*
------------------------  
------------------------  
C O N S E I L D E +  
^
AVRUPA  
K O N S E Y İ  
L 'E U R O P E  
*
AVRUPA İNSANHAKLARIMAHKEMESİ  
DÖRDÜNCÜDAİRE  
NACARYAN VEDERYAN- TÜRKİYEDAVASI  
(Başvuru no:19558/02 ve 27904/02)  
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ  
S T R A Z B U R G  
8 O c a k 2 0 0 8  
___________________________________________________________________________________________________  
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2018 Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak be-  
lirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan  
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
İşbu karar Sözleşmenin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek  
o l u p ş e k l i b a z ı d ü z e l t m e l e r e t a b i t u t u l a b i l i r .  
1
USUL  
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 19558/02 ve 27904/02 numaralı başvuruların nedeni iki  
Yunan vatandaşı Yeran-Janet Nacaryan ve Armen Deryan’ın (başvuranlar) Avrupa İnsan  
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) 22 Nisan 2002 tarihinde Temel İnsan Haldan ve  
Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi  
uyarınca yapmış olduğu başvurudur.  
Başvuranlar Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu  
avukatlarından D. Bakar tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
L DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1945 ve 1948 doğumlu olup Yunanistan’da ikamet etmektedirler.  
T.C. vatandaşı Serkis Arto Gövderelioğlu (muris) 10 Ağustos 2000 tarihinde bekar olarak ve  
geride mirasçı bırakmadan vefat etmiştir. Mirası Türkiye’deki gayrimenkulleri ve taşınır  
mallan kapsamaktadır.  
Alis İçliyürek 22 Ağustos 2000 tarihinde Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi’ne (Asliye Hukuk  
Mahkemesi) murisin mirasçı sıfatının tanınması talebiyle başvuruda bulunmuştur.  
Belirtilmeyen bir tarihte, başvuranların babası Agop Gövdereliyan murisin varisleri arasında  
yer almak amacıyla Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat etmiştir. Babalarının 9 Aralık 2000  
tarihinde vefat etmesinden sonra başvuranlar bu davayı takip etmektedirler.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 16 Ekim 2000 tarihinde Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve  
Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünden (Adalet Bakanlığı) murisin Öldüğü tarihte Türkiye ve  
Yunanistan arasında mütekabiliyet olup olmadığı hususunda görüş bildirmesini istemiştir.  
Asliye Hukuk Mahkemesi 1 Kasım 2000 tarihinde Hazînenin murisin tek yasal mirasçısı  
olarak sayılması talebini bu davaya birleştirmiştir.  
Adalet Bakanlığı 4 Ocak 2001 tarihinde istenilen görüşü iletmiştir.  
15 Ocak 2001’de Asliye Hukuk Mahkemesi başvuranlann muris ile akrabalık ilişkilerini ve  
taşınabilir mallar açısından mirasçılar arasında yer aldıklannı tanımıştır. Başvuranlar, taşınır  
malların yansını miras yoluyla elde etmişlerdir.  
Sözkonusu mahkeme, taşınmaz mallar açısından, Yunanistan’la Türkiye arasında karşılıklılık  
ilkesinin gereğinin yerine gelmemiş olması muvacehesinde, başvuranlann mirasçı sıfatım  
tanımamıştır.  
Yargıtay karan onamış, başvuranlann karann düzeltilmesi itirazlarım reddetmiştir. İtirazın  
reddedildiğine ilişkin kararda itirazı yapan kişi olarak yalnızca Armen Deryan’ın adı  
geçmektedir.  
2
HUKUK  
I. AİHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ  
İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar ulusal yargı makamlarının taşınmaz mallar için mirasçı sıfatını reddetmeleri  
doğrultusunda mülkiyet haklarına riayet edilmediğinden şikayetçi olmakta ve Ek 1 no’lu  
Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.  
A. Kabuledilebilirliğe dair  
Hükümet» Nacaryan’ın kararın tashihi için iç hukuk yoluna başvurmaması nedeniyle  
başvuranların iç hukuk yollarım tüketmediklerini belirterek AİHM’yi 19558/02 numaralı  
başvuruyu kabuledilemez ilan etmeye davet etmektedir. Hükümet, AÎHM’nin iç hukuk  
yollarının tüketilmediğine dair itirazım kabul etmemesi halinde, bu kez altı ay kuralına  
uymadığı gerekçesiyle bu iki başvuruyu kabuledilemez bulması gerektiğini savunmaktadır.  
Başvuranlar bu argümanlara karşı çıkmaktadırlar.  
AÎHM, 26 Ekim 2001 tarihli karar metninde yalnızca başvuran Armen Deryan’ın adı yer alsa  
da iki başvuranın kararın düzeltilmesi talebinde bulunduklarım gözlemlemektedir.  
Her halükarda, AÎHM, bir başvuranın olağan şekliyle iç hukukta gerçekten etkili ve yeterli  
başvuru yollarını kullanması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir başvuru yoluna gidildiğinde,  
uygulamada aynı amaca yönelik başka bir başvuru yolunun kullanımı şart değildir.  
AÎHM, Türk hukukunda kararın tashihi başvurusunun amacının işlenen bir hata nedeniyle  
Yargıtay'ın davayı yeniden incelemesi olduğunu not etmektedir. Tarafların basit şekliyle  
yeniden inceleme başvurusu üzerine, Yargıtay yeni delil unsurları aramaksızın aynı davayı  
ikinci bir kez inceler. Bu nedenle, Şişli Sulh Hukuk Mahkemesinin kararını Yargıtay'ın nihai  
olarak onadığım hatırlatmak yerinde olacaktır (Bkz. mutatis mutandis, Gök vd.-Türkiye  
karan, no: 71867/01, 71869/01,73319/01 ve 74858/01, 27 Temmuz 2006). AÎHM bu nedenle  
Hükümetin itirazım reddetmektedir.  
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun  
olmadığım kaydeden AÎHM, ayrıca başvurunun başka açılardan bakıldığında da  
kabuledilemezlik unsuru bulunmadığım tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir  
niteliktedir.  
B. Esas hakkında  
A. Taraflarıngörüşleri  
1. Savunmacı Hükümet  
Hükümet Ek 1 no’lu ProtokoFün 1. maddesi uyarınca başvuranların bir «mülk»e sahip  
olmadıklarım savunmaktadır. Bu madde yalnızca varolan taşınmazlar için geçerli olup  
gelecekte bir taşınmazın varisi olma ümidini kapsamamaktadır.  
3
Hükümet sözkonusu taşınmaza yasal olarak hiçbir zaman sahip olmayan başvuranlann bu  
hükmün korumasını öne süremeyeceklerini savunmakta, Tapu Kanunu’nun 35. maddesi  
gereğince mütekabiliyet ilkesi -ki bu kanuni (de jure) veya fiilen (de facto) olabilir- yerine  
geldiği müddetçe yabancı uyruklu gerçek kişilerin veraset yoluyla taşınmaz mal  
edinebileceklerini dile getirmektedir. Bu başvuruda Türk mahkemeleri Yunan hukukunun ve  
olaylann meydana geldiği dönemde Yunanistan’da yürürlükte bulunan uygulamanın Türk  
vatandaşlarının taşınmaz mal edinmelerine imkan tanımadığım kaydetmiştir. Buna göre, 1990  
tarihli Yunan Kanunu Yunanistan topraklanılın yaklaşık % 55’i üzerinde Türk vatandaşlanmn  
taşınmaz mal edinmelerini yasaklamaktadır. Hükümet, başvuranlann ve Yunan Hükümeti’nin  
Türk vatandaşlarının veraset yoluyla taşınmaz mal edinebileceklerini gösterir bir yargı  
kararım veya tapu kaydını kanıt olarak sunmadığının altını çizmektedir.  
Son olarak, Hükümet’e göre Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde açıkça ifade edilen  
mütekabiliyet esası gereğince başvuranlar ne murisin taşınmaz mallanndan birini edinebilir ne  
de sözkonusu taşınmazların varisi olma meşru beklentisi içine girebilirler.  
Hükümet, Yunan Hükümeti’nin Türk vatandaşlarının Yunanistan’da veraset yoluyla sınırsız  
taşınmaz mal edinme hakkına sahip olduklan görüşüne karşı çıkmakta, bu bağlamda Yunan  
Hükümeti’nin sunmuş olduğu belgelerin yasal sonuçlan hakkında hiçbir açıklama  
yapmadığım vurgulamaktadır.  
Hükümet, Yunan Hükümeti tarafından iletilen belgelerde mirasın açılma tarihlerinin 10 Mayıs  
2001 ve 6 Ocak 1978 olarak belirtildiğini ve bu başvuruda yer alan miras açılma tarihinden  
farklı olduğunu sözlerine eklemektedir. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet mütekabiliyet  
koşulunun zamanla değişebileceğini ifade ederek bu yönde Şişli 2 numaralı Sulh Hukuk  
Mahkemesinin 31 Temmuz 2006 ve 15 Aralık 2006 tarihinde almış olduğu iki karan  
sunmaktadır. Sözü edilen bu iki karar Yunan vatandaşlarına veraset ilamı verilmesi  
hakkındadır. Asliye Hukuk Mahkemesi bu kararlarda Türkiye ve Yunanistan arasındaki  
mütekabiliyet koşulunun yerine geldiği neticesine vararak 20 Aralık 2001 ve 23 Haziran 1975  
tarihlerinde vefat eden murislere ait taşınmaz mallar için murisin Yunan vatandaşı  
mirasçılarının mirasçı sıfatını tanımıştır. Hükümete göre Yunan Hükümeti tarafından sunulan  
belgelerin mevcut davadaki olaylann değerlendirilmesi bakımından uygun hiçbir yanı  
bulunmamaktadır.  
2. Başvuranlar  
Başvuranlar Hükümetin argümanlarına karşı çıkmakta ve murisin vefatıyla doğrudan taşınmaz  
malların maliki olduklarım ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu yönde Türk Medeni  
Kanunu’nun 575. ve 705. maddelerine atıfta bulunmaktadır. Başvuranlar mirasçı sıfatım  
tanımayan ulusal mahkemelerin miras hakkından yararlanmalarım engellediğini öne  
sürmektedir. Başvuranlar olaylann meydana geldiği dönemde Türkiye’de yürürlükte bulunan  
yasaya aykın koşullarda murisin taşınmaz mallarını edinme hakkından yoksun bırakıldıklarını  
iddia etmektedirler. Başvuranlar Adalet Bakanlığı’nm Yunanistan’da Türk vatandaşlanmn  
veraset yolu ile mülkiyet edinmelerini engelleyen kısıtlamaların bulunmadığı görüşüne  
gönderme yapmaktadır.  
Başvuranlar güncel haliyle Yunan vatandaşlanmn Türkiye’de veraset yoluyla taşınmaz mal  
edinebilecekleri iddialarım desteklemek amacıyla Şişli 2 numaralı Sulh Hukuk  
Mahkemesi’nin 6 Haziran 2006 tarihinde aldığı karanm sunmaktadırlar. Sulh Hukuk  
Mahkemesi Türkiye ile Yunanistan arasında mütekabiliyet esasının bulunduğunu anımsatarak  
4
Yunan vatandaşı davacıyı 24 Ekim 2004 yılında vefat eden murisin varisi olarak tayin  
etmiştir.  
3. Yunan Hükümeti  
Yunan Hükümeti, Ek 1 no’lu ProtokoFün 1. maddesi çerçevesinde başvuranların «taşınmaz  
maliki olma» sıfatlarının, en azından «meşru beklentilerinin» olduğunu savunmaktadır. Yunan  
Hükümeti’ne göre başvuranların mirasçı sıfatının yeniden tanınmasını reddeden Türk  
mahkemelerinin karan bir yandan mütekabiliyet ilkesinin insan haklarının korunmasına dair  
meselelere uygulanmaması, öte yandan Türk vatandaşlarının veraset yoluyla Yunanistan’da  
taşınmaz inallara malik olabilmeleri nedeniyle uygun değildir. Yunan Hükümeti Türk  
Hukukuna göre başvuranlann veraset yoluyla doğrudan taşınmazın maliki olduklanm  
savunmakla, bu yönde Medeni Kanunun 575. ve 705. maddelerine göndermede  
bulunmaktadır. Yunan Hükümetine göre başvuranlar murisin taşınmaz mallannın mirasçısı  
olmalan için gerekli her türlü koşulu yerine getirmiş fakat bu talepleri iç hukuktaki aşın  
şekilci ve ciddi tutum nedeniyle reddedilmiştir. Yunan Hükümeti, Türk mahkemelerinin  
başvuranlann mirasçı sıfatım tanımamasının, mülkiyetlerine saygı haklanna yönelik bir ihlal  
teşkil ettiğini öne sürmektedir.  
Yunan Hükümeti, Yunan mevzuatında Türk vatandaşlanmn ülkenin herhangi bir bölgesinde  
veraset yoluyla mülk sahibi olmalarım yasaklayan hiçbir hüküm bulunmadığını  
belirtmektedir. Yunan Hükümeti, 1990 tarihli kanun İle öngörülen kısıtlamayla ilgili olarak,  
bu kısıtlamanın ulusal güvenlik ve savunmaya ilişkin meşru menfaatler dolayısıyla  
hakkaniyete uygun olduğuna dikkat çekmektedir. Üstelik bu yasak, ölüme bağlı işlemlere  
(mortis causa) değil sağlar arası işlemlere (inter vivos) ilişkindir. Bu hususta Yunan Hükümeti  
iki adet noter tasdikli veraset ilamı sunmaktadır. Bu belgelerin ilki Rodop Sulh Hukuk  
Mahkemesi, İkincisi ise Iskeçe Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından geçerli olarak kabul  
edilmiştir. Sözkonusu belgeler tskeçe ve Gümülcine (Rodop bölgesi) şehirlerinde yerleşik  
taşınmazlann, murislerin 10 Mayıs 2001 ve 6 Ocak 1978 tarihlerinde ölmeleri sonucu Türk  
vatandaşlanna intikal etmesine ilişkindir.  
Yunan Hükümeti, Türk mahkemeleri tarafından Tapu Kanunu’nun 35. maddesine getirilen  
yorum ve uygulamanın yasallık ve öngörülebilirlikten uzak keyfi bir durum yarattığım ilave  
etmektedir. Yunan Hükümeti başvuranlann mülkiyete saygı haldanna yönelik olarak yapılan  
müdahalenin yasayla öngörülmediği ve izlenen hedef ile getirilen tedbir arasında hiçbir  
şekilde orantılılık bulunmadığı sonucuna varmaktadır.  
B. AİHM’nin takdiri  
1.Mülkün mevcudiyeti hakkında  
AİHM’nin yerleşik içtihadı uyarınca bir başvuran, kendi ‘mülkü’ ile ilişkili olmadığı  
müddetçe 1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunamaz. 1No’lu  
Ek Protokolün 1. bölümünde öngörülen ‘mülk’ kavramı iç hukuktaki kesin  
nitelendirmelerden bağımsız, otonom bir özellik taşımaktadır (Beyeler İtalya, no: 33202/96,  
prg. 100). Mülk” kavramı “mevcut malları” kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet  
hakkından efektif istifade etme “meşru beklentisini” ileri sürmesine neden olacak, alacaklar  
da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. (Kopecky —Slovakya, no: 44912/98,  
prg. 35). 1 No’lu Ek ProtokoPtin 1. maddesi mülkiyet hakkınını kanuni veraset, vasiyet veya  
5
tebemı yoluyla kazanılmasını güvence altına almamaktadır (Marckx - Belçika, 13 Haziran  
1979 tarihli karar, prg. 50, ve Inze - Avusturya, 28 Ekim 1987 tarihli karar).  
Mevcut davada AİHM, hiçbir ulusal mahkeme tarafından başvuranlara murisin taşınmazlarım  
miras edinme hakkı tanınmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, murisin ölümüyle  
başvuranlann, iddia ettikleri gibi, otomatik olarak veraset hakkı iktisap etmediklerini not  
etmektedir. Bu hususta Tapu Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca ilgili dönemde yabancıların  
veraset yoluyla mülk edinebilmeleri için mütekabiliyet koşuluna tabi tutulduklarını  
anımsatmak yerinde olacaktır. Dolayısıyla burada koşullu bir hak sözkonusu idi. Türk  
hukuku hükümleri uyarınca murisin mallan hiçbir zaman başvuranlara intikal ettirilmemiştir.  
Bu itibarla başvuranlar ‘mevcut mallara’ sahip değildiler.  
Bundan sonra, taşınmazlarla ilgili olarak mirasçı sıfatlan dolayısıyla mülkiyet haklarının  
tanınması açısından meşru bir beklentiye sahip olduklarım öne sürebilecekleri bir mamelek  
değerinin mevcut durumda bulunup bulunmadığını belirlemek gerekecektir.  
AİHM daha evvel, bir alacağın ‘mamelek değeri’ olarak kabul edilebilmesinin ancak iç  
hukukta yeterli bir dayanağa sahip olmasıyla mümkün olabileceğine hükmetmiştir (Kopecky -  
Slovakya, no: 44912/98, prg. 35). Bu nedenle AİHM açısından esas mesele, başvuranlann  
alacağının ulusal mahkemeler tarafından yorumlandığı ve uygulandığı haliyle iç hukukta  
mamelek değeri olarak nitelendirilebilmesi için 1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında  
yeterli bir dayanak bulunup bulunmadığı meselesidir.  
Bu nedenle ilgililerin Tapu Kanununun 35. maddesinde öngörülen mütekabiliyet koşulunu  
yerine getirip getirmediklerini tespit etmek gerekmektedir.  
AİHM, Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi’nin Adalet Bakanlığı’mn raporlan hakkında bir  
değerlendirmede bulunduktan sonra mütekabiliyet koşulunun yerine getirilmediği hükmüne  
vardığım gözlemlemektedir. Konuyla ilgili olarak AİHM, iç hukuku öncelikle yorumlaması  
ve uygulaması gereken ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen olay ve hukuk  
hatalarım ancak sınırlı bir biçimde tespit edebileceğim anımsatır (Garcia Ruiz —İspanya  
kararlan, no: 30544/96, prg. 28). Bununla beraber, incelemesine sunulan vakaya ilişkin iç  
hukuk yorum ve uygulamasının AİHS ile bağdaşıp bağdaşmadığım belirlemek AİHM’nin  
görevidir.  
Ulusal mahkemelerin mütekabiliyet ilkesine atıfla taşınmazlara ilişkin olarak veraset ilamı  
vermeyi reddetmiş olmalan nedeniyle AİHM, klasik nitelikteki uluslararası anlaşmalardan  
farklı olarak, AİHS’nin sözleşmeci devletlerarasındaki basit mütekabiliyet ilkesinin çok  
ötesine geçtiğini anımsatır. Mütekabiliyet esasına dayalı ikili taahhütler ağının ötesinde AİHS,  
önsözünde ifade edildiği şekilde ‘ortak güvence’den faydalanan nesnel yükümlülükler  
doğurmaktadır {İrlanda —Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, prg. 239). Sözleşmeci  
Devletler AÎHS’yi akdetmek suretiyle, birbirlerine kendi ulusal çıkarlarının korunmasını  
sağlayan karşılıklı hak ve yükümlülükler getirmek yerine, Avrupa Konseyi’nin hedef ve  
ideallerini gerçekleştirmek ve siyasi gelenekler, idealler, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü  
gibi ortak değerleri korumak amacıyla Avrupa'nın özgür demokrasileri için ortak bir kamu  
düzeni yaratmak istemişlerdir (Avusturya - İtalya, no: 788/60, 11 Ocak 1961 tarihli Avrupa  
Komisyonu karan, s. 139, ve Apostolidi ve diğerleri - Türkiye, no: 45628/99, prg. 71,27 Mart  
2007).  
6
Bu davada AİHM, Türk hukukunda mütekabiliyet ilkesinin uygulanış şeklinin AÎHS ile in  
abstracto bağdaşıp bağdaşmadığını incelemenin değil, başvuranları etkileme şeklinin AÎHS’yi  
ihlal edip etmediğini araştırmanın gerekli olduğuna kanaat getirmektedir.  
AIHM, Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 15 Haziran 2001 tarihli kararında, mütekabiliyet  
koşulunun yerine getirilmediği kanaatine vararak sözkonusu taşınmazlara ilişkin  
başvuranlann mirasçı sıfatım tanımayı reddettiğini gözlemlemektedir. Konuyla ilgili olarak  
davaya bakan hakim Adalet Bakanlığı’nın raporunda belirtilen sonuçlara dayanmıştır. Oysa  
bu raporda, Yunanistan’da veraset yoluyla bir taşınmazın edinilmesi konusunda Türk uyruklu  
vatandaşlar için bir kısıtlama bulunduğu ortaya konulmamıştır. Bu rapora göre, murisin vefat  
ettiği tarihte Yunanistan’da yürürlükte olan yasa metni, sınır bölgelerinde taşınmaz  
edinilmesine ilişkin 1990 tarihli yasa idi. Bu yasa sözkonusu bölgelerde taşınmaz edinilmesini  
Savunma Bakanlığı’nın iznine tabi kılmaktadır. Bu bölgelerin dışında kalan yerler için  
herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır.  
Her halükarda, raporda, veraset yoluyla taşınmaz edinilmesine ilişkin kısıtlama bulunmadığı  
açıkça belirtilmiştir. Bu hususta AİHM, Adalet Bakanlığı’nın raporunda, bu tip mal  
ediniminin farklı yollardan engellendiği yönündeki bilgilere yer verildiğini not etmektedir.  
Bununla birlikte sözkonusu bilgiler somut delillere dayandınlmamıştır.  
AİHM, Yunan Hükümeti tarafından sunulan iki belgeden Türk vatandaşlarının 1990 tarihli  
kanunda getirilen kısıtlamaya konu olan bölgelerde bulunan taşınmazlan miras edinebildiğini  
tespit etmektedir. Burada, Yunan mahkemeleri tarafından geçerli sayılmış noter belgeleri  
sözkonusudur. Birincisinde miras, 1990 tarihli yasanın yürürlüğe girmesinden önce 6 Ocak  
Î978 tarihinde açılmıştır. İkincisinde ise miras, 1990 tarihli yasanın yürürlükte olduğu 10  
Mayıs 2001 tarihinde açılmıştır.  
Olayların meydana geldiği dönemde Türkiye’de yürürlükte olan mevzuata ilişkin olarak ise  
AİHM, Türk mevzuatında, mütekabiliyet olması kaydıyla Yunan vatandaşlarının taşınmaz  
mal edinilmesi konusunda bir engel bulunm adığını not etmektedir. Konuyla ilgili olarak Türk  
mevzuatında 3 Şubat 1988 tarihinde bir değişikliğe gidilmiştir. Bu tarihte, Bakanlar Kurulu,  
Yunan vatandaşlannın taşınmaz mal edinmelerini yasaklayan 2 Kasım 1964 tarihli  
kararnameyi yürürlükten kaldırmıştır. Dolayısıyla murisin öldüğü tarihte 3 Şubat 1988 tarihli  
kararname yürürlükteydi. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye ek olarak kabul edilen 23 Mart  
1988 tarihli kararname, 1964 yılı kararnamesinin getirdiği kısıtlama nedeniyle tapu siciline  
gayrimenkullerini kaydettiremeyen mirasçıların durumunu iyileştirmeyi hedeflemekteydi.  
AİHM, Türk Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde yapılan yasa değişikliği ile mütekabiliyet  
esası yerine getirilmemiş olsa dahi yabancı uyruklu vatandaşlara miras hakkı tanındığını not  
etmektedir. Bu durumda miras yoluyla intikal eden taşınmaz malın değeri ödenerek  
başvuranın zaran tazmin edilir.  
Sözkonusu koşullarda, AÎHM, muris ile aralarında nesep bağı olduğu açıkça ortaya konulan  
başvuranların, taşınabilir mallarda olduğu gibi taşınmaz mallar üzerinde de mirasçı sıfatlarının  
tanınması için haklı olarak tüm koşulların yerine getirilmesini tasavvur ettikleri kanaatindedir.  
Başvuranlann, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin mütekabiliyet esasına riayet edilmediği  
düşüncesinde olduğu tahmininde bulunmaları pek mümkün değildi. Bu nedenle, başvuranlar,  
murisin taşınmaz mallan üzerinde, AİHM içtihadında kabul edilen ve mülkiyet hakkı yaratan  
anlamda “meşru bir beklenti” içindeydiler. O halde mevcut davaya, 1Nolu Ek Protokol’ün 1.  
maddesi uygulanmaktadır.  
7
AİHM, başvuranlann taşınmaz mallar üzerindeki mirasçı sıfatlarının tanınmasına ilişkin  
ulusal mahkemelerin ret kararlarının, ilgililerin mallarına saygı haklarına yönelik bir  
müdahale oluşturduğu kanaatindedir. AİHM, sözkonusu müdahalenin, 1 No’lu Ek  
Protokol’ün 1. cümlesinin 1. satırında ifade edilen genel kural ışığında incelenmesi gerektiği  
kanısındadır.  
2.Meşruiyet ilkesine ilişkin  
1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi her şeyden önce ve özellikle, kamu erki tarafından bir kişinin  
mülkiyet hakkının kısıtlanmasının meşru bir dayanağı olması gerektiğim öngörür. Demokratik  
toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü, AlHS’nin bütün maddelerinin  
ayrılmaz bir parçasıdır (Amuur-Fransa, 25 Haziran 1996 tarihli karar ve İatridis-Yunanistan,  
no: 31107/96). Hukuki mesnetin bulunması “yasallık” ilkesinin yerine getirilmesi bakımından  
yeterli olmamaktadır ve AİHM, yasanın niteliği sorununa eğilmesi gerektiğine kanaat  
getirmektedir (Pasculli-îtalya, no: 36818/97). Yasallık ilkesi,  
iç hukukta yeterince  
ulaşılabilir, kesin ve öngörülebilir kuralların bulunması anlamım taşımaktadır (Hentrich-  
Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli karar ve Lithgow ve diğerleri-Birleşik Krallık, 8 Temmuz 1986  
tarihli karar). Bu ilkenin değerlendirilmesinde, ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun  
uygulanma şeklinin, AİHS ilkelerine uygun sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol  
edilmesi gerekmektedir (sözü edilenApostolidi ve diğerleri).  
AİHM, ihtilaflı müdahalenin meşruiyetinin incelenmesinin “mülkün” mevcudiyetinin  
incelenmesinde ortaya çıkan sorunlarla yakından ilgili sorunları ortaya çıkardığına kanaat  
getirmektedir.  
Ulaşılan sonuçlar ışığında ve dosya unsurlarının tamamı göz önüne alındığında Türk Tapu  
Kanunu’nun 35. maddesinin uygulanmasının başvuranlar için yeterince öngörülebilir olduğu  
kabul edilemez (Bkz. aynı anlamda Apostolidi ve diğerleri). AİHM, buradan dava konusu  
müdahalenin meşruiyet esası ile bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 No’lu Ek Protokol’ün 1.  
maddesine uygun olmadığı sonucuna varmaktadır.  
II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA İLİŞKİN  
Başvuranlar, murisin taşınmaz mallarını edinmekten yoksun bırakıldıkları gerekçesiyle maruz  
kaldıkları maddi zarar için 3.822.616,86 Euro talebinde bulunmuşlardır. Başvuranlara göre,  
bu miktar yasal faiz oranının eklenmesiyle başvuranlann taşınmaz mallar üzerindeki  
hisselerinin değerine tekabül etmektedir.  
Başvuranlar, ayrıca AİHM önünde yapmış olduklan yargılama masraf ve giderleri için de  
25.000 Euro talep etmektedir.  
Hükümet, bu iddialara karşı çıkmaktadır.  
Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma  
ihtimalini göz önünde bulunduran AİHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı  
tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM,  
1. Oybirliğiyle, başvuruların kabuledilebilir olduğuna;  
8
2. ikiye karşı beş oyla 1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
3. AÎHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun  
a) saklı tutulmasına;  
b) Hükümet ve başvuranlann mevcut kararın tebliğinden itibaren altı ay içinde bu  
mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında  
varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine ;  
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkarumn izlenecek süreci  
belirlemeyeyetkili kılınmasına;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77/2 ve 77/3.  
maddesine uygun olarak 8 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.  
AİHSnin 45. maddesinin 2. paragrafı ve AİHM tüzüğünün 74. maddesinin 2.  
paragrafı uyarınca aşağıda sunulan görüşler mevcut karara eklenmiştir.  
- Yargıç Türmen’in karşı oy görüşü;  
- Yargıç Garlicki’nin karşı oy görüşü;  
9
YARGIÇ TÜRMEN’İN KARŞI OY GÖRÜŞÜ  
(Çeviri)  
Ek 1 no’lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği hususunda çoğunluğun almış olduğa  
karara katılmadığımı üzülerek belirtmeliyim.  
AÎHM’nin yerleşik içtihadında sağlam bir yere sahip bu ilkeye göre Ek 1 noTu Protokol’ün 1.  
maddesi mal edinme hakkını güvenceye almamaktadır. Bu madde ancak,  
ulusal  
mahkemelerin kararlan 1. maddede güvence altına alınmış olan mallara yönelik olduğu  
takdirde işletilebilir. «Mallar» kavramı, alacaklar dahil, «varolan mallan» olduğu kadar  
mameleki de kapsamaktadır, ki bunlar uyarınca başvuran en azından mülkiyet hakkından  
etkili bir şekilde yararlanma «meşru beklentisine» sahiptir (Bkz. Kopecfçy-SIovakya karan,  
no: 44912/98).  
Mevcut bu başvuruyu Apostolidi vrf.-Türkiye (no: 45628/99,27 Mart 2007) - bu alandaki ihlal  
tespitine etki eden temel nitelikli bir karar gibi gözükmektedir- kararından ayıran en önemli  
husus, Apostolidi kararında AİHM’nin dördüncü dairesinin, Ek 1 no’lu Protokol’ün 1.  
maddesi uyarınca «mal» kavramının mevcudiyetini kabul etmiş olmasıdır, oysa bu başvuruda  
çoğunluğun görüşü ile varolan taşınmaz malların bulunmadığına, sadece «meşru beklentinin»  
olduğuna karar verilmiştir.  
Bu temel yaklaşımdaki farklılığın sebebi Apostolidi kararında başvuranlara «veraset ilamının»  
Türk mahkemeleri tarafından verilmiş olmasıdır. Sözkonusu kararda da ifade edildiği üzere,  
Türk hukukunda veraset ilamı bir kişinin veraset yoluyla mirasçı sıfatmm tespiti amacıyla  
düzenlenmektedir (sözü edilen Apostolidi karan, 54. ve 68. paragraflar). Bu gerekçeye dayalı  
olarak dördüncü daire «malın» mevcut olduğuna karar vermiştir (sözü edilen Apostolidi  
kararının son 68. paragrafı) Buna karşın, bu kararda başvuranlann veraset ilamı yoktur.  
Çoğunluk görüşünü, başka bir unsur olan «meşru beklenti» üzerine dayandırmıştır.  
AİHM’nin (Pine Valley Developments Ltd Şti. vd.-İrlanda kararı 29 Kasım 1991, Pressos  
Compania Naviera S.A. vd-Belçİkn karan 20 Kasım 1995, Gratzinger ve Gratzingerova-Çek  
Cumhuriyeti kararı, n° 39794/98, JantnerSlovakya kararı n° 39050/97 4 Mart 2003,  
Malhous-Çek Cumhuriyeti kararı n° 33071/96 ve sözü edilen Kopecky kararı gibi) bir dizi  
kararında geçen meşru beklenti kavramı, başvuranın şikayetini dayandırabileceği iç hukuktaki  
öngörülebilir hukuki unsurların varlığım içermektedir. Nitekim başvuran ulaşılabilir ve  
öngörülebilir hükümlere başvurabilmelidir.  
AİHM Gratzinger ve Gratzingerova kararında şu hükme varmıştır: «basit bir düzeltme umudu  
(...) ile yasal bir hükme ve/veya hukuki bir karara dayanmak durumunda olan (...) meşru  
beklenti arasında fark bulunmaktadır» (paragraf 73). Yasal koşulun ilgili tarafından yerine  
getirilmemesi durumunda meşru beklenti söz konusu olamaz (Mdlhous, adı geçen). Benzer  
biçimde, başvuran tarafından konuyla ilgili olarak ileri sürülen argümanlar ulusal  
mahkemelerce reddedilmişse (Kopecky, adı geçen, prg. 50) ve iç hukukun yorumlanış ve  
uygulanış biçimine dair bir ihtilaf mevcut ise meşru beklentinin varlığından söz edilemez.  
Gerçek bir ihtilafin ya da savunulabilir bir iddianın varlığı, meşru beklentinin varlığına  
hükmedilebilmesi için belirleyici bir ölçüt değildir. Bir alacak, ancak iç hukukta yeterli bir  
dayanağa sahip olması halinde ‘mamelek değeri’ olarak kabul edilebilir (Kopecky, adı geçen,  
prg. 52). Bu davada, Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde, yabancılann yasal kısıtlamalar saklı  
10  
tutulmak ve karşılıklılık koşulunun yerine getirilmesi kaydıyla, veraset yoluyla Türk  
topraklan üzerinde taşınmaz edinmelerinin mümkün olduğu hususu açıkça belirtilmiştir.  
Başvuranlann kendilerine müteveffanın mirasçısı sıfatı tanınması amacıyla başvuruda  
bulunduklan Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi, Yunan vatandaşı olan ilgililerin, karşılıklılığın  
yerine getirilmemiş olması nedeniyle, veraset yoluyla Türkiye’de taşınmaz edinemeyecekleri  
sonucuna varmıştır.  
AÎHM’nin bu alandaki içtihatlarını ve dava koşullanın dikkate alarak bir ‘meşru beklenti’  
olup olmadığım belirlemek için aşağıda sorulan sorulara cevap vermek gerekmektedir.  
1. Başvuranlann ‘meşru bir beklentiye’ sahip olmalan için ‘iç hukukta yeterli bir dayanak’  
var mıydı?  
Tapu Kanunu’nun 35. maddesi kolay ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanun maddesidir. Türk  
avukatlar tarafından temsil edilen başvuranlann iç hukukta yer alan böylesi bir kanun  
hükmünün varlığından bihaber olmalan mümkün değildir. İlgililer, müteveffanın mirasçısı  
sıfatım haiz olmalan için Türk mevzuatında öngörülen bu koşulu yerine getirmeleri  
gerektiğini biliyorlardı ya da bilmeleri gerekirdi. Bu nedenle meşru bir beklentiye sahip  
olabilmek için iç hukukta yeterli bir dayanaklan mevcut değildi.  
2. Meşru beklentiye dayanak oluşturacak bir yargı karan mevcut mudur?  
Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi 15 Haziran 2001 tarihinde taşınmaz mal edinimi için  
Yunanistan ile Türkiye arasında karşılıklılık bulunmadığı hükmüne varmıştır. Yargıtay 10  
Eylül 2001 tarihinde bu hükmü onamıştır. Bu nedenle meşru beklentiye dayanak oluşturacak  
bir yargı karan mevcut değildir. Aksine Türk mahkemeleri tarafından verilen kararlarda  
başvuranlann hangi nedenle meşru bir beklentiye sahip olmadıkları açıkça belirtilmiştir.  
O halde çoğunluk neye dayanarak ilgililerin meşru bir beklentiye sahip olduklan sonucuna  
varmıştır? Bu sorunun cevabı karann 56. paragrafında verilmiştir. Cevapta iki unsur yer  
almaktadır. İlk unsur, başvuranlarla müteveffa arasındaki bağın kanıtlandığı gerekçesiyle,  
menkul değerler için olduğu gibi gayrimenkuller için de başvuranlann tüm koşullan  
taşıdıklarına meşru bir surette inanabileceklerinin ifade edilmesinden ibarettir.  
Meşru beklenti ilkesine atıfta bulunan yukarıda anılan kararlarda, meşru beklenti olabilmesi  
için tek başına bir kanaat ya da ümidin varlığının yeterli olamayacağına dikkat çekilmiştir.  
Meşru beklenti, bir yasa hükmü ya da yargı karan gibi daha somut bir unsura dayanmalıdır.  
Çoğunluk, bir veraset çerçevesinde taşınmaz talebinde bulunan yabancılan, bir koşulu yerine  
getirmeye icbar eden bir ulusal mevzuat olduğu hususunu ve başvuranlar tarafından yapılan  
veraset ilamı talebinin mahkeme tarafından, karşılıklılık koşulunun yerine getirilmediği  
gerekçesiyle reddedildiğini görmezden gelmiştir.  
İlgililerin menkul mallan miras edinebilmiş olmalanmn hiçbir önemi yoktur. Zira yasal koşul  
yalnızcataşınmaz mallara ilişkindir.  
Çoğunluğun meşru bir beklenti olduğu sonucuna varmak için dayandığı ikinci unsur ise  
başvuranlann, Türk mahkemesinin karşılıklılık ilkesinin yerine getirilmediği hükmüne  
varmasını öngöremeyeceklerini ifade etmekten ibarettir.  
11  
Böylesi bir unsur AlHM’nin içtihadında yer verilen ölçütler uyarınca meşru beklenti için  
dayanak teşkil edemeyeceği gibi, ulusal mahkemeler önünde görülen bir davanın sonucuyla  
ilgili olarak haksız bir karineden yola çıkmaktadır. Oysa mahkemede müzakere edilen her  
türlü sorunla ilgili olarak müştekiler lehte ya da aleyhte olmak üzere iki muhtemel sonucun  
ortaya çıkabileceğini öngörebilirler.  
Yukarıdaki değerlendirmeler beni, başvuranlann ‘meşru bir beklentiye’ sahip olmalan için bir  
dayanak olmadığı ve çoğunluk tarafından öne sürülen dayanağın AÎHM’nin içtihadıyla  
bağdaşmadığı sonucuna varmaya götürmektedir.  
Başvuranlann herhangi bir meşru beklentiye sahip olmamalan durumunda 1 No’lu Ek  
Protokolün 1. maddesi anlamında ‘mülk’ söz konusu olamayacaktır. Dolayısıyla sözkonusu  
hüküm ihlal edilmemiştir.  
YARGIÇ GARUCKPNİN KARŞI OY GÖRÜŞÜ  
Çoğunluğun kaleme aldığı şekliyle kararın, AlHM içtihadım özellikle de Kopecky-Slovakya  
([BD], başvuru no: 44912/98) ve Gratzinger ve Gratzingerova - Çek Cumhuriyeti ([BD],  
başvuru no: 39794/98) davalarındaki Büyük Daire’nin tutumunu yansıtmadığı kanaatine  
vardığımdan bu aynk oy görüşünü sunmaktayım.  
Mevcut davada başvuranlann hiçbir zaman miras hakkı edinmedikleri hususundaki Yargıç  
Türmen’in yorumuna katılmaktayım. Başvuranların, genel anlamdaki mirasçı sıfatlanna  
hiçbir zaman itiraz edilmemiştir fakat Türk Hukuku özellikle taşınmaz mallann miras yoluyla  
intikaline ilişkin olarak mütekabiliyet esasım öngörmektedir. Böylece, başvuranlann mallar  
üzerindeki iddiaları “mütekabiliyet esası gerçekleştirilmediğinde ödenen şarta bağlı alacağı”  
oluşturmaktadır (Prince Hans-Adam II de Liechtenstein-AImanya, başvuru no:42527/98;  
Gratzinger ve Gratzingerova; Kopecky). Yargıç Türmen’in yaptığı analizi burada  
tekrarlamaya gerek yoktur.  
Bu durumda, mevcut davanın, Apostolidi ve diğerlerİ-Türkiye davasının (başvuru no:  
45628/99, 27 Mart 2007) sadece bir değişkeni olduğu fikrini kabul etmemekteyim. Zira  
Apostolidi ve diğerleri-Türkiye davasında, “mallann” mevcudiyetine ilişkin hiçbir kuşku  
olmadığından meşruiyettik ve müdahalenin orantılıhğı ilkesinin uygulanması tamamen  
yasaldı. Buna karşın mevcut davada, “mallann” mevcudiyeti (meşru bir beklenti olarak olsa  
bile) Dördüncü Daire tarafından ortaya konulmadığından Apostolidi davasındaki yaklaşımın  
sürdürülmesi mümkün değildir.  
Türk sistemindeki mütekabiliyet esasım özellikle de ulusal mahkemeler tarafından bu esasm  
yorumlamş şeklim kesinlikle takdir etmiyorum. Bununla birlikte, mevcut davadaki sözkonusu  
durum, yürürlükteki içtihadı göz ardı etmeyi haklı göstermek için yeterli değildir. Mevcut  
davada bir ihlal olduğu sonucuna ulaşmak ancak sözkonusu ihlali Prince Hans-Adam II-  
Gratzinger-Kopecky davasında oluşan içtihatın dışmda tutmakla mümkündür.  
En azından böyle bir ayrımı mümkün kılan bir mantık yürütülebilir. Yukanda sözü edilen  
“önemli kararların” aksine mevcut dava sıradan bir miras davasıdır ve konuya ilişkin olarak  
bir devletin değişmesi ile bir bağlantısı yoktur. Üstelik mevcut dava özü itibariyle aile içi  
miras haklarına yönelik bir kısıtlamayı içermektedir. Miras ve aile alanında (AÎHS’nin 8.  
12  
maddesi ile güvence altına alman “aile yaşamına saygı” ilkesi ile doğrudan bağlantılı bir  
alanda) “basit bir beklentiyi” oluşturan unsur ile onun “meşru bir beklentiye” dönüşmesinin  
farklı limitleri bulunmaktadır. Şayet murisin ailesinin mirasçı sıfatı edindiği kanıtlanırsa, bu  
durum, mirasın tamamının bu kişi tarafından tevarüs edilmesine olanak tanıyan meşru bir  
beklentiyi oluşturacaktır. Böylece, başvuranın varis olmasından dolayı, 1 No’lu Ek  
Protokol’ün 1. maddesi ile koruma altına alınan bir hakkı ortaya çıkmış olacaktır.  
Dördüncü Daire tarafından böyle bir mantık kabul edilmiş ve geliştirilmiş olsaydı mevcut  
davayı diğerlerinden ayrı tutmak ve yerleşik içtihadı göz önüne almadan karar vermek  
mümkün olabilirdi. Fakat maalesef AİHM, daha az meşakkatli bir yol seçmeyi ve mantığını  
yalnızcaApostolidi yaklaşımı üzerine kurmayı tercih etmiştir.  
13