sözkonusu celplerin  
sonuçsuz kaldığı sonucuna ulaşılmaktadır.  
25 Mart 2000 tarihli duruşmada, ne başvuranın ne de avukatının hazır bulunması üzerine Ağır  
Ceza Mahkemesi, Savcılıktan başvuranın adresinin teyit edilmesini talep etmiştir.  
Ağır Ceza Mahkemesi 20 Kasım 2000 tarihinde aleyhlerinde yeterli delil olmadığı  
gerekçesiyle polisler hakkında beraat kararı vermiştir. Mahkeme, her ne kadar 25 Şubat 1999  
tarihli doktor raporu başvurana şiddet uygulandığını göstermekteyse de tespit edilen bu izlere  
sanıkların sebep olduğu hükmüne varılmayacağını değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca,  
kendisine gönderilen celplere rağmen başvuranın davaya katılmasının ya da ifadesinin  
alınmasının mümkün olamadığı tespitinde bulunmuştur. Mahkeme ilgilinin gözaltında  
bulunduğu sırada ifade vermeyi reddettiğine dikkat çekmiştir.  
Her ne kadar bu karara itiraz yolu açık olsa da başvuran davaya müdahil olmadığından temyiz  
etmesi mümkün değildi. Bu nedenle ilk derece mahkemesinin kararı temyize gidilmemesi  
nedeniyle CMUK’un 310. maddesi uyarınca açıklanmasından bir hafta sonra 28 Kasım 2000  
tarihinde kesinleşmiştir.  
HUKUK  
I. AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kötü muameleye maruz  
kalmasından ve sözkonusu muameleleri dile getirme olanağı sağlayan etkili iç hukuk yolunun  
bulunmayışından şikayetçidir. Başvuran, müstakilen ve AİHSnin 13. maddesi ile birlikte  
AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.  
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin  
Hükümet, Öncelikle ne başvuranın ne de avukatının polis memurları hakkında yürütülen  
yargılamaya katılmamaları nedeniyle başvuru yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir;  
başvuranlar, müdahil tarafı oluşturmak için çaba göstermemişler böylece ilgili kararın  
kendilerine tebliğ edilmesi ve temyiz başvurusunda bulunma imkanlarının tamamını da  
oıtadan kaldırmışlardır. Hükümet, başvuranın, tevkif müzekkeresinin infazı korkusu ile  
duruşmalara katılmamış ve müdahil tarafı oluşturamamış olsa dahi iki kere yasal hükümlere  
uygun olarak duruşmalara çağrılan başvuranın avukatının pekâlâ İstanbul Ağır Ceza  
Mahkemesindeki davaya katılma imkanın bulunduğu kanaatindedir. Sonuç olarak, İddialarını  
ileri sürmek ve son aşamada temyiz başvurunda bulunabilmek için sahip olduğu hukuki  
yolları kullanmayarak başvuran iç hukuk yollarını tüketmemiştir.  
Hükümet ayrıca, tazminat elde edebilmek için başvuranın iç hukuk tarafından öngörülen  
hukuki ve idari başvuru yollarını kullanmadığını belirtmektedir.  
Son olarak Hükümet, başvurunun gecikmeli yapıldığını savunmaktadır. Hükümete göre, altı  
ay süresi, başvuran hakkında 1995 tarihinde başlatılan başka bir cezai soruşturma vesilesiyle  
alınan Yargıtay kararının tarihi olan 4 Ekim 1999 tarihinden itibaren işlemeye başlamıştır.  
4
Bu nedenle Hükümet, iç hukuk yollan tüketilmediğinden ve altı ay süresine riayet  
edilmediğinden AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca AİHMye sözkonusu  
başvumnun kabuiedilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır.  
Başvuran, AİHSnin 35. maddesinin gereklerine riayet ettiği kanaatindedir. Başvuran  
özellikle hakkında çıkarılan tevkif müzekkeresini ileri sürmektedir, şayet duruşmalara  
katılmış olsaydı, başvuranın yakalanma ve cezaevine nakledilme riski bulunmaktaydı.  
Duruşmalara katılmayan başvuran avukatının duruşmalarda hazır bulunmasının bir faydasının  
olmayacağını da ileri sürmektedir.  
İç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın birinci kısmına ilişkin olarak, AİHM,  
AÎHS’nin 35/1 maddesinin amacının, Sözleşmeye taraf olan devletlere, haklarındaki iddialar  
AİHS organlarına sunulmadan önce ileri sürülen ihlalleri önleme ya da telafi etme imkanı  
sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz, örneğin, Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli  
karar; Remli-Fransa, 23 Nisan 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler). Ayrıca  
AİHM’ye sunulan şikayetin, önce, iç hukuk tarafından belirlenen yöntem ve sürelerde, en  
azından esas bakımından, ilgili ulusal mahkemelere sunulması gerekmektedir (Cardot-  
Fransa, 19 Mart 1991 tarihi).  
Mevcut davada, AİHM, başvuranın yetkili Savcılığa şikayetini sunmuş olsa da şiddet  
olaylarından sorumlu oldukları ileri sürülen kişiler hakkında başlatılan cezai yargılamaya  
bizzat katılmadığını ve müdahil tarafı oluşturmadığını, şayet müdahil olsaydı, ilk derece  
mahkemesinin kararma karşı temyiz başvunısunda bulunabileceğini belirtmektedir.  
Bununla birlikte AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafının yalnızca işlenen ihlallere  
ilişkin müsait ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngördüğünü hatırlatmaktadır. Bu  
başvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl olmalıdır,  
aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar; bütün bu şartların bir arada  
bulunduğunu gösterme yükümlülüğü Savunmacı Devlet’e düşmektedir (VerniUo-Fransa, 20  
Şubat 1991 tarihli karar; Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar; Dalida-  
Frarışa> 19 Şubat 1998 tarihli karar) Ayrıca “genel olarak tanınan uluslararası hukuk  
ilkelerine göre” istisnai bazı koşullar, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme  
yükümlülüğünden muaf tutabilir (Henaf-Fransa> başvuru no: 65436/01).  
Bu bağlamda AİHM, başvuranın gözaltı sona erdiği andan itibaren yani 25 Şubat 1999  
tarihinde, ileri sürülen şiddet eylemlerinin tam tasvirini yapmasını ve maruz kaldığı kötü  
muameleden sorumlu kişiler olarak sorgusu ile görevli polis memurlarını belirtmesini önemli  
bulmaktadır. Ayrıca bir doktor raporuyla da desteklenen bu İddialar en azından re’sen bir ceza  
soııışturması açılması için yeterince açık emareler teşkil etmekteydi (bkz., bu anlamda, Batı  
ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133). Ancak yetkili makamlar, olaylardan 11 ay sonra 5 Ocak  
2000’de başvuranın Savcılığa şikayette bulunmasından sonra polisler aleyhinde kovuşturma  
başlatmışlardır. Oysa ki başvuranın gözaltına alındığı 25 Şubat 1999’dan serbest bırakıldığı 1  
Eylül 1999 tarihleri arasında başvuranın ifadesini almak ve dosyayı tamamlamak imkanları  
bulunmaktaydı.  
AİHM, AİHSnin 3. maddesinde konulan yasaklar sözkonusu olduğunda, yetkili savcılığa  
yapılan resmi suç duyurusunun ya da takipsizlik kararma karşı yapılan itirazın Türk Hukuku  
bağlamında ilke olarak AİHS’nin 35/1 maddesi bakımından uygun ve yeterli olduğunu daima  
vurgulamıştır (Bkz, diğerleri arasından, Acar-Türkiye, başvuru no: 24940/94, 3 Mayıs 2001;  
karşılaştırınız, Kaygmz-Türkiye, başvuru no: 44032/98, 29 Ağustos 2006).  
5
Yukarıdaki veriler ışığında, AİHM, mevcut davada başvuranın ceza davasının seyrinde  
kusuru bulunsa da, yetkili makamların şiddet eylemlerinden sorumlu oldukları iddia edilen  
sanıklar aleyhinde açılan ceza davasının bir sonuca ulaşması için şartların gerektirdiği pozitif  
önlemleri almadıkları kanaatine varmaktadır. Bu çerçevede AİHM’ye göre şayet yetkili  
makamlar başvuranın kendisine şiddet uygulandığı yolunda şikayette bulunduğu 25 Şubat  
1999 tarihinden sonra derhal harekete geçmiş olsalardı ilgilinin soruşturma sürecine katılımını  
temin etmeleri mümkün olabilirdi.  
Bu itibarla Hükümetin iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmediği yolundaki itirazı kabul  
edilemeyecektir.  
Hükümetin, başvuranların iç hukuktaki medeni ve idari başvuru yollarını tüketmediği  
yolundaki itirazına ilişkin olarak AİHM geçmişte bu itiraza ilişkin olarak müteaddit defalar  
görüş bildirerek reddettiğini anımsatır (bkz., diğerleri arasında, Karayiğit - Türkiye, no:  
63181/00, 5 Ekim 2004). AİHM, mevcut davada evvelce verdiği kararlardan ayrılmasını  
gerektirecek herhangi bir durum tespit etmemiştir.  
Altı ay süresi kuralına riayet edilmediği yolundaki itiraza ilişkin olarak ise AİHM, AİHS’nin  
35/1 maddesinde öngörülen sürenin kesin iç hukuk kararından itibaren işlemeye başladığını  
ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 20 Kasım 2000 tarihinde verilen kararın kesin iç  
hukuk kararı teşkil ettiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla 10 Mayıs 2001 tarihinde sunulan bu  
başvuru AİHSnin 35/1 maddesi anlamında geç sunulmamıştır. Bu itibarla Hükümet  
tarafından konuyla ilgili olarak yapılan itiraz kabul edilmeyecektir.  
AİHM, AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine dayandırılan şikayetlerin AİHS’nin 35/3 maddesi  
anlamında açıkça dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilemeyeceği kanaatine varmaktadır.  
AİHM ayrıca bu şikayetlerin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını  
tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikayetleri kabuledilebilir ilan etmek yerinde olacaktır.  
B. Esasa ilişkin  
1. Polisin elinde kötü muameleye maruz kalındığı yönündeki iddia hakkında  
AİHM, bir kimsenin tamamıyla polis memurlarının denetimi altında gözaltında tutulduğu  
sırada meydana gelen her türlü yaralanmanın ciddi kuşkulara yol açtığını hatırlatır {Salman -  
Türkiye, no: 21986/93, prg. 100). Dolayısıyla bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahatta  
bulunarak başvuranın iddialarına, hele ki bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmiş ise, şüphe  
düşüren delilleri sunma görevi Hükümete ait olmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Selmouni -  
Fransa, no: 25803/94, prg. 87 ; Ayşe Tepe - Türkiye, no: 29422/95, prg. 35, 22 Temmuz  
2003).  
Mevcut davada AİHM başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun sanık polisler aleyhinde  
olduğunu ve sözkonusu sanıkların suçluluğu hakkında karar verme yetkisinin başta ceza  
mahkemeleri olmak üzere Türk mahkemelerine ait olduğunu gözlemlemektedir. İç hukuk  
düzeyinde başlatılan sürecin sonucu ne olursa olsun, polislerin suçlu ya da suçsuz bulunmuş  
olması Savunmacı Devletin AİHSden doğan sorumluluğunu ortadan kaldırmaz {Selmouni,  
adıgeçen, prg. 87). Bu itibarla AİHM başvuranın yaralarının nedeni hakkında mantıklı bir  
açıklama yapma görevinin Devlete ait olduğu hükmüne varmaktadır.  
6
Bu çerçevede AİHM kötü muamelelere ilişkin olarak başvuranın gözaltı koşullarının ilgiliyle  
Hükümet arasında bir ihtilafa yol açtığını tespit etmektedir. Esasen başvuran bu meyanda  
gözetim altında tutulduğu sırada, kendisine vurulduğunu, üzerine tazyikli su sıkıldığını ve  
saatlerce buz kalıpları arasında çıplak halde bırakıldığım iddia etmektedir.  
Hükümet ise, vücudundaki ekimozların başvuranın fenalaşmasına ve muhtemel bir düşmeye  
bağlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Hükümet, başvuranın sağ el bileğinin ön kısmında  
bulunan izlerin ellerin arkadan kelepçelenmesinden kaynaklanan ize benzediğini ve devlet  
hastanesinden emniyet müdürlüğüne sevk edildiği sırada meydana gelmiş olabileceğini ileri  
sürmektedir. Hükümet başvuranın hastaneye sevk edildiği sırada içinde bulunduğu duruma  
dikkat çekmektedir. Başvuran hamile olduğu halde açlık grevi yapmış, rahatsızlanması  
üzerine de devlet hastanesine sevk edilerek burada kendisine gerekli tedavi uygulanmıştır.  
Ayrıca Hükümete göre, başvuran gerçekten saatlerce iki buz kalıbı arasında tutulmuş olsaydı  
vücudunda donmalar tespit edilmesi gerektiği cihetle maruz kaldığını iddia ettiği kötü  
muamele ile adli tabip tarafından düzenlenen sağlık raporu arasında illiyet bağı  
bulunmamaktadır.  
AİHM, adli tabip tarafından tam bir bağımsızlık içinde tanzim edilmiş olan sağlık raporunun  
başvuranın vücudunda darp ve cebir izleri bulunduğunu gösterdiğini tespit etmektedir. Bu  
yönde başka bir inandırıcı tıbbi delil olamaması nedeniyle AİHM dava konusu olayda  
devletin sorumluluğu olup olmadığını incelemelidir.  
Bu maksatla AİHM, dosyanın tamamı ışığında Hükümetin izahatlarını incelemelidir. Bu  
doğrultuda AİHM, Ağır Ceza Mahkemesinin 20 Kasım 2000 tarihli kararında sözkonusu  
yaraların nedenine değinmeden delil yetersizliği gerekçesiyle sanıklar hakkında beraat kararı  
vermiştir. Hükümet ise sadece, sağlık raporunda belirtilen ekimozlardan bir tanesinin  
nedenine ilişkin bir varsayımını sunmaktadır. Hükümete göre, sağ el bileğindeki iz  
kelepçelerin arkadan bağlanması nedeniyle başvuranın bileğini sıkmasından dolayı meydana  
gelmiş olabilir. Diğer izlere ilişkin olarak ise Hükümet bu izlerin ilgilinin açlık grevi yapmış  
olmasından ya da düşmesinden kaynaklanmış olabileceği varsayımında bulunmakla  
yetinmektedir. Buna karşın Hükümet, başvuranın davaya katılmamasından bağımsız olarak bu  
varsayımlarını destekleyen ve başvuranın iddiasına şüphe düşürecek nitelikte herhangi bir  
delil başlangıcı sunmamıştır.  
AİHM, başvuranın tüm iddialarının kanıtlanmış olarak mütalaa edilemeyeceğini ve iddiasının  
yukarıda anılan tıbbi raporda varılan sonuçlarla tam anlamıyla örtüşmediğini kabul eder.  
İlgilinin davaya katılmamasının mahkemenin dava konusu olayları ortaya koyma kapasitesini  
azalttığı da doğrudur. Bununla birlikte AİHM bu unsurlara belirleyici önem atfedemez. Zİra  
adli tabip raporunda tespit edilen bereleri belirttikten sonra, başvuranın vücudunda darp ve  
cebir izlerini teyid etmiş ve bir gün işgöremezliğine karar vermiştir. Öte taraftan AİHM  
başvuranın bir suç duymuşunda bulunduğunu ve müteaddit defalar maruz kaldığını iddia  
ettiği kötü muameleleri ayrıntılarıyla anlattığını tespit etmektedir.  
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM Hükümetin ne başvuranın gözaltı  
süresinin bitiminde düzenlenen tıbbi rapor hakkında ne de tespit edilen yaraların nedeni  
hakkında makul bir izahat verdiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AİHM, Savunmacı  
Devletin belirtilen yaraların sorumluluğunu taşıdığı kanaatine varmaktadır.  
Dolayısıyla AİHM, AİHSnin 3. maddesinin bu gerekçeyle esası bakımından ihlal edildiğine  
hükmeder.  
7
2. Yürütülen soruşturmaların etkili olup olmadığı hakkında  
Başvuran yetkililer tarafından sürdürülen soruşturmanın etkili olmadığını öne sürmekte,  
AİHS’nin 3. ve 13. maddelerine göndermede bulunmaktadır.  
Kendisine yapılan başvurudaki olayların hukuki tanımlamasını yapmakta müstakil yetkisi  
olduğunu hatırlatan (Bkz. diğerleri arasında Guerra vd.-İtalya karan, 19 Şubat 1998) AİHM, bu  
şikayetin AİHS’nin 3. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine itibar etmektedir  
(Bkz. son olarak Fazıl Ahmet Tamer vd.-Tiirkiye kararı, no: 19028/02, 24 Temmuz 2007).  
Hükümet başvuranın yetkililerin kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kaldığı yönündeki  
iddiasına karşı çıkmakta, başvuranın 14 Eylül 1999 tarihli şikayetinin akabinde polisler  
hakkında ceza kovuşturması başlatıldığını belirtmektedir. İfadelerinin alınmasının ardından  
savcılık İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilgili polisler hakkında TCK’nm 243/1 maddesine  
muhalefetten dava açmıştır. Hükümet başvuranın ve avukatının duruşmalara katılmamaları  
nedeniyle ne sanık polislerin ifadelerine itiraz ettiğini ne kendi iddiaları ile rapor arasındaki  
tutarsızlıkları açıkladığını söylemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi elindeki unsurlar ışığında delil  
yetersizliğinden polislerin serbest bırakılmasına karar vermiştir. Hükümet iç hukuk  
mercilerinin dikkatlerine sunulan kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kalmadıklarını,  
başvuranın işbirliği yapmamasına rağmen etkili ve derinlemesine bir soruşturma  
gerçekleştirdiklerini savunmaktadır.  
AİHM, başvuranın resmi adli bir işlem başlatmakla yetindiğini, polisler hakkında açılan ceza  
davası sürecine katılmadığını ve davaya müdahil olma talebinde bulunmadığını  
gözlemlemektedir. Buna karşılık, AİHM’nin yukarıda da tespit ettiği üzere, yetkili merciler 25  
Şubat 1999 itibariyle, maruz kalınan kötü muamelenin ayrıntılı tasviri, polis memurlarının  
teşhisi ve sağlık raporu olmak üzere bir kötü muamele olayı ile karşı karşıya olunduğunu  
düşündürecek yeterince açık verileri ellerinde bulundurdukları halde, 11 ay sonra 5 Ocak  
2000de, o da başvuranın şikayeti üzerine kovuşturma başlatmışlardır.  
AİHM, belirli bir durumda soruşturmanın ilerlemesi önünde kimi engel ve güçlüklerin  
oluşabileceğini, ancak, , yetkililer tarafından ivedilikle soruşturma başlatılmasının  
kamuoyunun güvenini sürdürmek, hukuk devletine olan inancı korumak ve yasadışı eylemler  
ve suçların işlenmesine müsamaha gösterildiği kanısının oluşmasını önlemek bakımından çok  
önemli olduğunu hatırlatır (Bkz. sözü edilen Batı vd. kararı).  
Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna  
varmaktadır.  
II. BAŞVURAN TARAFINDAN ÖNE SÜRÜLEN DİĞER İDDİALAR HAKKINDA  
A. AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası  
hakkında  
Başvuran AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesine göndermede  
bulunarak tutukluluk süresinin aşırı uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.  
AİHM, başvuranın 1 Eylül 1999 tarihinde serbest bırakıldığını-dosyada daha sonrasında  
yeniden tutuklandığını gösterir bir ibareye rastlanmadığından- altı ay kuralının dışına çıkarak  
AİHM’ye 10 Mayıs 2001 tarihinde başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir.  
Başvurunun bu kısmı gecikmeli olarak yapılmıştır ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4.  
paragraflarının uygulanmasına istinaden reddedilmelidir.  
B. AİHSnin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında  
AİHS’nin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14, maddelerine göndermede bulunan başvuran 22  
Aralık 2000 tarih ve 4616 sayılı Kanun’a karşı etkili başvuru yollarının mevcut olmadığını  
öne sürmektedir. Başvuran mezkur Kanun’un kendisine uygulanmadığını, bu bağlamda  
ayrımcılığa manız kaldığından şikayetçi olmaktadır. Af kanunu olarak da adlandırılan bu  
Kanun kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının ertelenmesine imkan tanıdığı gibi bazı hükümlü  
kategorilerinin şartlı salıverilmelerini öngörmektedir.  
AİHM öncelikli olarak AİHSnin 5. maddesinin, salt bu haliyle, bir mahkumun af  
kanunundan yararlanmasını, şartlı salıverilmesini veya kesin tahliyesini güvence altına  
almadığını hatırlatır (Bkz. kalan-Türkiye kararı, no; 73561/01, 2 Ekim 2001). Kaldı ki  
AİHMnin daha önce pek çok kez dile getirdiği üzere başvuranın şikayetçi olduğu ayrımcılık  
kişi veya kişi gruplarına karşı değil kanun koyucunun ağırlığını takdir ettiği çeşitli suç  
tiplerine uygulanmaktadır. AİHM, bu başvuruda AİHS’ye aykırı olarak bir «ayrımcılığın»  
mevcut olduğunu gösterir herhangi bir unsurun yer almadığını kaydetmektedir (Bkz. Gerger-  
Tüıkiye kararı, no: 24919/94, 8 Temmuz 1999, mutatis mutandis Yılmaz-Tüıkiye kararı, iıo:  
48992/99,17 Mayıs 2001).  
Başvurunun bu kısmı AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca dayanaktan yoksun  
bulunmaktadır ve 35. maddesinin 4. paragrafının uygulanması doğrultusunda reddedilmelidir.  
C. AİHS’nin 5. ve 6. maddelerinin münferiden ve 13. veya 14. maddeyle bağlantılı ihlal  
edildiği iddiası hakkında  
Başvuran ilk olarak yakalanma gerekçelerinden ve hakkında yapılan suçlamalardan hemen  
haberdar  
edilmediğinden,  
gözaltı  
sırasında  
avukat  
bulundurma  
hakkından  
yararlanamadığından şikayetçi olmakta, AİHSnin 5. maddesiyle birlikte 14. maddesine atıfta  
bulunmaktadır.  
Başvuran kendisini kısmen yargılayan bir yandan davanın bir bölümünde mahkeme heyetinde  
askeri hakim bulunması, öte yandan sivil hakimlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na  
bağımlılığı nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme  
olarak nitelendirilemeyeceğini savunmaktadır. Başvuran kendisine yapılan İthamlarla ilgili  
yürütülen ön soruşturmanın pek çok kuralsızlığı içerdiğinden ve davanın hakkaniyete uygun  
gerçekleşmediğinden şikayetçi olmakta, AİHSnin 6. maddesini münferiden ve 13. veya 14.  
madde ile birlikte ileri sürmektedir.  
AİHM, gözaltı koşullarına değin (bilgi edinememe, avukat yardımı) şikayetlerin AİHS’nin  
35/1 maddesine uygun yapıldığı farz edilse dahi, bu şikayetlerin AİHS’nin 6/3 a) ve c)  
fıkraları ile sağlanan güvencelerle karıştığını gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda, elindeki  
veriler ışığında başvuran hakkında açılan davanın işbu kararın kabul edildiği tarihte İstanbul  
Ağır Ceza Mahkemesinde halen sürdüğünü hatırlatmaktadır. Bu şikayetler erken yapılmıştır  
9
ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4.  
paragraflarına uygun olarak reddedilmelidir.  
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI  
AİHSnin 41. maddesine göre “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine  
karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  
edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil  
tatminine hükmeder.”  
A. Maddi ve manevi tazminat  
Başvuran 25.000 Euro manevi tazminat talep etmekte, uğradığı maddi zarar konusunda takdiri  
AİHM’ye bırakmaktadır.  
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.  
AİHM iddia edilen maddi zararın dayanağının olmadığını hatırlatarak bu talebi  
reddetmektedir. Buna karşın, başvurana uğradığı manevi zarar için 5.000 Euro tazminat  
ödenmesini kararlaştırmıştır.  
B. Yargılama masraf ve giderleri  
Başvuran iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu yargı giderleri için 18.600 YTL  
(yaklaşık 9.300 Euro) talep etmektedir bu miktarın dağılımı şu şekildedir: avukatlık ücreti için  
17.800 YTL ve AİHM’deki süreçte yapılan posta ve tercüme masrafları için 800 YTL.  
Başvuran bu amaca yönelik İstanbul barosunun avukatlık ücret tarifesini ve avukatının  
ücretini gösterir belgeyi sunmaktadır.  
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.  
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul  
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen  
kıstaslar ışığında AİHM yargı gider ve masrafları için başvurana 2,000 Euro’dan Avrupa  
Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında verilen 850 Euro düşülerek kalan kısmın  
ödenmesine karar vermiştir.  
C. Gecikme Faizi  
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç  
puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,  
1. Oyçoklıığuyla, AİHSnin 3. ve 13. maddesine yönelik şikayetlerin kabuledilebilir, bunun  
dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;  
2. Altıya karşı bir oyla, polis tarafından uygulanan kötü muamele sonucunda AİHS’nin 3.  
maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;  
10  
3. Altıya karşı bir oyla, 3. maddenin ıısulü bakımından etkili resmi bir soruşturmaya ilişkin  
şikayetin incelenmesi gerektiğine ve bu hükmün ihlal edildiğine;  
4. Altıya karşı bir oyla,  
a) AİHS’nin 44/ 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme  
tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak  
üzere Savunmacı Hükümet tarafından:  
i.  
ii.  
başvurana 5.000 (beş bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;  
yargılama gider ve masrafları için Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euro’luk  
adli yardım miktarı 2.500 (iki bin beş yüz) Euro’dan düşülerek kalan meblağın  
ödenmesine,  
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet  
tarafından, Avrupa Merkez Bankasinın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan  
fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;  
5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
fıkralarına uygun olarak 8 Temmuz 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.  
Mevcut karar ekinde, AİHSnin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Popovic’in  
kısmı ayrı oy görüşü yer almaktadır.  
11