------------------------  
C O N S E I L D E  
â
A*  
AVRUPA  
_ _ _ _ _ _ ttrO N K F V t  
A V R U P A İ N S A N H A K L A R I M A H K E M E S İ  
İKİNCİ DAİRE  
A Ğ N İ D İ S - T Ü R K İ Y E D A V A S I  
(Başvuru no: 2 1668/ 02)  
K A R A R I N Ö Z E T Ç E V İ R İ S İ  
(Esas)  
STRAZBURG  
23 Şubat 2010  
________________________________________________________________________________________________  
© T . C . D ı şişleri Bakanlığı, 2011. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel  
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak  
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve  
İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.  
İ ş b u k a r a r S ö z l e ş m e n i n 4 4 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup  
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.  
1
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (21668/02) numaralı başvurunun nedeni bu  
ülkenin iki vatandaşı Ekaterina Ağnidis et Evridiki Ağnidis tarafından (başvuranlar) 27 Şubat  
2002 tarihinde Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin  
(AİHS) 34. maddesi uyannca yapılan başvurudur.  
Başvuranlar Avrupa insan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde Atina Barosu avukatlarından  
Linos-Alexandre Sicilianos ve Costas Mavroidis tarafından temsil edilmektedir.  
OLAYLAR  
I. DAVANIN KOŞULLARI  
Başvuranlar sırasıyla 1912 ve 1937 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.  
Başvuranlar, 2 Mart 1987 tarihinde İstanbul’da vefat eden Yunan uyruklu Apostol  
Ağnidis’in sırasıyla eşi ve kızıdır.  
21 Eylül 1950 tarihinde, Apostol Ağnidis, babası Yorgi Ağnidis’e ait taşınmazların miras  
yoluyla sahibi olmuştur. Bu tarihte aldığı bir kararda İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi,  
Apostol’u Yorgi’nin mirasçısı tayin etmiş ve kendisine veraset ilamım vermiştir.  
Apostol’un vefatından sonra, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi («Sulh Hukuk  
Mahkemesi») 6 Mayıs 1987 tarihinde aldığı kararda başvuranlan merhumun mirasçılan  
olarak tayin etmiş, kendilerine veraset ilamını vermiş ve ApostoPa ait mülklerin sırasıyla  
dörtte birinin eşi Ekaterina Ağnidis’e ve dörtte üçünün de kızı Evridiki Ağnidis’e miras  
kaldığına hükmetmiştir.  
25 Mart 1994 tarihinde, Devlet Hâzinesi (« Hazine ») adına hareket eden İstanbul Hukuk  
İşleri Şube Müdürlüğü (« Müdürlük »), Sulh Hukuk Mahkemesi önünde Apostol Ağnidis’in  
veraset ilamının iptali ve Yorginin varisinin Hazine olarak tescil edilmesi için dava açmıştır.  
Müdürlük, Yorgi Ağnidis’in arkasında mirasçı bırakmadan vefat ettiğini ve bu durumda  
kendisine ait mülklerin Hazine’ye miras kaldığım savunmuştur.  
Başvuranlar, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’nün 6 Mayıs 1987 tarihli kararına göre  
Apostol Ağnidis’in yasal mirasçılan olduklarını ileri sürerek, davada müdahil taraf  
oluşturmuşlardır. Başvuranlar, mahkemenin ölmüş bir kişiye yani Apostol Ağnidis’e karşı  
yapılan bu başvurunun reddetmesini istemişlerdir.  
Sulh Hukuk Mahkemesi’nin talebi üzerine, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış  
İlişkiler Genel Müdürlüğü ilgili mahkemeye bir rapor göndermiştir.  
3 Temmuz 1996 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi yukanda belirtilen raporu, ihtilaflı  
taşınmazların Burgazada ve Büyükada’da bulunmasını, Yorgi Ağnidis’in Yunan uyruklu  
olmasını ve Tapu Kanunu’nun 35 maddesini dikkate alarak, İstanbul Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararım iptal etmiş ve Hazine’yi Yorgi Ağnidis’in tek  
varisi olarak ilan etmiştir.  
28 Kasım 1996 tarihinde Yargıtay, Apostol Ağnidis’in Hukuk İşleri Şube Müdürlüğü  
tarafından aleyhte açılan davanın Sulh Hukuk Mahkemesi’ne şevkinden önce vefat etmiş  
olmasını gerekçe göstererek, ilk derece mahkemesinin verdiği karan bozmuştur.  
2
5 Haziran 1997 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi Yargıtay kararına uyarak, Hukuk işleri  
Şube Müdürlüğü’nün talebini reddetmiştir.  
22 Eylül 1997 tarihinde, Hukuk İşleri Şube Müdürlüğü bu defa başvuranlar aleyhine dava  
açarak, 21 Eylül 1950 tarihli veraset ilamının « gerçeği yansıtmadığı » gerekçesiyle iptalini  
talep etmiştir.  
8 Aralık 1997 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi Hazine’nin talebi üzerine Büyükada’daki  
6 nolu (ada 119) parsel ile Burgazada’daki 2 nolu (ada 53) ; 1 nolu (ada 69); 3, 4 ve 5 nolu  
(ada71); 2 nolu (ada 74) ve 10 nolu (ada 56) parsellere ait taşınmazların el konularak koruma  
altına alındığına dair tapu siciline not düşülmesini emretmiştir.  
Sulh Hukuk Mahkemesi, 21 Nisan 1998 tarihinde gıyaben aldığı kararda, Asliye Hukuk  
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararını iptal etmiş ve Hazine’yi Yorgo Ağnidis’in tek  
varisi olarak ilan ederek, miras kalan taşınmazlan Hazine’ye devredilmesine hükmetmiştir.  
Karar gerekçesinde mahkeme, ilk önce başvuranların basın anonsuyla çağırıldığını, ancak  
ilgili şahısların duruşmalara katılmadığım not etmiştir.  
Daha sonra, mahkeme bir önceki yargılamada tüm delillerin toplandığım, kendilerinin 21  
Eylül 1950 tarihli kararın bir fotokopisini elde ettiklerini, ancak dosyanın bulunamadığım,  
başvuranlar tarafından 1987 yılında İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’ne verilen dava  
başvurusu ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nun 16 Nisan 1987 tarihli yazısı dikkate alınarak  
ApostoPun (veya Apostolos) Yunan uyruklu olduğunun açık bir şekilde belirlendiğini  
kaydetmiştir.  
Son olarak mahkeme, Tapu Kanununun 35. maddesine göre, karşılıklılık şartının yerine  
getirilip getirilmediğini araştırması gerektiğini ve bu araştırma çerçevesinde Adalet Bakanlığı  
Uluslararası Hukuk ve Dış ilişkiler Genel Müdürlüğü’nün raporuna dayanarak, sözkonusu  
şartın,fiilen, yerine getirilmediğinin belirlendiğini not etmiştir.  
13 Eylül 1999 tarihinde, başvuranlar Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, davanın  
yeniden incelenmesini talep etmişlerdir. Başvuranlar, veraset ilamının iptali davasının  
gıyabında yürütüldüğünü ve bu karara müteakiben Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin  
taşınmazlarım Hazine adına tescil ettiğim belirtmişlerdir. Başvuranlara göre, mahkeme celbi  
27 Şubat 1998 tarihinde terk ettikleri bir adrese gönderilmiş; daha sonra mahkeme çağrısı  
basın anonsu şeklinde yapılmış; son olarak da iptal karan basm anonsu yoluyla tebliğ edilmiş  
ve kendileri düzenli bir şekilde haberdar edilmemiştir.  
Sulh Hukuk Mahkemesi, başvuranlann davanın yeniden incelenmesi talebini kabul  
etmiştir. Bununla birlikte, 9 Mart 2000 tarihinde, mahkeme esas üzerinden incelediği talebi  
reddetmiş ve bir önceki kararma geri dönerek, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950  
tarihli karannı iptal etmiştir.  
Başvuranlann açtığı temyiz davası Yargıtay tarafından 6 Kasım 2000 tarihinde  
reddedilmiştir.  
Başvuranlann karann düzeltilmesi talebi de 27 Eylül 2001 tarihinde reddedilmiştir.  
3
H. TARAFLARIN SUNDUĞU BELGELER  
Başvuranlar, Tapu ve Kadastro Müdürltiğü’nün Büyükada’da bulunan ve başvuranların  
aile mekânı olarak kullandıkları 119 ada ve 6 parsel numaralı taşınmazın Hazine adına ancak  
3 Mart 2006 tarihinde kaydedildiğini, bu tarihe kadar başvuranlar adına kayıtlı olduğunu  
belirten 15 Haziran 2007 tarihli yazısını sunmuşlardır. Bu bilgiye göre, 1 Haziran 2007  
tarihinde bu taşınmaz 49 yıllığına Su Sporları ve Eskrim Kulübüne devredilmiştir.  
Başvuranlar ayrıca, sözkonusu taşınmazlardan Büyükada’da bulunan 6 parsel ve 119 ada  
numaralı 642 m2yüzölçümlü taşınmazın 9 Eylül 1987 tarihinde ve Burgazada’da bulunan 2  
parsel 53 ada numaralı, 3 parsel 71 ada numaralı, 4 parsel 71 ada numaralı, 5 parsel 71 ada  
numaralı sırsıyla 1485,5 m2, 329 m2, 338 m2 ve 351 m2 yüzölçümlü taşınmazların 6 Nisan  
1990 tarihinde tapu siciline kendi adlarına kayıtlı olduğunu gösteren tapu senetlerini  
sunmuşlardır.  
Başvuranlar, ayrıca kendilerine miras yoluyla kalan taşınmazlarla ilgili 1987 yılında  
ödedikleri veraset ve intikal vergisi ile 2004 yılına kadar ödedikleri emlak vergisine ait birçok  
makbuz sunmuşlardır.  
HUKUK  
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA  
Hükümet, başvuranların bu başvuruyu 21 Nisan 1998 tarihli karar için temyize  
gidilmemesi dolayısıyla kesinleştiği 23 Eylül 1998 tarihinde başlayan altı aylık süre içerisinde  
sunmadık!an gerekçesiyle AİHM’den başvurunun kabuledilemez ilan edilmesini talep  
etmektedir. Hükümete göre, bu yargılama, aynı konuyla ilgili bir önceki davada müdahil taraf  
oluşturduk!an ve yeni bir davanın başlayacağım bildikleri halde yeni adreslerini mahkemeye  
bildirmedikleri ve ilgisiz kaldıklan için başvuranların gıyabında yürütülmüştür.  
Yine Hükümete göre, başvuranlar 13 Eylül 1999 tarihinde İstanbul Sulh Hukuk  
Mahkemesi Önünde davanın yeniden incelenmesi talebinde bulunmuşlardır, ancak bu itiraz  
yolu olağanüstü bir yoldur ve AÎHSnin 35. maddesi anlamında AİHM’ne başvurmalan için  
gerekli değildir. Bu nedenle, Hükümet AÎHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen  
altı aylık başvuru süresinin 23 Eylül 1998 tarihinden itibaren başlaması gerektiğini  
savunmaktadır.  
Başvuranlar, AİHMne başvurmadan önce gerekli ve ilgili tüm iç hukuk yollarım  
tükettiklerim savunmaktadır. Başvuranlar, 13 Eylül 1999 tarihli talepleri üzerine Sulh Hukuk  
Mahkemesi’nin davayı esas üzerinden yeniden incelediğini ve bu süreçte tebligat düzensizliği  
hususunda yapılan hatanın düzeltildiğini belirtmektedir. AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı  
uyarınca Sözleşmeci Devletlerin kendi aleyhlerinde iddia edilen ihlalleri telafi etme ya da bu  
ihlallerden kaçınma fırsatım vermesi gerektiğine dair AÎHM’nin yerleşik içtihadına atıfta  
bulunan başvuranlar (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Seîmouni davası [GC], n°  
25803/94, prg. 74, CEDH 1999-V), iç hukukta aluıan en son karann 27 Eylül 2001 tarihli  
Yargıtay karan olduğunu ileri sürmekte ve AİHM’nin Hükümetin itirazım reddetmesini talep  
etmektedir.  
Aynca, Yunanistan Hükümeti de AİHM’nin altı aylık süre ilkesine uyulmadığı yönündeki  
itirazın reddedilmesini istemektedir. Yunanistan Hükümeti, İstanbul Sulh Hukuk  
Mahkemesi’nin 13 Eylül 1999 tarihinde başvuranların talebiyle davaya yeniden baktığım ve  
4
bu yargılama sonunda yeni bir kararın alındığını savunmaktadır. Sulh Hukuk Mahkemesi, 9  
Mart 2000 tarihli bu yeni kararında Apostol Ağnidis’in veraset ilamını iptal etmiştir.  
Yargıtay’ın 27 Eylül 2001 tarihli karan, bu yargılamanın son karan olduğundan, AÎHS’nin  
35. maddesinin 1. paragrafı anlamında altı aylık süre bu kararın tebliğ edildiği tarihten  
itibaren başlamalıdır.  
AİHM, AÎHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen altı aylık sürenin iç hukuktaki  
son kararın etkili ve yeterli bir şekilde ilgili şahsa tebliğ edildiği andan itibaren  
başlayabileceğini hatırlatmaktadır, öte yandan, başvuranın nihai iç hukuk karan hakkında  
hangi tarihte bilgi sahibi olduğunu tespit etme görevi, altı aylık süre kuralına uyulmadığı  
itirazında bulunan Devlet’e aittir (Fransa aleyhine Baghli davası, n° 34374/97, prg. 31,  
CEDH 1999-VIII). Bu durumda AlHM, başvuranlann ne Hazine tarafından açılan 22 Eylül  
1997 tarihli dava celbini ve ne de 23 Eylül 1998 tarihli karann tebligatım etkin ve yeterli bir  
şekilde aldıklannın kanıtlanamadığmı kaydetmektedir. AIHM, başvuranlann 13 Mart 1999  
tarihinde davanın yeniden incelenmesi talebinde bulunduklarını, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin  
bu talebi kabul ettiğini ve daha sonra esas üzerinden reddettiğini not etmektedir.  
Başvuranlann başvurularım sunduklan 27 Şubat 2002 tarihi, Yargıtay’ın karar düzeltme talebi  
üzerine verdiği 27 Eylül 2001 tarihli kararından itibaren başlayan altı aylık süre içerisinde yer  
almaktadır. AÎHM’ne göre, bu karar AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında iç  
hukuktaki son karan oluşturmaktadır. Bu nedenle, Hükümetin bu yöndeki itirazı  
reddedilmelidir.  
AİHM, başvurunun AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan  
yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.  
Dolayısıyla, şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.  
İL 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuranlar, veraset ilamını iptal eden ulusal mahkemelerin mülkiyete saygı gösterilmesi  
haklarım ihlal ettiğini savunmaktadır. Başvuranlara göre, uluslararası hukukun genel  
ilkelerine aykın bir biçimde mülklerinden yoksun bırakılmışlardır. Başvuranlar, burada 1  
No’lu Ek ProtokoPün aşağıdaki gibi kaleme alman 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia  
etmektedir:  
A. Tarafların argümanları  
1. Savunmacı Hükümet  
Hükümet, başvuranlann 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi anlamında bir « mülk » sahibi  
olmadıklarım savunmaktadır. AÎHM’nin konuyla ilgili yerleşik içtihadına atıfta bulunan  
Hükümet (bakınız, diğerleri arasından, Belçika aleyhine Marckx davası, 13 Haziran 1979, prg.  
50, seri A n° 31), bu hükmün sadece cari varlıklar için geçerli olduğunu ve veraset, vasiyet ya  
da teberru yoluyla edinim hakkım teminat altına almadığını savunmaktadır. Hükümet, veraset  
ilamının yalnızca çürütülebilir bir varsayım doğurduğunu ve bir kaziyye-i muhakeme  
oluşturmadığım hatırlatmaktadır. Bu konuda Hükümet, ihtilaflı iki taşınmazın, yani  
Burgazada’da bulunan 1 parsel (69 ada) nolu ve 2 parsel (74 ada) nolu taşınmazların tapu  
siciline hiçbir zaman başvuranlar adına kaydedilmediğini belirtmektedir. Öte yandan  
Savunmacı Hükümet, bu hükümdeki korumadan yararlanabilmeleri için başvuranlann  
sözkonusu taşınmazların hâlâ sahibi olmalan gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümete göre,  
mevcut davada durum böyle değildir. Hükümet, 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve  
5
Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 22. maddesi gereğince, eğer ölenin Türk yasalarına göre  
bir mirasçısı yoksa bıraktığı malların iyeliğinin Devlet Hâzinesi’ne aktarıldığım  
belirtmektedir.  
Öte yandan, Tapu Kanunu’nun 35. maddesine göre, yabancı uyruklular ancak karşılıklılık  
şartı yerine getirilirse miras yoluyla taşınmaz bir malın kanunen ya da fiilen mülkiyetini  
edinebilirler. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, Slovakya aleyhine Jantner (n° 39050/97, 4  
Mart 2003) davasına atıfta bulunmakta ve AlHM’nin burada Devletlerin yabancı uyrukluların  
taşınmaz mülk edinmelerini kısıtlamalarının mümkün olduğunu kabul ettiğini  
hatırlatmaktadır. Hükümet ayrıca, karşılıklılık ile ilgili 28 Mayıs 1927 tarih ve 1062 sayılı  
Mukabele-i Bilmisü Kanunu gereğince, yetkili mercilerin kendi uyruğundan olmayıp Türk  
uyrukluların hakkım kısıtlayan bir ülke vatandaşı olanların mülklerine el koyabileceğini  
eklemektedir.  
Sulh Hukuk Mahkemesi’nin esas aldığı Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış  
İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün raporuna atıfta bulunan Hükümet, Türk mahkemelerinin  
Yunan yasalarının ve olayın vuku bulduğu dönemde yürürlükte olan uygulamaların Türk  
uyruklu vatandaşların taşınmaz mülk edinmelerine izin vermediği kanaatiyle hareket  
ettiklerini kaydetmektedir. Hükümete göre, 1990 tarihli Yunan yasaları, Yunan topraklarının  
yaklaşık % 55 üzerinde Türk uyruklu vatandaşların taşınmaz bir mülkün edinimiyle ilgili tüm  
ticari işlemleri yasaklamıştır. Hükümet ayrıca, ne başvuranların ve ne de Yunan Hükümetinin  
Türk uyruklu vatandaşların miras yoluyla taşınmaz bir mülkü edinebileceklerini gösteren  
mahkeme karan ya da tapu siciline kayıt gibi herhangi bir kanıt belgesi sunmadığına dikkat  
çekmektedir. Buradan yola çıkan Hükümet, Yunan uyruklulara uygulanan kısıtlamanın Tapu  
Kanunu’nun 35. maddesinde ve 28 Mayıs 1927 tarihli yasanın 1. maddesinde öngörülen  
karşılıklılık ilkesine uygun olduğu sonucuna varmaktadır.  
2. Başvuranlar  
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmekte ve mevcut davanın, AlHM’nin ilgili  
bölümünde 1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine hükmettiği Türkiye aleyhine  
Apostolidi ve diğerleri davasıyla büyük benzerlikler içerdiğini ileri sürmektedir. Başvuranlar,  
mevcut başvurunun konusu olan taşınmaz mülklerin tamamının İstanbul Sulh Hukuk  
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararıyla Apostol Ağnidis’e miras kaldığım ve bu  
kararın gereği olarak verilen veraset ilamına ilgili şahsın ölüm tarihi olan 1987 yılına kadar  
hiçbir itirazda bulunulmadığım ve sonuç olarak İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 6 Mayıs  
1987 tarihinde verilen veraset ilamıyla sözkonusu taşınmazların başvuranlara miras kaldığım  
belirtmektedir. Başvuranlar, Hazine’nin 1950 yılında verilen veraset ilamının geçerliliğini  
ancak 1994 yılında yani verildikten 44 yıl sonra sorguladığının altım çizmektedir.  
Başvuranlar, bu süreç içerisinde kendilerinin sözkonusu taşınmazlan rahatça kullandıklarım  
ve 2004 yılına kadar sözkonusu bütün taşınmazların vergilerini ödediklerini hatırlatmaktadır.  
Savunmacı Hükümetin iki taşınmaz mülkle yani Burgazada’da bulunan 1 parsel nolu (ada  
69) ve 2 parsel nolu (ada 74) taşınmazlarla ilgili lahiyalanna cevap olarak başvuranlar,  
Hükümetin bu iki taşınmaz mülkün de tapu sicilinde 1987 yılında ölünceye kadar Apostol  
Ağnidis’in üzerine kayıtlı olduğuna itiraz etmediğini belirtmektedir. Başvuranlar, ayrıca  
Hükümetin kendilerinin murisin yasal mirasçısı olduğuna hiçbir zaman karşı çıkmadığım  
savunmaktadır. Son olarak başvuranlar, kendilerine ait veraset ilamının iptal edilmesinin  
haksız bir müdahale teşkil ettiğini, kamu yaran olmaksızın mülkiyet haklarından yoksun  
bırakıldıklarım, bu müdahalenin yasayla öngörülmediğini ve nihayet kendilerine hiçbir  
tazminat ödenmemesi dolayısıyla bu müdahalenin orantısız olduğunu ileri sürmektedir.  
6
3. Yunan Hükümeti  
Yunan Hükümeti, başvuranların 1Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi anlamında bir « mülk »  
sahibi olduklarını savunmakta ve Türk mahkemelerinin Apostol Ağnidis’in 1987 yılında  
vefatından sonra başvuranlara veraset ilamı verdiğini hatırlatmaktadır. Yunan Hükümeti, bir  
taraftan karşılıklılık ilkesinin insan haklarının korunmasıyla ilgili konularda uygulanmadığını  
ve öte yandan Türk uyruklu vatandaşların Yunanistan’da miras yoluyla mülk sahibi  
olabildiğini belirterek, ulusal mahkemelerin veraset ilamını iptal kararındaki gerekçelerinin  
konuyla ilgisiz olduğunu savunmaktadır. Yunanistan’da hiçbir yasal düzenleme, ülkenin  
hangi bölgesinde olursa olsun, Türk uyruklu vatandaşların miras yoluyla mülk edinmesini  
yasaklamamaktadır. Kısıtlama öngören 1990 tarihli yasayla ilgili olarak Yunan Hükümeti, bu  
yasarım yalnızca sınır bölgesindeki bir bölüm topraklan kapsadığım ve bunun ülke savunması  
ile ulusal güvenliğin meşru amaçlan gereği olduğunu belirtmektedir. Üstelik, bu yasaklama  
Ölüme bağlı (mortis causa) işlemler için değil, yalnızca sağlar arası (inter vivos) işlemlerle  
ilgilidir.  
Yunan Hükümeti, başvuranlann mülkiyetine saygı gösterilmesi hakkına yönelik  
müdahalenin, Türkiye Cumhuriyeti topraklan üzerinde Yunan uyruklu vatandaşlann taşınmaz  
mal edinmelerine getirilen kısıtlamanın 1988 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile  
kaldırılmasından sonra ulusal yasalara uygun olmadığı gibi, uluslararası hukukun genel  
ilkelerinde de öngörülmediğini eklemektedir. Böylece Türk mahkemeleri kendi ulusal  
yasalarına uygun hareket etmeyi reddetmişlerdir. Yunan Hükümeti, ulusal mahkemelerin  
yaptığı yorumun keyfi bir durum oluşturduğunu, güvenlik ve öngörülebilirlik eksikliği  
yarattığım eklemektedir.  
B. AİHM’nin görüşü  
/. Bir mülkün varlığı hakkında  
AİHM, 1Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan « mülk » kavramının  
iç hukuktaki kesin nitelendirmelerden bağımsız otonom bir özellik taşıdığım hatırlatmaktadır  
(İtalya aleyhine Beyeler davası [GC], n° 33202/96, prg. 100, CEDH 2000-1). Bu madde  
« herkesin ‘kendi’ mülküne riayet edilmesi hakkı ile sınırlı olup, sonucu itibariyle cari  
varlıklar içindir ve veraset, vasiyet ya da teberru yoluyla edinme hakkım güvence altına  
almamaktadır » (Belçika aleyhim Marchc davası, İlgili bölüm, prg. 50, ve Avusturya aleyhine  
İnze davası, 28 Ekim 1987, prg. 37, seri A n° 126). « Mülk » kavramı, « cari varlıklan »  
kapsamanın yanı sıra, alacaklar gibi öncelikli değerler uyannca, başvuranın en azından bir  
« meşru beklenti » açısından bir mülkten etkili biçimde yararlanma hakkının öne sürütebildiği  
halleri de kapsamına almaktadır (Slovakya aleyhine Kopecky davası [GC], n° 44912/98,  
prg. 35, CEDH 2004-DC).  
Mevcut davada AÎHM, öncelikle taşınmaz malların, ölüm tarihinde tapu sicilinde muris  
adına kayıtlı olduğunu not etmektedir. 6 Mayıs 1987 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi  
Apostol Ağnidis ile akrabalık bağlannı belirledikten sonra başvuranlara veraset ilamını  
vermiştir. Türk hukukuna göre, bu veraset ilamı yetkili merciler ya da üçüncü şahıslar  
nezdinde mirasçı olma vasfım belgelemek ve miras alınan mallar üzerinde tasarrufhakkı elde  
etmek için gereklidir (bakınız Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 54). Böylelikle,  
başvuranlar taşınmaz malların bir bölümü için isimlerinin tapu siciline tescil edilmesini  
gerçekleştirebilmişlerdir. Bu bağlamda AİHM, ismi tapu sicilinde yer alan bir kimsenin,  
sözkonusu malın mülkiyetinin sahibi olarak tanındığını ve buna bağlı bütün haklardan  
faydalandığını not etmektedir. Başvuranlar Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 6 Mayıs 1987  
tarihinde verilen veraset ilamına dayanarak geriye kalan taşınmaz malların da tapu siciline  
7
kendi adlarına tescil edilmesini talep etme hakkına sahipti. Başvuranların muris ile olan  
akrabalık bağına itiraz edilmediğinden, AİHM, başvuranların veraset ilamının geçerli olduğu  
dönem boyunca 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi uyarınca, «mtilk» olarak  
nitelendirebileceğimiz, Türk hukukunda da tanınan mülkiyet hakkına sahip olduklarına kanaat  
getirmektedir (bakınız Inze, ilgili bölüm, prg. 38 ve Apostolid ve diğerleri, ilgili bölüm, prg.  
67 ).  
AÎHM, tapu sicilinde dava konusu malın başvuranlar adma tescil edilmesine dayanak teşkil  
eden veraset ilamının iptal edilmesinin, başvuranların mülklerine saygı gösterilmesi hakkına  
müdahale oluşturduğu sonucuna varmaktadır. AÎHM, bu müdahaleyi genel kurallar ışığında  
incelemesi gerektiği kanaatim taşımaktadır.  
2. Yasallık ilkesi hakkında  
1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi, hepsinden evvel ve Özellikle, idari makamlar tarafından  
mülkiyetine saygı gösterilmesinden yararlanma hakkına yapılan müdahalenin yasal olmasını  
gerektirmektedir. Demokratik toplumun genel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü,  
AİHS’nin bütün maddelerinin ayrılmaz bir parçasıdır {Fransa aleyhine Amuur davası, 25  
Haziran 1996, prg. 50, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-III, ve Yunanistan aleyhine  
Iatridis davası [GC], n° 31107/96, prg. 58, CEDH 1999-11). Bu haliyle yasal dayanağın  
bulunması « yasallık» ilkesinin yerine getirilmesi bakımından yeterli olmamaktadır ve  
AÎHM, yasanın niteliği sorununa eğilmesi gerektiği kanaatindedir {İtalya aleyhine Pasculli  
davası, n° 36818/97, prg. 84,17 Mayıs 2005). Yasallık ilkesi, iç hukukta yeterince ulaşılabilir,  
kesin ve öngörülebilir kuralların bulunması anlamım taşımaktadır {Fransa aleyhine Hentrich  
davası, 22 Eylül 1994, prg. 42, seri A n° 296-A, ve Birleşik Krallık aleyhine Lithgow ve  
diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 110, seri A n° 102). Bu ilkenin değerlendirilmesinde,  
ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma şeklinin, AÎHS ilkelerine uygun  
sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol edilmesi gerekmektedir.  
Ulusal mahkemelerin veraset ilamım karşılıklılık ilkesine atıfta bulunarak iptal etmesiyle  
ilgili olarak AİHM, klasik nitelikteki uluslararası sözleşmelerden farklı olarak, AİHS’nin  
Sözleşmeci Devletler arasında basit karşılıklılık çerçevesini aştığım hatırlatmaktadır. AÎHS,  
karşılıklı ikili taahhütler ağının ötesinde, önsözünde ifade edildiği şekilde « toplu  
güvence »’den faydalanan nesnel yükümlülükler doğurmaktadır {Birleşik Krallık aleyhine  
İrlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 239, seri A n°25). Sözleşmeci Devletler, AİHS’ni  
akdederken, ulusal çıkarlanmn korunmasını sağlayan karşılıklı hak ve yükümlülüklerden  
vazgeçmeyi değil, fakat, siyasi gelenekleri, idealleri, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğü gibi  
ortak değerleri korumak amacıyla Avrupa Konseyinin hedef ve ideallerini gerçekleştirmeyi  
ve Avrupa’nın özgür demokrasilerinde ortak kamu düzenim oluşturmayı istemişlerdir {İtalya  
aleyhine Avusturya davası, n° 788/60, 11 Ocak 1961 tarihli Avrupa Komisyonu karan,  
Kararlar ve raporlar (DR) 1961-4, s. 139).  
Mevcut davada AİHM, Türk hukukunda karşılıklılık ilkesinin uygulanış şeklinin AÎHS ile  
bağdaşıp bağdaşmadığını mücerret olarak incelemenin değil, başvuranlan etkileme şeklinin  
AİHSni ihlal edip etmediğini araştırmanın gerekli olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla  
AİHM, aşağıda belirtilen nedenlerle bu ilkenin başvuranlara uygulanmasının yasallık ilkesine  
cevap vermediğini gözlemlemektedir.  
AİHM, 9 Mart 2000 tarihli kararında Sulh Hukuk Mahkemesi’nin karşılıklılık ilkesinin  
yerine getirilmediği sonucuna varmak ve başvuranların veraset ilamım iptal etmek için,  
Addet Bakanlığı’nın raporunda belirtilen sonuçlara dayandığım gözlemlemektedir.  
8
Oysa, aynı dönemde meydana gelen benzer olaylarla ilgili olarak yukarıda belirtilen  
Türkiye aleyhine Apostolidi ve diğerleri davasmda verdiği karannda AİHM, Yunanistan’da  
miras yoluyla bir taşınmazın edinilmesi konusunda Türk uyruklu vatandaşlar için bir kısıtlama  
olduğunun ortaya konulmadığı kanaatindedir. AİHM ayrıca, sözkonusu raporda hem murisin  
vefat ettiği tarihte ve hem de davanın Sulh Hukuk Mahkemesi Önünde görüldüğü sırada bir  
mülkün miras yoluyla edinilmesinde kısıtlama olmadığının açıkça belirtildiğini tespit  
etmektedir. Sözkonusu raporda bu tip mal edinmenin farklı yollardan engellendiği yönündeki  
bilgilere yer verilse de, bu bilgiler somut delillere dayanmamaktadır (Apostolidi ve diğerleri,  
ilgili bölüm, prg. 73-74).  
Aynı şekilde AİHM, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün 4 Mart 1987  
tarihli bilgi notuna göre, miras yoluyla mülk edinilmesinin Yunanistan’da herhangi bir  
engellemeye konu teşkil etmediğini ve bu tip edinimlerin coğrafi sınırlamalarla ilgili  
olmadığım kaydetmektedir. Bilgi notunda, Yunanistan’da miras yoluyla mülk edinen Türk  
uyruklu vatandaşlardan söz edilmiştir (Apostolidi ve diğerleri, prg. 75),  
Üstelik, AİHM 3 Şubat 1988 tarihinde Türkiye’deki düzenlemede değişiklikler yapıldığını  
ve hem Apostolidi davasındaki ve hem de mevcut davadaki murisin vefat ettiği tarihte  
yürürlükte olan 2 Kasım 1964 tarihli kararnamenin yürürlükten kaldırıldığım tespit  
etmektedir. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye ek olarak kabul edilen 23 Mart 1988 tarihli  
kararname, 1964 yılı kararnamesinin getirdiği kısıtlama nedeniyle taşınmazlarım tapu siciline  
tescil ettiremeyen mirasçıların durumunu İyileştirmeyi hedeflemekteydi (Apostolidi ve  
diğerleri, prg. 76).  
AİHM ayrıca, 2005 yılında Tapu Kanununun 35. maddesinde yapılan ve yabancı  
uyruklulara karşılıklılık koşulu yerine getirilmese de miras hakkı tanıyan yasa değişikliğini  
not etmektedir. Ancak, bu durumda mülkiyet hakkı tanınmadığından, bu şekilde miras alman  
mülk tasfiye edilmekte ve mirasçıya tazminat ödenmektedir (Apostolidi ve diğerleri, prg. 77).  
AİHM, mevcut davada yukanda belirtilenlerden farklı sonuçlara ulaşmayı gerektirecek  
hiçbir olgunun gözlemlenemediğini kaydetmektedir. Dosya unsurlarının tümü ve miras  
yoluyla taşınmaz mülk edinilmesine ilişkin Yunanistan’daki Türk uyruklu vatandaşlara  
karşılıklılık ilkesinin uygulandığının ortaya konulmadığı göz önünde bulundurulduğunda,  
Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin uygulanmasının başvuranlar için yeterince öngörülebilir  
olduğu kabul edilemez. AİHM, buradan dava konusu müdahalenin yasallık ilkesi ile  
bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesine uygun olmadığı sonucuna  
varmaktadır.  
İÜ. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA  
Başvuranlar, AİHS’nin 14. maddesine aykırılık teşkil eden ayrımcı bir muamele  
gördüklerinden şikayetçi olmaktadır.  
1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi üzerinde vardığı sonuçlan dikkate alan AİHM,  
başvuranlann 14. maddeye aykrn olarak uyruklan nedeniyle mağdur edilip edilmediklerinin  
aynca incelenmesine yer olmadığı kanaatine varmaktadır.  
9
IV. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI  
HAKKINDA  
Başvuranlar, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi önünde görülen davada adil yargılanma  
hakkından yararlanamadıklarını savunmaktadır.  
Başvuranlar, ihtilafın çözülmesinde en önemli unsuru teşkil eden Adalet Bakanlığı  
Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü raporunun ulusal mahkemeler  
tarafından doğru bir şekilde yorumlanmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuranlar ayrıca,  
Yargıtay kararlarının da yeterli gerekçelere dayandınlmadığını ileri sürmektedir. Bu  
bağlamda başvuranlar, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.  
AİHM, bu şikâyetin 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesine dayalı şikâyetin içinde yer aldığı  
ve ayrıca incelenmesi gerekmediği kanaatindedir.  
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA  
Başvuranlar, hem maddi ve hem de manevi zarara uğradıklarım iddia etmektedir. Maddi  
tazminat olarak başvuranlar 4 300 000 Amerikan Dolan (USD) (talep edilen 14 Temmuz  
2007 tarihinde yaklaşık 3 118 600 Euro (EUR)) talep etmektedir. Başvuranlar, kanıt belgesi  
olarak 12 Haziran 2007 tarihinde Apeks Real Estate Appraisal Çenter Inc. anonim şirketi  
tarafından hazırlanan bir bilirkişi raporuna atıfta bulunmaktadır. Raporda sözkonusu yedi  
taşınmazla ilgili veriler ayrıntılı olarak incelenmiştir.  
Başvuranlar, manevi tazminat başlığı altında özellikle dava konusu yoksun bırakma  
neticesinde ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarım belirttikten sonra 500 000 USD  
(yaklaşık 362 600 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar, aynca aile mekânlarından da yoksun  
kaldıklarım ve evlerinin 49 yıllığına Su Sporlan ve Eskrim Kulübüne kiralandığım  
belirtmektedir.  
Yargılama gider ve masrafları başlığı altında başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde  
görülen yargılamalar için 20 000 USD (yaklaşık 14 500 Euro) tutannın kendilerine geri  
ödenmesini talep etmektedir. AİHM önünde görülen yargılama için başvuranlar bilirkişi  
raporu ücreti olarak ve avukatlarına verilecek olan maddi ve manevi tazminatın % 6’sı  
karşılığında 1 613 USD (yaklaşık 1 170 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar, bilirkişi raporu  
ücretine ait bir fatura ve avukat ücretiyle ilgili bir sözleşme metni sunmaktadır. Bu  
sözleşmeye göre, kendilerini temsil eden avukatlar, nihai ödemeden düşülmek üzere 10 000  
Euro avans almışlardır.  
Hükümet, aşın bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.  
Mevcut dava koşullarında AİHM, Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında bir uzlaşma  
olasılığı mevcudiyetini dikkate alarak, 41. maddenin uygulanmasına şimdilik yer olmadığı  
kanaatine varmaktadır.  
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,  
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;  
2. Ek 1no’lu ProtokoPün 1. maddesinin ihlal edildiğine;  
10  
3. AİHS’nin 6. ve 14. maddeleri hakkmdaki şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek  
olmadığına;  
4. AÎHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanamayacağına ve  
sonuç itibarıyla,  
a) saklı tutulmasına;  
b) Hükümet ve başvuranların, AİHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten  
itibaren Üç ay içinde bu mesele hakkmdaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve  
bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet  
edilmesine;  
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkammn izlenecek süreci  
belirlemeyeyetkili kılınmasına;  
KARAR VERMİŞTİR.  
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.  
paragraflarına uygun olarak 23 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.  
11