ĐKĐNCĐ DAĐRE  
Đ.A. v. TÜRKĐYE DAVASI  
(Bavuru no. 42571/98)  
KARAR  
STRAZBURG  
13 Eylül 2005  
NĐHAĐ KARAR  
13/12/2005  
____________________________________________________________________________________________________  
© T . C . A d a l e t B a k a n l ı ğ ı , 2 0 1 3 . B u g a y r ı r e s m i ç e v i r i , A d a l e t B a k a n l ı ğ ı , U l u s l a r a r a s ı H u k u k v e D ı ş İ l i ş k i l e r G e n e l M ü d ü r l ü ğ ü , İ n -  
san Hakları Daire Başkanlığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Adalet Bakanlığı, Uluslararası Hukuk ve Dış  
İlişkiler Genel Müdürlüğü, İnsan Hakları Daire Başkanlığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanab-  
ilir.  
Đ.A. v. Türkiye davasında,  
Bakan  
J.-P. Costa,  
Yargıçlar  
A.B.Baka  
I. Cabral Barreto  
R. Türmen,  
K. Jungwiert  
M. Ugrekhelidze  
A. Mularoni  
ve Daire Yazı Đꢀleri Müdürü S. Dolle’nin katılımıyla oluturulan Avrupa Đnsan Hakları  
Mahkemesi (Đkinci Daire), 28 Haziran ve 25 Ağustos 2005 tarihlerinde yapılan gizli  
müzakereler sonrasında 25 Ağustos 2005 tarihinde aağıdaki kararı vermitir:  
USUL  
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 42571/98 no’lu dava, Türk vatandaı Bay Đ.A.’nın  
(“bavuran”) Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na 18 Mayıs 1998 tarihinde, Đnsan Hakları ve  
Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilikin Sözleme’nin (“Sözleme”) 34. maddesi uyarınca  
yapmıolduğu bavurudan ibarettir.  
2. Kendisine adli yardım verilen bavuran, Đstanbul’da görev yapmakta olan avukat Bay S.  
Kukonmaz tarafından temsil edilmitir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), Mahkeme önündeki  
yargılamalar için herhangi bir temsilci görevlendirmemitir.  
3. 13 Kasım 2003 tarihinde Mahkeme, bavurunun kısmen kabul edilebilir olduğunu beyan  
etmitir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOULLARI  
4. Bavuran 1960 doğumlu olup Fransa’da yaamaktadır.  
5. Bavuran, Kasım 1993’te Abdullah Rıza Ergüven’in “Yasak Tümceler” adlı romanını  
yayınlayan Berfin yayınevinin sahibi ve müdürüdür. Kitap, yazarın felsefi ve dini konularla  
ilgili görülerini romana özgü bir dille anlatmıtır. Kitabın ilk baskısında, iki bin kopyası  
basılmıtır.  
6. 18 Nisan 1994 tarihli iddianamede, Đstanbul Cumhuriyet savcısı (“Cumhuriyet savcısı”),  
Ceza Kanunu’nun 175. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları uyarınca, söz konusu kitabı  
basmasından ötürü bavuranı “Allah, din, peygamber ve kutsal kitaba” saygısızlık etmekle  
suçlatır.  
7. Cumhuriyet savcısının iddianamesi, Đstanbul Cumhuriyet Savcılığı Basın Bürosu’nun talebi  
üzerine, ilgili tarihte Marmara Üniversitesi ilahiyat fakültesi dekanı olan Profesör Salih Tuğ  
tarafından hazırlanan bilirkii raporuna dayandırılmıtır. Bilirkii 25 ubat 1994 tarihli  
raporunda, aağıdaki görüleri sunmutur:  
“… yazar, özellikle üzerinde çeitli teorilerin halen öne sürülmekte olduğu kainatın fizik yapısı,  
yaratı, tabiat kanunlarının varlığı vs. gibi ilmi görüve teorileri roman içinde, kendi istediği sonuçları  
destekleyecek ekilde kullanmıtır. Varmak istediği sonuçlara dair okuyucuyu bu kısımlarda tek taraflı bir  
biçimde zihnen artlandırmaya çalımaktadır. Özellikle teoloji konularının ilendiği sahife ve satırlarda yazar,  
son derece tek taraflı ve ilmilikten uzak görüler çerçevesinde okuyucuyu adeta hapsetmektedir… Rönesans  
yazarları, düünürleri ve bilim adamlarının yönelttiği tenkid, red ve bağımsız görüleri benimsemek suretiyle  
Anadolu Türk toplumunun inanı, düünce, gelenek ve yaayıbiçimlerine yüklenmekte ve bunlara yönelttiği  
tenkid, red ve genellikle ilmilikten yoksun serbest düünce ve görüleriyle kendine göre halkımızı aydınlatmaya  
ve uyarmaya çabalamaktadır…Materyalizm ve pozitivizme dayalı bu düünce biçimi dini ve vahy’i inkar ederek  
Ateizme ulaır… Her ne kadar bu sahifeler yazar tarafından benimsendiği anlaılan felsefi görülerin  
savunulduğu kısımlar gibi kabul edilebilirse de, Đslam dininin Allah inanç ve akidesi ile peygamberine,  
Müslümanların vahiy kaynaklı olduğuna inandıkları Kuran-ı Kerim’e ve Đslami ibadet ve uygulamalarına dair  
saldırı, tezyif, küçümseme, kınama, alaya alma ve hatta yer yer aağılama ve hakarete kadar varan ifadelerle  
bezeli bulunduğu gözlemlenmektedir… Yazara göre dini düünce ve inançlar karanlık; akla ve doğa anlayıına  
dayalı düünce ve dini red ve inkar, aydınlık düüncelerdir. Dini düünceler, inanılar “çölde görülen hayaller”,  
“ilkel düünceler”, “çöl sayıklamaları”; dini prensip ve ibadetler, “çöl yaamının ilkellikleri”, “sayıklamalı boꢀ  
inançlar”dan ibarettir…”  
8. Bilirkii raporunda incelediği kitaptan bazı bölümleri alıntılamıtır, özellikle:  
“… Düünebiliyor musunuz? Temelde bütün inançlar, dinler bir oyunla sahneye kondu. Oyuncular birbirinden  
habersiz, neyin ne olduğunu bilmeden oynadılar oyunlarını. Bu kör gidiin ardına dütü herkes. Kendisine  
simgesel olarak bağlanılan imge Tanrı ise hiçbir zaman sahneye çıkarılmadı. Perde arkasından konuturuldu hep.  
Đnsanlar patolojik ekilde hayali projeksiyonların esiri edildi. Aslı astarı olmayan ipe sapa gelmez öykülerle  
yıkandı kafalar…  
Đmamları düünceden, düünme yeteneğinden soyutlayan, onları birer ot yığını durumuna sokan… [Hz.  
Đbrahim’in kurban kıssası değerlendirilerek] Bir uydurma olduğu besbelli bu anlatılanların… Tanrı bir sadist  
mi… Demek Đbrahim Peygamberin tanrısı da Muhammed’in tanrısı gibi kıyıcı!”  
Bilirkii, raporunu aağıdaki ekilde sonlandırmıtır:  
“Sonuç olarak, raporumda belirttiğim pek çok ifadenin TCK’nın 175. maddesinde düzenlenen suçun maddi  
unsurunu oluturduğu, kitabın geneliyle ilgili tahlil ve tespitlerim de suçun manevi unsurunun mevcut olduğu  
kanaatine beni ulatırmıbulunmaktadır. Özellikle kitaba ‘Yasak Tümceler’ adının verilmiolması da buna açık  
bir kanıt tekil etmektedir.”  
9. Bavuran, 28 Haziran 1994 tarihinde Đstanbul Đlk Derece Mahkemesi’ne gönderdiği  
dilekçesinde, bilirkii raporuna itiraz etmitir. Söz konusu kitabın bir roman olduğunu ve  
incelemenin edebiyat uzmanları tarafından yapılması gerektiğini ileri sürerek ikinci bir  
bilirkii raporu isteminde bulunmuve bilirkiinin tarafsızlığından üphe etmitir.  
10. 2 Kasım 1995 tarihinde, Profesörler Kayıhan Đçel, Adem Sözüer ve Burhan Kuzu’dan  
oluan bilirkii heyeti tanzim ettikleri raporu sunmutur.  
11. Bacuran 19 Nisan 1996 tarihinde ilk derece mahkemesine ibraz ettiği dilekçesinde  
bavuran, ikinci bilirkii raporunun doğruluğuna ilikin itirazda bulunmuve bu raporun ilk  
raporun kopyası olduğunu ileri sürmütür.  
12. Đlk derece mahkemesi nezdinde 24 Nisan 1996 tarihinde bavuran, kitabın, Ceza  
Kanunu’nun 175. maddesinin 3. fıkrası anlamı dahilinde, dine hakaret etme ve tahkir etme  
niteliği taımadığını ve sadece yazarın felsefi görülerini içerdiğini içeri sürmütür.  
13. Đlk derece mahkemesi, 28 Mayıs 1996 tarihli kararında, bavuranı mahkum etmive  
kendisine iki yıl hapis ve adli para cezası vermitir. Hapis cezasını paraya çevirmive  
böylece bavuranın toplam 3,291,000 TL adli para cezası ödemesine karar verilmitir (o  
dönemde 16 Amerikan Dolarına tekabül etmektedir). Karar gerekçesinde mahkeme, ikinci  
bilirkii raporuna atıfta bulunmuve kitaptan aağıdaki paragrafı alıntılamıtır:  
“Kuran’da yer alan korku, eitsizlik, çeliki üçgenini görmüyor musunuz; bana yer solucanını hatırlatıyor. Tanrı  
dedi ki bütün sözler Tanrı elçisinin kendi sözleridir. Hatta bu sözlerin bir bölümü “Aye’nin koynunda  
cokuların dürtüsüyle ortaya konup düzenlenmitir… Tanrı’nın elçisi yemekten sonra ve namazdan önce cinsel  
iliki ile iftar edermi. Muhammed ölü bir insan ya da canlı bir hayvanla cinsel ilikide bulunmayı  
yasaklamaz…”  
14. Bavuran 3 Eylül 1996 tarihinde Yargıtay’a temyiz bavurusunda bulunmutur. Bavuran  
temyiz gerekçelerinde, söz konusu kitapta sadece yazarın görülerini dile getirdiğini ileri  
sürmüve bilirkii raporlarının mahiyetine itirazda bulunmutur.  
15. 6 Ekim 1997 tarihinde Yargıtay, dava konusu kararı onamıtır.  
16. Bavuran, nihai karardan 2 Aralık 1997 tarihli posta mührünü taıyan tebliğ ile haberdar  
olmutur.  
II. ĐLGĐLĐ ĐÇ HUKUK VE UYGULAMA  
17. Ceza Kanunu’nun 175. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları u ekildedir:  
“Allah'a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya  
mezheplerinden birine hakaret eden veya bir kimseyi dini inançlarından veya mensup olduğu dinin  
emirlerini yerine getirmesinden veya yasaklarından kaçınmasından dolayı kınayan veya tezyif veya  
tahkir eden veya alaya alan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis ve bebin liradan yirmi bebin  
liraya kadar ağır para cezası verilir.  
Üçüncü fıkrada yazılı suçlar, basın ve yayın yoluyla ilenirse ceza bir misli artırılarak hükmolunur.”  
18. Basın Kanunu’nun (5680 sayılı) 16. maddesinin 4. fıkrası u ekildedir:  
“Mevkute tanımına girmeyen basılmıeserlerle ilenen suçlarda ceza sorumluluğu suçu oluturan eserin  
yazarı, çevireni veya çizeni ile birlikte yayınlatana aittir.”  
HUKUK  
AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA  
19. Bavuran, hakkında verilen mahkumiyet cezasının ifade özgürlüğünün ihlalini  
oluturduğundan ikayetçi olmakta ve bu yönde AĐHS’nin 10. maddesini ileri sürmektedir. Bu  
maddenin ilgili kısımları u ekildedir:  
“ 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve  
ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüalma ve de verme özgürlüğünü de  
kapsar…  
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik  
bir toplumda… suç ilenmesinin önlenmesi, … ahlakın korunması [ve] bakalarının öhret ve haklarının  
korunması … için gerekli olan bazı formaliteler, koullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi  
tutulabilir.”  
20. Hükümete göre sözkonusu kitabın dine, özellikle Đslam dinine saldırgan yaklaımları  
içermesi, dini duygulara hakaret etmesi ölçüsünde bavuranın mahkumiyeti sosyal bir ihtiyacı  
karılamaktadır. Bu noktada, halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede  
Đslam’a yönelik sözkonusu eletirilerin beklenen sorumlulukları taır nitelikte olmadığını ileri  
sürmektedirler.  
21. AĐHM, sözü edilen kitabın roman tarzında yazarın felsefi ve dini görülerini içerdiğini  
hatırlatmakta ve bunun ulusal yargı tarafından dine hakaret etme ve onu hor görme olarak  
değerlendirildiği tespitinde bulunmaktadır.  
22. AĐHM, sözkonusu müdahalenin AĐHS’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan  
bavuranın ifade özgürlüğüne yönelik bir ihlali oluturduğu hususunda taraflar arasında bir  
ihtilafın bulunmadığını not etmektedir. Müdahalenin AĐHS’nin 10 § 2. maddesi uyarınca  
yasayla öngörüldüğü ve kamu düzeninin, ahlakın, bakalarının haklarının korunması gibi  
meru amaçları taıdığı hususlarına itiraz edilmemitir . AĐHM, bunu dikkate almaktadır.  
Mevcut davadaki sorun, yapılan müdahalenin «demokratik bir toplum için gereklilik»  
oluturup oluturmağının belirlenmesine ilikindir.  
23. AĐHM, 10. maddeye ilikin kararlarının temelini oluturan ve özelikle Handyside v.  
Đngiltere kararı (7 Aralık 1976, seri: A no: 24), ve Fressoz ve Roire v. Fransa ([BD], no:  
29183/95, § 45, AĐHM 1999-I) kararlarında yer alan temel prensipleri hatırlatmaktadır: Đfade  
özgürğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve  
her bireyin özgüveni için gerekli temel artlardan birini tekil etmektedir. 10. maddenin 2.  
paragrafı uyarınca, bu kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” ve “fikirler” için  
değil, aynı zamanda kırıcı, ok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.  
24. Bir kez daha vurgulamak gerekirse 10. maddenin 2. paragrafında yer alan ifade ve  
ünce özgürlüğü bazı «görev ve sorumlulukları» beraberinde getirmektedir; bunlar arasında  
yer alan din ve inanç özgürlüğü sözkonusu olduğunda bakalarına zarar verecek nitelikteki  
söylemlerden ve saygısızlık edecek davranılardan kaçınılması gerekmektedir (Bkz. örneğin,  
Otto-Preminger-Institut v. Avusturya kararı, 20 Eylül 1994, seri: A no: 295-A, § 49, ve  
Murphy v. Đrlanda kararı, no: 44179/98, § 67, AĐHM 2003-IX). Đlke olarak, büyük hayranlık  
ve sevgi duyulan dini hedef alan aağılayıcı eletirilerin yaptırıma tabi tutulması gerekli  
görülebilir (ibidem).  
25. AĐHS ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklere getirilecek sınırlamaların  
«demokratik bir toplum için gereklilik» arz edip etmediğinin incelerken AĐHM, Sözlemeci  
Devletlerin belirli bir takdir yetkililerine haiz olduklarının fakat bunun sınırsız olmadığının  
daha önce pek çok defa dile getirmitir (Wingrove v. Đngiltere kararı, 25 Kasım 1996, 1996-V,  
§ 53). Dini inançlara ve ahlaki görülere karı sergilenen saldırılar sözkonusu olduğunda  
bakalarının haklarının korunması bakımından Avrupa ülkeleri arasında tek bir anlayıın  
olmaı, ahlaki ve dini çerçeve içerisindeki kiisel yargılarını aağılamaya eğilimli hususlarla  
bağlantılı olarak; ifade özgürlüğüne ilikin düzenlemenin yapılmasında Sözlemeci  
Devletlerin takdir yetkisini geniletmektedir (Bkz. yukarıda anılan Otto-Preminger-Đnstitut  
kararı, § 50 ; Wingrove, § 58 ve Murphy § 67).  
26. Bir Devlet, bakalarının inanç özgürlüğüne saygı bilinci ile düünce ve ifade özgürlüğü ile  
bağdamayan yargı konusunu tekil eden fikirleri de içeren davranıların önlenmesini meru  
olarak gerekli görebilir (Bu anlamda bkz.9.madde, Kokkinakis v. Yunanistan kararı, 25 Mayıs  
1993, seri: A no: 260-A, ve yukarıda anılan Otto-Preminger-Instutut kararı, §47). AĐHM,  
bununla birlikte AĐHS ile getirilen kısıtlamanın ve yapılan müdahalenin olayların koulları  
dikkate alındığında «sosyal bir ihtiyacı» karılayıp karılamağının ve «öngörülen meru  
amaçla orantılı» olup olmadığının tespit edilmesi gerektiğini kaydetmektedir (yukarıda anılan  
Wingrove kararı, § 53, ve Murphy kararı, § 68).  
27. Đki temel hakkın uygulanması hususu sözkonusu olduğunda AĐHM, çatıan menfaatler  
arasında bir denge kurulmasını gerekli görmektedir: bir tarafta, bavuran için dini ideolojiye  
ilikin görülerini topluma aktarma hakkı, diğer tarafta bakalarının düüncesine, dini inanç  
özgürğüne saygı gösterilmesini isteme hakkı. (sözü edilen Otto-Preminger-Đnstitut, § 55).  
28. Çoğulculuk, hogörü ve açık fikirlilik unsurları «demokratik toplumu» meydana getirir  
(yukarıda anılan Handyside, § 49); çoğunluğun içinde yer alan veya azınlık bir dini gruba ait,  
dini ibadetini yerine getirme serbestisine sahip kiiler her türlü eletiriden uzak olduklarını  
ünemezler. Bunu hogörüyle karılamak ve bakalarının kendi dini inançlarını  
reddetmelerini ve hatta diğer kimselerin kendi inançlarına ilikin dümanca propaganda içeren  
doktrinleri kabul etmek durumundadırlar (sözü edilen Otto-Preminger-Đnstitut, § 47).  
29. Ancak mevcut dava yalnızca onur kırıcı veya ok edici yorumlar veya “provokatif”  
görülerle değil, aynı zamanda Müslümanların peygamberine yapılan çirkin saldırı ile de  
alakalıdır. Laiklik ilkesine oldukça bağlı olan Türk toplumunda dini öğretilerin eletirilmesi  
bir derece hogörülse de; inanan insanlar aağıdaki parçalardan ötürü kendilerini haksız ve  
ağır saldırıların hedefinde hissedebilirler: “Hatta bu sözlerin bir bölümü “Aye’nin koynunda  
cokuların dürtüsüyle ortaya konup düzenlenmitir… Tanrı’nın elçisi yemekten sonra ve  
namazdan önce cinsel iliki ile iftar edermi. Muhammed ölü bir insan ya da canlı bir  
hayvanla cinsel ilikide bulunmayı yasaklamaz…”  
30. Sonuç itibariyle, AĐHM sözkonusu müdahale ile Müslümanlar tarafından kutsal sayılan  
bazı hususlara yapılan saldırıların önlenmesinin amaçlandığını dikkate almaktadır. AĐHM, bu  
noktada alınan tedbirlerin « sosyal bir ihtiyaca» karılık geldiği sonucuna varmaktadır.  
31. AĐHM, ulusal yargı mercilerinin gerekçelerinin yeterli, bavuran hakkında aldıkları  
önlemlerin yerinde olduğunu ve yetkililerin takdir paylarını amadıklarını kaydetmektedir.  
32. Alınan önlemin orantılılığı ile ilgili olarak, AĐHM ulusal yargının anılan kitabın  
toplatılması kararını vermediğini ve netice itibariyle verilen para cezasının öngörülen amaçlar  
doğrultusunda ölçülü olduğunu kaydetmektedir.  
Bu bağlamda, Sözleme’nin 10. maddesi ihlal edilmemitir.  
BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE  
3’e karı 4 oy ile Sözleme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermitir.  
Đꢀbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiolup, Sözleme’nin 77. maddesinin 2. ve 3.  
fıkraları uyarınca 19 ubat 2013 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmitir.  
S. DOLLE  
J.-P. COSTA  
Yazı Đꢀleri Müdürü  
Bakan  
Mevcut karar ekinde AĐHS’nin 45 § 2. ve Đçtüzüğün 74 § 2. maddeleri uyarınca Yargıç Costa,  
Cabral Bareto ve Yargıç Jungwiert’in ortak hazırlamıoldukları muhalefet erhi yer  
almaktadır.  
YARGIÇ COSTA, CABRAL BARETO VE YARGIÇ JUNGWĐERT’ĐN MÜTEREK  
MUHALEFET ERHĐ  
(Tercümedir)  
1. “Demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden biri” olan ifade özgürlüğü sadece genel  
kabul gören, zararsız veya tarafsızlık içeren “bilgiler” ve “fikirler” için değil, aynı zamanda  
kırıcı, ok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Handyside v. Birleik Krallık (7  
Aralık 1976 tarihli karar, Seri A no. 24, s. 23, § 49) kararından yapılan bu alıntı, Avrupa  
Komisyonu ve Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarında sık sık tekrarlanmaktadır.  
Bu kelimelerin büyülü veya alıkanlık halini almıkalıp haline gelmemesi gerektiği ancak  
ciddiye alınması ve Mahkeme’nin ulağı çözümlerde yararlanılması gerektiği kanaatindeyiz.  
2. Mevcut davada yayınevi yöneticisi olan bavuran, 1993 yılında bu romanın 2,000 kopyasını  
basmıtır. Mahkemeye ibraz edilen kanıtlar, kaç kiinin gerçekten bu kitabı okuduğunu  
göstermemektedir; ancak kitabın ikinci basımı olmadığını dikkate aldığımızda kitabı okuyan  
kii sayısı muhtemelen azdır. Ayrıca, yazarın ifadelerinin toplum üzerindeki sınırlı etkisi,  
ulusal makamlar tarafından dikkate alınmamıtır. Bu da, ulusal makamların (daha önce  
belirtildiği gibi edebi bir dille kaleme alınan) ifadelerin özet ekilde değerlendirme yapmasına  
neden olmutur.  
3. Yayınevi yöneticine suçlamalar yöneltirken ve onları mahkum ederken, Cumhuriyet savcısı  
ve mahkeme, kitaptan inançları ve dinleri (“tüm inançlar ve dinler” – bakınız kararın 8.  
paragrafı) eletiren, yazarın septisizm veya aslında ateizme ilikin düüncelerini ortaya  
koyduğu aikar olan cümlelere vurgu yapmıtır. üphesiz ki, Türkiye gibi oldukça dindar olan  
bir toplumda görece olarak daha az ateist ve materyalist kiiler bulunabilir veya ateist  
görüler, toplumun çoğunluğunun inanılarını rahatsız edebilir veya ok edebilir. Ancak bu  
durum, demokratik bir toplumda bir kitabın yayıncısına yaptırım uygulanması için yeterli bir  
gerekçe olarak görünmemektedir; aksi halde Handyside kararından alınan yukarıdaki görü,  
tüm etkisinden yoksun kalacaktır.  
4. Daha sıkıntılı olan durum – daha sarsıcı olduğu için – kararın 13. paragrafında yer alan  
bölümdür. Bu bölümde, yazar iki iddia ile Hz. Muhammed’e saldırıda bulunmutur. Birincisi  
iftarını cinsel iliki ile yapması; ikincisi ise Muhammed’in ölü insanlarla veya canlı bir  
hayvanla cinsel ilikiye girmeyi yasaklamadığı iddiasıdır. Bu suçlamaların, özellikle  
ikincisinin, görüleri oldukça fazla saygı hak eden dini bütün Müslümanları kızdırabileceğini  
kabul etmekteyiz. Kabul etmek gerekir ki, Đslam’a göre Muhammed, Tanrı değildir ancak  
Tanrı’nın peygamberidir. Ancak, kurucusu olduğu bir dinde sahip olduğu konum peygamberi,  
örneğin Đbrahim Peygamber veya Yahudi dinindeki gibi Musa Peygamber gibi, kutsal bir  
konuma sahiptir.  
5. Ancak aağılayıcı ve talihsiz olduğu kukusuz olan bu beyanların tek baına, bir kitabı  
tamamıyla itham etmek ve yayıncısına cezai yaptırımlar uygulamak açısından bir dayanak  
olarak alınabileceği kanısında değiliz. Ayrıca, hiç kimse bir kitabı satın alma veya okuma  
hususunda zorlanamaz; ve alıp okuyan kiiler de inançlarına hakaret ettiğini veya aykırı  
olduğunu düündükleri her ey için – yani, Sözleme’nin hem 9 hem de 10. maddesinin 2.  
paragrafı kapsamında haklarının ihlal edilmesi – mahkemelerde tazmin talep etme hakkına  
sahiptir. Đddia makamı açısından, bir yayıncı hakkında “Tanrı, Din, Peygamber ve Kutsal  
Kitap” (bakınız kararın 6. paragrafı) adına re’sen cezai yargılama ilemleri balatmak oldukça  
farklı bir husustur; demokratik bir toplum, teokratik bir toplum değildir.  
6. Bu davada çoğunluğun gerekçesinde ele alınan bir diğer husus, her ey dikkate alındığında,  
bavurana uygulanan cezanın hafif olmasıdır. Çünkü bavurana verilen iki yıllık hapis cezası,  
nihai olarak makul bir para cezasına dönütürültür. Ancak, bu sav önemli olmasına  
rağmen, bize göre belirleyici bir faktör değildir. Basın özgürlüğü, ilkeler bütününe ilikindir;  
ve herhangi bir cezai mahkumiyet, yayıncıları kesin surette kurallara uygun veya “siyasi (veya  
dini) açıdan doğru” olmayan kitapları yayımlamaktan vazgeçirme eğilimi olan “soğuk duꢀ  
etkisi” diye bilinen etkiye sahiptir. Bu tür bir oto sansür riski, demokratik bir toplumda gerekli  
olan bu özgürlük için çok tehlikelidir. Dahası bu risk, kara listeye almayı veya “fetva  
vermeyi” zımni olarak desteklemektedir.  
7. Mahkeme içtihatları kararda izlenen yöntemle tutarlı gözükmektedir. Otto-Preminger-  
Institut v. Avusturya (20 Eylül 1994, seri: A no: 295-A) ve Wingrove v. Birleik Krallık (25  
Kasım 1996, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1996-V) kararlarında Mahkeme, toplumun  
dini duygularına aırı saldırıda bulunulması ve/veya tanrıya veya kutsal eylere hakaret  
edilmesi nedeniyle Sözleme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermitir (her iki  
davada da “mağdurlar” Müslüman değil; Hristiyan topluluğudur).  
8. Ancak, bu emsal kararlar bizi ikna etmedi. Đlk olarak, bir film veya video, sınırlı dağıtımı  
olan bir kitaptan çok daha fazla bir etkiye sahiptir. Bu faktör, üç ayrı dava arasında yapılması  
gereken ayrım için yeterli olmalıdır. Đkinci olarak, Otto-Preminger-Institut ve Wingrove  
kararları, o tarihte anlamazlığa neden olmutur ( ve Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu, kendi  
adına, büyük bir çoğunlukla her iki davada da 10. maddenin ihlal edildiğini dile getirmitir).  
Son olarak ise, bize göre düüncenin geleneklere uygunluğuna veya yeknesaklığına çok fazla  
vurgu yapan ve basın özgürlüğüne ilikin aırı ihtiyatlı ve çekingen bir anlayıyansıttığı  
görünen bu içtihadın “yeniden gözden geçirilme” vakti gelmiolabilir.  
9. Tüm bu gerekçelerle ve ne yazık ki, mevcut davada Sözleme’nin 10. maddesinin ihlal  
edildiği kanısında olduğumuz için meslektalarımızla aynı fikirde değiliz.